
Bu bölümde Masumiyet Müzesi üzerinden güç dengesini, romantikleştirilen kontrolü ve “ruh sağlığı politiktir” ifadesinin ne anlama geldiğini konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba, geçen hafta bahsetmiştim acaba Masumiyet Müzesi hakkında bir bölüm mü çeksem diye.
Bu hafta dayanamadım, bu bölümü çekiyorum.
Ama aynı zamanda dayanamadım, diziyi de bitiremedim.
Aslında ben dönem yapımlarını severim.
Hani o eski İstanbul atmosferini izlemeyi severim normalde.
Yani hani bazen kafa boşaltmak, işte günün yorgunluğunu atmak için oturuyoruz ya ekran karşısına.
Ben bu dizide tam tersini yaşadım.
Hikaye o kadar yavaş aktı ki yani böyle dinlenmek bir yana oturduğum yerde kendimi daha da gergin bir halde buldum.
Çünkü Kemal bu hikayeyi aşk olarak anlatıyor ya ama benim penceremden bakınca o takıntılı halini masum gibi kabul etmek hiç kolay değil.
Kemal işte bizi kendi dünyasına davet ediyor ya hikayesini dinlememiz için ve sanki bu durumu normalleştirmeye çalışıyor.
Onu dinledikçe bende bir direnç oluştu ki dürüst olmak gerekirse ben bu kitabı 7-8 yıl önce ilk okuduğumda bu kadar takılmamıştım.
Yani beni rahatsız etmemişti hatta tersine çok hızlı bir şekilde akmıştı hani zorlanmamıştım.
Neden diye düşündüm. Belki şu olabilir diye aklıma geldi. O zamanlar bu güç dinamini tam olarak kavrayamamış olabilirim Füsun'la Kemal arasındaki.
Yani evet atar ki zihniyet her zaman oradaydı ama işte bazı şeyler yaşla, tecrübeyle ve o zihniyetin hayattaki karşılığını gördükçe insanın kafasına dank ediyor sanırım.
Yaşım da küçüktü o zamanlar belki farkında değildim ama şu an bugün baktığımda bu ilişkideki güç dengesizliği beni çok rahatsız etti.
Ve en rahatsız edici olan ne biliyor musunuz?
Kemal'in bunun farkında olup hala bunu yapmaya devam etmesi, elindeki parayı, yaşı, sosyal statüsünü ve Füsun'un yoksulluğunu yani anlatıldığı kadarıyla kitapta bir avantaj olarak kullanıyor.
Füsun'un gitmek istediği anlarda bile böyle onu yalanlarla, manipülasyonlarla o dairede tutuyor.
Kemal Füsun üzerinde kurduğu bu kontrolün farkında ama bunu bize böyle sevgisinin bir büyüklüğü olarak gösteriyor.
Bugün bu bölümde biraz bunları konuşalım istiyorum ama bir analizden ziyade bende nasıl yansımaları oldu onu anlatmak istedim.
Belki benimle aynı hisleri yaşayanlar olabilir.
Hani neden biz bir kurguyu izlerken bu kadar rahatsız hissediyor olabiliriz acaba diye bir pencere açabilirim belki.
Neden bazı aşk hikayeleri bize aşk gibi değil de daha ziyade korku filmi gibi geliyor.
Ve en önemlisi bizim ruh sağlığımız dışarıdaki dünyadan, siyasetten, adaletten neden bağımsız değil?
Çünkü ruh sağlığı politiktir aslında.
Bize genelde hissettirilen şey şu oluyor çoğu zaman.
İşte mutsuzluk, kaygı ya da depresyon sanki sadece bizim iç dünyamızla, çocukluk travmalarımızla ya da beynimizdeki bir takım dengesizliklerle ilgiliymiş gibi konuşuluyor.
Ve tedavi yöntemleri de hep kişisel çözüm odaklı oluyor.
Yani işte kendini geliştir, sınırlarını çiz, bakış açısını değiştir gibi çözümler sunuluyor çoğu zaman.
