
Kedi Gibi Var Olmak: Mükemmel Olma Zorunluluğu Üzerine
3 Şubat 2026 · 15 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde, çay poşetiyle oynayan bir kediden yola çıkarak duramama halimizi konuşuyoruz.
Mükemmeliyetçilik nereden geliyor?
Neden hayatı bir başarı hikâyesine çevirmek zorundaymışız gibi hissediyoruz?
John Gray’in hayatı bir proje gibi yaşama halimizle ilgili eleştirileri ve Japonların kusurlu olanın güzelliğini anlatan Wabi-Sabi anlayışı eşliğinde; hata yapmanın, eksik olmanın ve çatlaklarla yaşamanın ne anlama geldiğine bakıyoruz.
Transkript
Merhaba, geçen gün çeyimi içerken bir şey hakkında düşünmeye başladım.
O yüzden bugünün konusu da bu olsun istedim.
Kedisi olanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaklardır.
Kediler bazen dünyanın en anlamsız, en saçma nesnesine öyle bir tutkuyla bağlanıyorlar ki
sanırsınız o evrendeki en mühim mesele o.
Bizim kedimiz de fincan kenarından sarkan çay poşetinin o kağıt kısmına taktı kafayı bu ara.
Saçma sapan bir tutkuyla saldırıyor ona.
Patisiyle vuruyor, kağıt sallanıyor.
O onu daha da heyecanlandırıyor.
Bir yerde sinir de bozuyor aslında.
Ama ben de onun bu hareketi yapmasını engelleyemeyince sadece seyretmeye başladım.
Ve baktım şöyle düşündüm.
Yani ne buldun onda?
Alt tarafı bir kağıt parçası, hiçbir anlamı yok, bir işlevi yok, sana bir getirisi yok.
Ama o an sanki onun için çok önemli ve dikkati de dağılmıyor.
Bunu isterken şunu düşündüm.
Bizim hiç böyle saçma diye tabir ettiğimiz dertlerimiz ya da karşılığı olmayan heyecanlarımız kalmadı sanki.
Her hareketimizin bir amacı, bir hedefi, bir anlamı olmak zorunda gibi sanki.
Bir şeyi sadece o an orada olduğu için sevemiyoruz.
Durup kedinin o anki dertsizliğine, o kağıt parçasındaki mutluluğuna bakınca insan kendini sorguluyor biraz.
Neden biz hep bir şeyler eksikmiş gibi uyanıyoruz?
Neden her durduğumuzda, hiçbir şey yapmadığımızda sanki bir şeyler elimizden kayıp gidiyormuş gibi bir kaygı kaplıyor içimize?
içimize. Neden zihnimizdeki
o bitmek bilmeyen yapılacaklar
listesi o kağıt
parçasının sallanışını izlememize
asla izin vermiyor.
İşte bu dertsizlik ve huzur
meselesine kafa yorarken
bu hafta önüme birbirine
aslında çok güzel tamamlayan
iki farklı konu düştü.
Bir tarafta John Gray adında bir
felsefeci var. Kedilerin o
hiçbir şeye ihtiyaç duymayan
o hali üzerinde fikirleri var.
Diğer taraftan da Japonların kusurlu olanın güzelliğini anlatan wabi-sabi anlayışı var.
Aslında ikisi de dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor.
Biz neden duramıyoruz?
Neden hep daha fazlasını, daha iyisini, daha kusursuzu olmak zorundaymış gibi hissediyoruz?
Bugün bu felsefelerin detayına girmeden önce ilk önce sanırım kendimize şu soruyu sormamız lazım.
Bizi bu mükemmel olma hapishanesine kim soktu?
Ya da biz buraya kendi rızamızla mı girdik?
Aslında biz dışarıdan bakınca mükemmelliyetçiliği hep işini çok iyi yapma tutkusu sanıyoruz.
Ama aslında şu da olabilir.
Acaba mesele sadece işini iyi yapmak mı?
Yoksa daha derinde bir yerlerde başka bir şey de olabilir mi?
Bu mükemmel olma isteği, insanın kendi içindeki o tarif edemediği yetersizlik duygusunu kendi içinde tamir etme çabası olabilir mi?
Her durum ve her kişi için böyle bir genelleme yapamayız tabii ki ama üzerinde durmaya değer bir ihtimal gibi geliyor.
En derinde bir yerde belki de farkında bile olmadan ben olduğum haliyle acaba yeterli miyim?
Bir şeyim mi eksik diye şüpheye düşüyor olabilir miyiz?
Ve bu şüpheyi kapatmak için mükemmelliği bir kalkan gibi kullanıyor olabilir miyiz?
Eğer harika görünürsem, eğer hiç hata yapmazsam o zaman kimse benim eksik hissettiğim yanlarımı göremez.
Ve ancak o zaman tam anlamıyla kabul görebilirim.
Mesela burada kedileri düşünelim.
Hani bazen bir yerden bir yere atlamaya çalışırken hesabı tutturamazlar ya.
Mesafe uzundur, ayağı kayar, pat diye yere düşer.
Çok fazla düşen kedi videosu izlemişizdir herhalde.
Şöyle bir silkelenir, belki bir iki saniye tüylerini düzeltir ve hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam eder.
Rezil oldum mu? Az önce karizmayı çizdik mi?
