
Son yıllarda dilimize pek çok popüler psikoloji terimi yerleşti. Peki, bu kelimeleri gerçekten birbirimizi anlamak için mi kullanıyoruz, yoksa farkında olmadan birbirimizi sadece birer "etiket" haline mi getiriyoruz?
Aslında bu isimleri kullanmaya neden ihtiyaç duyduğumuzu ve bunun bize o an ne sağladığını da konuşmak lazım.
Bu bölümde "normal" kavramının esnekliğini, ne zaman destek almanın faydalı olabileceğini ve bu etiketlerin aramızdaki iletişimi nasıl etkilediğini konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba, iki haftadır yoktum. Bunun bir haftası kafa izniydi aslında. İkinci haftada kontrolümde olmayan durumlar nedeniyle çekemedim maalesef.
Bugün de pek bir hazırlık yaptığım söylenemez aslında ama uzun zamandır konuşmak istediğim bir konu vardı.
Bugün onun hakkında konuşalım. En azından bir girizgah yapalım istiyorum. Bu konuda sizin de fikirlerinizi merak ediyorum açıkçası.
Bugün aslında biraz son yıllarda hepimizin diline yerleşen popüler psikoloji terimlerinden bahsetmek istemiştim.
İşte narsizm, bağlanma stilleri, love bombing, gaslighting gibi terimlerden bahsediyorum yani.
Ama niyetim bu kelimelerin sözlük anlamlarını anlatmak değil.
Asıl başka bir yere dikkat çekmek istiyorum.
Biz bu kelimeleri kullanırken neden, daha doğrusu neden bu kelimeleri kullanıyoruz?
Birbirimizi anlamaya mı çalışıyoruz?
Farkında olmadan etiketlemiş mi oluyoruz?
Etiketlemek ne demek?
Bu nasıl etkiliyor acaba bizi ve çevremizdekileri?
En baştan başlamak lazım.
Normal dediğimiz şey ne mesela?
Çünkü bu kadar çok terimin içinde kalınca insan kendi hissettiklerini de ister istemez bir normallik süzgecinden geçirmeye başlıyor.
İşte biraz kaygılansak ya da canımız sıkılsa acaba bende bir bozukluk mu var diye şüpheye düşüyoruz zaman zaman.
Ben bu kelimeyi kullanmayı sevmiyorum aslında.
Çünkü normal dediğimiz şey bir bakıma sadece o an çoğunluk ne yapıyorsa o demek.
Yani çoğunluk öyle hissediyor diye o şeyin doğru ya da ideal olması gerekmiyor sonuçta.
Bu normaller de sürekli değişen bir şey.
Bir de zihin sağlığını siyah ya da beyaz olarak düşünmemek lazım.
Çok aslında geniş bir renk spektrumu gibi hayal edebiliriz.
Bir ucunda kendimize harika hissettiğimiz canlı renkler var.
Diğer ucunda daha zorlandığımız koyu tonlar var ama hepimiz hayatımızın çoğunu genelde o spektrumun ortalarında bir yerlerde geçiyoruz.
Bazı günler daha uca yakınızdır, bazı günler diğer uca yakınızdır.
Ve bu da aslında çok doğal çünkü hayatın kendisi böyle bir şey sonuçta inişli çıkışlı.
Mesela normal dediğimiz şey içinde yaşadığımız kültüre göre de çok değişiyor.
Bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum.
Konuyu daha iyi anlamamızı sağlayabilir.
Kanada'da geliştirilen bir yeme bozukluğu anketini Hindistan'daki genç kızlara uyguluyorlar mesela.
Sonuçta da kızların %37'sinde yeme bozukluğu var gibi görünüyor.
Ve uzmanlar şaşırıp bir soruları tek tek inceliyorlar ve gerçeği fark ediyorlar o zaman.
Mesela sorulardan biri şu.
Yemek hayatımı kontrol ediyor mu?