Ki elbette bunlar kıymetli ama şu soru geliyor benim aklıma.
Biz neyin içinde sınır çizmeye çalışıyoruz?
Bir insanın ruh sağlığını sadece kendi iç dünyası belirlemiyor.
Aynı zamanda ruh sağlığımızı belirleyen şey içinde yaşadığımız toplumdaki güç ilişkileri, ne kadar eşit olduğumuz ve bir başkasının bizim üzerimizde ne kadar söz sahibi olduğu.
Ruh sağlığının politik olması demek bizim nasıl hissettiğimizin içinde yaşadığımız sistemle, ekonomiyle, adaletin işleyişiyle doğrudan ilgili olması demek aslında.
Şimdi bu gözlükle biraz Masumiyet Müzesi üzerinden bakalım istiyorum.
Ben diziyi izlerken neden bu kadar rahatsız oldum?
Çünkü ruh sağlığım bana diyor ki burada bir güç dengesizliği var ve bu denge bozukluğu gerçek hayatta gerçekten kadınların canını yakıyor.
Ben bu sahneleri izlerken sadece iki kişinin hikayesine odaklanamıyorum maalesef.
Yani bir kurgu izleyemiyorum.
Çünkü Kemal'in o sahip olma isteğinin bugün hala dışarıdan işte çok sevdiğim için yaptım denilen durumlara ne kadar çok benzediğini fark ediyorum.
Belki o gidişat ne kadar bana bunu anımsatıyor onu fark ediyorum.
Ve bu benzerlik beni çok rahatsız etti.
Diziyi izleyememe de bu sebep oldu.
Kemal 30 yaşında Amerika'da okumuş, zengin, şehrin üst tabakasından gelen varlıklı bir adam.
Füsun daha 18 yaşına yeni girmiş.
Anlatıldığı şekliyle aktarıyorum.
Daha hayatın başında yoksul ve tezgahtarlık yapıyor.
Aynı zamanda üniversite sınavına hazırlanıyor.
Yani arada aslında buradan baktığımız zaman sadece bir yaş farkı yok.
Aslında bir imkan ve güç farkı da var.
Kemal Füsun üzerinde sadece duygusal bir bağ kurmuyor.
Aynı zamanda onun hayatını, çevresini ve geleceğini kontrol edebilecek bir sosyal güce de sahip.
Hatta Füsun'un ailesi bile Kemal'den gelecek o zengin akraba desteğini ihtiyaç duyuyor.
Ve bu dengesizlik yüzünden zaten o ilişki en başından sağlıklı olmayan bir yerden kuruluyor sanki.
Çoğunlukla ilişkilerde güç sahibi olan taraf genelde diğerinin hareket alanını kısıtlar.
Kemal de bunu yapıyor aslında.
Füsun işte matematik çalıştıracağım bahanesiyle bir apartman dairesine çağırıyor.
Sürekli yalan söylüyor etrafındakilere.
manipüle ediyor sürekli.
Mesela en başta Füsun
oradan gitmek istediğinde
kapıyı tutuyor, engelliyor.
Kemal bize
bunu kaçınılmaz bir
çekim ya da işte yoğun
bir duygu gibi göstermeye çalışsa da
burada bir
zorlama görüyoruz aslında.
Şiddet deyince de aklımıza
sadece birinin
bize vurması fiziksel
olarak gelmemeli.
Kemal'in yarattığı o psikolojik baskı, Füsun'un rızasını yalanlar üzerine kurması, onun geleceğini yani üniversite sınavını veya işte oyuncu olma hayalini hiçe sayması aslında bunların hepsi bir şiddet türü olabilir.
Ve görüyoruz ki aslında onu bir insan olarak sevmiyor, ona bir eşya gibi sahip olmak istiyor.
Burada sanki o gücü eline alan tarafın karşıdakini yavaş yavaş kontrol altına almasını izliyoruz.
Füsun Kemal'in gözünde aslında bir birey değil bir müze nesnesi sanki Füsun.