Şimdi eğer yoksul bir bölgede yaşıyorsanız ve bir sonraki öğününüzün nereden geleceğini bilmiyorsanız tabii ki yemek hayatınızı kontrol eder.
Ya da işte yemeğimi küçük parçalara böler miyim sorusu.
Mesela Hindistan'da yemeği elle yeme adeti olduğu için küçük parçalar halinde alabilirsiniz.
İşte bu bizim normal dediğimiz alanın ne kadar esnek olduğunu da gösteriyor bir yandan.
Ve ben bir psikolog olarak birine teşhis koymak ya da işte sende şu rahatsızlık var demek için orada durmuyorum.
Keza böyle bir yetkim de yok zaten.
Bizim yaptığımız şey o kişinin hayatında neler olmuş, bu hisler nereden geliyor, kaynağı ne, hikayenin tamamında ne var?
Bunlara birlikte bakmak.
Ve ruh sağlığı alanındaki tanılar ve kriterler aslında biz ruh sağlığı uzmanları kendi aramızda aynı dili konuşabilelim diye var.
Bir nevi süreci birazcık daha düzenli takip etmemize yarıyorlar.
Ama işte iş sosyal medya gelince her şey değişiyor.
Çünkü orada mesela o kriterlerin içinden sadece en dikkat çekecek ufacık bir kısım alınıyor genelde.
O da hani sırf ilgi çeksin diye yapılıyor.
İşte partneriniz böyle yapıyorsa narsisttir gibi çok kesin cümleler paylaşılmış oluyor.
İşin sıkıntılı tarafı da burası.
O bilginin arkasındaki detaylar ya da o insanın özel durumu tamamen bir kenara bırakılmış oluyor.
Sadece işte o küçük bir bilgi kırıntısı kesin bir gerçekmiş gibi sunulmuş oluyor.
Bir de insanlar bunu bir uzmandan duyunca hem kendisine hem de çevrelerine bu etiketi yapıştırabiliyorlar.
Yani aslında sorun bu terimlerin konuşulması değil biraz bilginin bu kadar basitleştirilip içindeki o insanın hikayesinin kaybolması bir bakıma.
Tabii böyle anlatınca da insanın aklına şu soru da gelebilir.
İyi de o zaman her şey bu kadar mı esnek? Hiç sınır yok o zaman.
Mesela şizofreni gibi işte gerçekle bağın koptuğu süreçleri biz nereye koyacağız?
Ünlü yazar James Joyce kızı Lucia'yı Carl Young'a götürüyor.
Kızı o dönem gerçeklikle bağının tamamen koparmış durumda.
Ve Joyce aslında kızındaki bu durumu biraz kendi yaratıcılığının bir uzantısı gibi görüyor.
Ve Jung'a diyor ki bendeki o kıvılcım, o yetenek kızımda bir ateşe dönüştü.
Aslında ikimiz de aynı suların içindeyiz.
Yani Joyce kızının yaşadığı şeyi kendisininki gibi yüksek bir hayal gücü olarak görüyor o dönem.
Jung anlatılana göre diyor ki evet ama siz o sulara bilerek dalıyorsunuz.
Kızınız ise o suların içine düşüyor.
Şimdi Jung birebir bu cümleyi kurdu mu emin olmamakla birlikte hani gerçekliğini sorgulamadan bana anlamlı geldi bu cümle.
Mesela burada bizim tedavi ya da destek dediğimiz yerde biraz buna benziyor.
James Joyce bir yazar olarak o derin sulara yani hayal gücüne kendi isteğiyle dalıyor ve istediği zaman oradan çıkabiliyor.
Günlük hayatına dönebiliyor.
O suyun içinde olması onun bir tercihi ama kızı Lucy için durum öyle değil.
O suyun içine düşüyor ve kendi isteğiyle çıkamıyor.
O sesler, görüntüler artık onun kontrolünde değil.
Yani mesele sadece suyun içinde olup olmamak değil, o suyun içerisinden kendi rızamızla karaya ayak basabiliyor muyuz?
Yoksa daha da mı dibe çekiliyoruz?
Hepimiz bazen çok kaygılanırız, moralimiz bozulur ve o suya gireriz.
Eğer o suyun içinde yorulsak da hala kıyı görebiliyorsak, hala kendi hayatımızı yönetebiliyorsak bu bir şekilde hayata dahil.
Ama eğer o kaygı bizi artık evden çıkamaz hale getiriyorsa ya da gerçekle hayale ayıramıyorsak, artık o kıyıya kendi başımıza dönemiyorsak işte orada sadece buna hayatın bir zorluğu diyemeyiz.
Tabii ki şunu da eklemem lazım.
Mutlaka evden çıkamayacak hale gelene kadar bekleyin ya da boğulana kadar destek almayın demiyorum.
Yanlış anlaşılmasın.
Henüz o noktada değilseniz de sadece suyun içinde yorulduğunuzu hissediyorsanız da tabii ki destek alabilirsiniz.
Mesela kullandığımız değil de aslında kritik bir öneme sahip burada.
Buna pek dikkat edilmiyor tabii ama hassasiyetle yaklaşılması gereken bir şey bu bence.
Lisans döneminde psikopatoloji hocamızın ilk derste daha hatırlattığı bir şey vardı.
Birine şizofren demekle şizofren rahatsızlığı olan biri demek arasında dağlar kadar fark var aslında.
İlkini yaptığımız zaman o kişiyi sanki o hastalığın içine hapsediyoruz ve sanki başka hiçbir özelliği yokmuş gibi o hastalık onun kimliğiymiş gibi davranmış oluyoruz.
Ama şizofreni rahatsızlığı olan bir dediğimizde onun her şeyden önce bir insan olduğunu ve bu durumun sadece onun hayatının bir parçası olduğunu kabul ediyoruz.
Yani aradaki fark sadece bir kelime oyunu değil, o insanı sadece bir hastalıktan ibaret görmemekle ilgili.
Şimdi gelelim bu terimleri günlük hayatta kullanma meselesine.
Bazen meslektaşlarımın bu kelimelerin bu kadar konuşulmasından, kullanılmasından endişe ettiğini görüyorum.
Aslında onlara hak vermemek elde değil çünkü gerçekten çok hassas, yanlış kullanıldığında gerçekten kafa karıştırılabiliyor.
Hatta işte insanların birbirine bakışını da çok sertleştirilebiliyor.
Bu yüzden herkes kafasına göre kullanmamalı demelerini çok iyi anlıyorum aslında.
Ama bir yandan şöyle bir gerçek de var.
Biz uzmanlar olarak bu bilgileri sosyal medya, televizyonlara bir şekilde kendimiz taşıdık.
Yani genelleme yapıyorum tabii ki burada.
Haliyle artık bu kelimelerin sadece bizim odalarımızda, akademik kitaplarda kalmasını beklemek pek gerçekçi değil.
Yani bilgi bir kere yayıldığında o kelimeler ister istemez herkesin oluyor.
Kimse dile veya kelimelere de bir sınır çizemiyor.
Bunu yasaklayamıyoruz yani sonuç olarak.
Bence burada asıl bakmamız gereken şey insanların bu kelimelere neden bu kadar tutunduğu.
Buna bir şekilde bir ihtiyaç var.
İnsanlar o an hissettikleri o karmaşık duyguya bir isim koymak istiyorlar bir nedenden ötürü.
Yani şöyle düşünün bir ilişkide kendinizi sürekli haksız, sürekli hatalı ve kafanız karışmış gibi hissediyorsunuz.
ve karşınızdaki kişinin sizi sürekli manipüle ettiğini seziyorsunuz.
Ama buna ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz.