İşte onun izmaritlerini topluyor, tokalarını çalıyor, eşyalarını biriktiriyor.
Bir düşünelim bugün bir adamın sizin eşyalarınızı gizlice alıp biriktirmesi romantik gelir mi?
Hayır korkarız yani bu adam beni takip mi ediyor deriz ne oluyor deriz.
O yüzden bu aşkın hatıraları olarak görmek çok zor oldu benim için bu biriktirilen eşyalarım.
Ama sanırım artık bizim zihnimiz bu sahneleri izlerken daha çok alarm veriyor.
Çünkü bu davranışların dışarıda kadınların canına mal olan o mülkiyet duygusundan beslendiğini biliyoruz.
Kemal bu baskının çok farkında ama işte buna sevgisinin büyüklüğü olarak ifade ediyor bize ve biz ona inanmıyoruz artık bence.
Aslında buradaki mesele sadece Kemal'in ne yaptığı değil, o davranışlarının bizim toplumsal hafızamızda nereye dokunduğu.
Gerçek hayatta da karşılaştığımız şiddet vakalarında faillerin kendilerine işte çok sevdiğim için yaptım, kıskançlıktan kendimi kaybettim gibi cümlelerle savunduğuna şahit oluyoruz.
Ve maalesef bu cümleler bazen toplumda hatta bazen hukukta bile karşılık buluyor.
Sanki sevgi bu kontrolcü tavrı haklı çıkarabilirmiş gibi bir algı oluşturuyor.
Biz bugün bu diziyi keyifle izleyemiyoruz belki.
Çünkü Kemal'in o bakışından yarın haberlerde karşımıza çıkabilecek o tanıdık kontrolcü tavrı görüyoruz.
Peki tüm bu hikayede Füsun nerede?
Bu dizide hep Kemal'in acısını, Kemal'in özlemini dinliyoruz.
Füsun'un ne hissettiğini, ne düşündüğünü aslında hiç tam olarak duymuyoruz.
Ben Füsun'u tanımıyorum açıkçası.
O yüzden üzerine pek yorum da yapamıyorum.
Çünkü hikaye kurgusu gereği Füsun'un aslında bir sesi yok.
O sadece Kemal'in gözünden tarif edilen bir figür.
Güzel bir kadın.
Zaten Kemal onu bir insan olarak değil hayallerindeki o mükemmel nesne olarak kurguluyor.
Ama Füsun'un gerçek hayalleri neydi?
Oyuncu olmak istiyordu mesela.
Oyuncu olmak istiyor muydu?
Gerçekten ne yapmak istiyordu bu hayatta?
Kemal ne yaptı?
Seni koruyorum maskesi altında.
altında kocasıyla bir olup aslında Füsun'un bu hayallerinin önüne set çekti.
Kemal Füsun'un hayatını öyle bir kuşatıyor ki, öyle yalanlar söylüyor ki,
Füsun bir noktadan sonra kendi gerçekliğine ve isteklerine de yabancılaşmaya başlıyor bence.
Yaptığı her müdahale Kemal'in Füsun'un hareket alanını birazcık daha daraltıyor.
Bu bölüm biraz dağınık bir bölüm oldu sanırım.
Birazcık kısa da oldu.
Sadece neden izleyemediğimi birazcık anlatmak istedim
Belki bu şekilde hissedenler benim gibi olmuş olabilir diye
Podcast'ın başında ruhsağlığı politiktir dedim
İnsan ister istemez ne yapacağız o zaman diye düşünebilir
Çünkü her şeyi değiştirmek, dünyayı bir günde adil bir yer yapmak doğrudan bizim elimizde olmuyor maalesef
Sistemi bir günde değiştiremeyiz ama bunları fark etmek, isim koymak, bunları dile getirmek de değişimin bir adımı bence.
Yani her şeyi değiştiremesek de en azından neyi, neden izlediğimizi, o anlatılanın bizdeki karşılığını fark edebiliriz belki.
Bu haftalık bu kadardı. Dinlediğiniz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