Ve günün sonunda bunun bir adı olduğunu, buna işte gaslighting dendiğini öğreniyorsunuz.
O an yaşadığınız o aydınlanma hissi size bir güç veriyor olabilir.
Çünkü artık sadece kafam karışık demiyorsunuz.
Bana şu anda bu yapılıyor diyebiliyorsunuz.
Bu dil bizim o tarif edilemez hislerimize anlaşılır kılma, işte o karmaşanın içerisinde bir yol bulma çabamız olabilir.
İşte tam bu noktada aslında ruh sağlığı okuryazarlığı dediğimiz kavram devreye giriyor.
Yani mesele bu kelimeleri yasaklamak değil de bu kelimelerin ne olduğunu, sınırlarının nerede bittiğini doğru anlamak.
Okur yazarlık da sadece bir rahatsızlığın belirtilerini Google'dan bakıp ezberlemek ya da chat GPT'ye sormak demek değil tabii ki.
Ruh sağlığı, okur yazarlığı kendi duygusal dengemizi nasıl koruyabileceğimizi bilmek.
Ne zaman sadece hayatın bir zorluğunu yaşadığımız, ne zaman gerçekten profesyonel bir yardıma ihtiyacımız olduğunu fark etmek.
Dili kimseden saklayamayız. Bu kelimeler artık hayatımızın bir parçası bir şekilde.
Ama bu kelimeleri kullandığımızda birbirimize bakışımız nasıl değişiyor ona bakmak lazım.
Bazen gerçekten ne yaşadığımızı anlamamıza yardım edebilirler.
Evet, mesele şu ki sanki birine bir tanı koyup konuyu kapattığımızda artık onu gerçekten dinlemeyi ve anlamaya çalışmayı da bırakmış oluyoruz.
Çünkü artık karşımızda duyulması gereken bir insan değil de o koyduğumuz etiket kalıyor.
O zaten böyle biri dediğimiz zaman ortadaki sorunu çözmek için de bir yer açmamış oluyoruz.
Birine bir teşhis koyduğumuzda bazen farkında olmadan onun yaptığı hatayı da normalleştirmiş oluyoruz hatta.
Zaten yapısı bu deyip geçmiş oluyoruz.
Oysa orada sadece bencilce bir davranış ya da bir hata da olabilir ve o insanın bu hatanın sorumluluğunu alması gerekir.
Ama biz o etikete odaklandığımızda o asıl meseleyi konuşamaz hale geliyoruz.
Aynı şeyi kendimize de yapıyoruz aslında zaman zaman.
Ben zaten kaygılı biriyim deyip geçiyoruz.
Oysa o anki halimiz yaşadığımız strese ya da o anki dönemin şartlarına göre değişebilir.
Yani bu isimler bizim üzerimize yapışıp kalan değişmez özelliklerimiz değil.
İlişkilerde de her zaman her şey mükemmel geçmiyor.
İşler karışıyor bazen ve bu çok doğal.
Önemli olan birbirimize isimler takıp aramıza mesafe koymak yerine o an gerçekten ne yaşadığımızı ne hissettiğimizi konuşabilmek.
O yüzden burada biraz durup kendimize şunu sormak faydalı olabilir.
Birine bir isim koyma ihtiyacı hissettiğimizde o an tam olarak neyi hedefliyoruz?
O ismi koymak o an bizim için tam olarak ne anlama geliyor olabilir?
Burada herkesin gerekçesi birbirinden çok farklı olabilir.
O yüzden net bir yanıt vermek pek mümkün değil.
Yani sadece tahminde bulunabilirim.
Ama neye ihtiyaç duyduğumuzu anlamaya çalışmak, kendi içimizde olanları daha doğrusu anlamaya çalışmak ihtiyacımızı görmemizi de kolaylaştırabilir ve çözümü de daha sağlıklı bir şekilde arayabiliriz.
Bugünlük benden bu kadar. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