Ya sahibim bana ne der artık gibi dertlerle uğraşmazlar.
Düştü ve o an bitti.
O anın içinde ne kadar özgür aslında değil mi?
Ama sanki biz attığımız her adımda, yaptığımız her hatalı zıplayışta tepemizde hayali bir jürenin bizi puanlamasını bekliyoruz.
Bizim için bir yerden düşmek sadece yere kapaklanmak değil, aynı zamanda yetersizliğimizin, başarısızlığımızın tescillenmesi gibi geliyor.
Bazı kişiler için bu hal ta çocukluktan kalmış olabilir.
Sadece hedefe ulaştığımızda, o zıplayışı mükemmel yaptığımızda alkışlandıysak eğer, yetişkinlikte de değerimizi sadece o hatasız performanslara bağlamış olabiliriz.
John Gray de temel meselenin şu olduğunu söylüyor.
Biz insanlar hayatlarımızı bir proje gibi yaşıyoruz.
Yani sanki bir roman yazıyoruz ve o romanın her sayfası bir başarıyı, bir ilerlemeyi ve daha iyisini temsil etmek zorunda.
Bu yaştayım, bu yaşta şunları başarmış olmalıydım.
Şöyle bir kariyerim, böyle bir hayatım olmalıydı diyoruz.
Kendimize aslında bir kurgu hazırlıyoruz ve hayat o kurguya uymadığında,
yani belki o romanın sayfaları yırtıldığında sanki tüm varlığımız anlamını yitirmiş gibi çok büyük bir boşluğa düşüyoruz.
Peki bu neden olabilir?
Çünkü biz geleceği kontrol edebileceğimize dair bir yanılsama içindeyiz çoğu zaman.
Sürekli bir anlam peşinde koşuyoruz ama bu anlamı yaratmaktan bahsetmiyorum.
O anlamın peşinde koşuyoruz.
Ama bu anlamı hep gelecekteki bir varış noktasında arıyoruz.
Şu evi alırsam mutlu olacağım.
Bu projeyi bitirirsem rahatlayacağım.
Oysa o noktaya vardığımızda hikaye bitmiyor.
Zihnimiz hemen yeni bir sayfa açıyor.
John Gray de diyor ki,
kedilerin hayatında bir başarı hikayesi ya da bir proje yok.
Ben yarın bugünkünden daha iyi bir kedi olmalıyım demezler.
Ya da geçen hafta o böceği kaçırdım tüh şimdi komşu kediler de benim hakkımda ne düşünürler diye uykuları kaçmaz.
Kedi sadece var olmanın duyusuna odaklanır.
Yani sadece şu an burada olmanın hissine.
Biz ise kahve içerken bile o anın tadını çıkarmak yerine zihnimizde bir sonraki toplantıyı, ödenmemiş faturaları ya da yıllar önceki hatamızı zihnimizde döndürüp duruyoruz.
Zihnimiz sürekli geçmişle gelecek arasında sanki bir geviş getirme halinde.
İşte tam o an o kahvenin kokusunu, bardağın sıcaklığını ya da pencereden giren ışığı hepsi o gürültünün içinde kaybolup gitmiş oluyor.
Anlamı hep orada bir yerde ararken aslında bizzat burada olanı kaçırmış oluyoruz.
Peki bunu kediler yapabiliyor da neden biz yapamıyoruz?
Belki de en büyük fark şurada.
Biz öleceğimizi biliyoruz ve bu fani olma hali bizi o kadar korkutuyor ki kalıcı bir şeyler bırakmak hayatımızı anlamlı bir anlatı haline getirerek ölümsüzleşmek istiyoruz.
Ama kedi için böyle bir dert yok.
O öleceğini bildiğimiz anlamda bilmiyor.
O yüzden her gününü sonsuz bir şimdi gibi yaşıyor sanki.
Bizim zaman dediğimiz, kendimize baskı yaptığımız, araç haline getirdiğimiz şey kedinin dünyasında yok.
O mamasını yerken sadece o anki lezzeti duyuyor.
Uykusunda sadece o yumuşaklığı hissediyor.
Bizim anlam dediğimiz şey onun için sadece hayatın bir duyusu aslında.
Kedi için hayatın bir sonucu yok.
Hayat sadece yaşanırken var olan bir şey.
Bizse hayatı çoğu zaman bir sonuç elde etmek için araç olarak kullanıyoruz.
Belki de bu yüzden o yeterli değilim hissi hiç peşimizi bırakmamış oluyor.
Çünkü hikaye hiç bitmiyor, kurgu hiç tamamlanmıyor.
Japonlar bu meseleye biraz daha farklı bir yerden bakıyorlar.
Babi sabi kusurlu, geçici ve tamamlanmamış olanın içindeki güzelliği görmek demek.
15. yüzyılda Japonya'da soylular böyle en şatafatlı, en güzel, en pürüzsüz porselenlerle çay içerken bir zen keşişi çıkıp diyor ki hayır hayat dolunay kadar kusursuz değil.
Hayat bulutların arkasında kalan o yarım ay gibi ve daha basit belki kenarı çatlamış asimetrik kaplar kullanmaya başlıyorlar.
Hatta bir kap kırıldığında onu altınla birleştiriyorlar.
Buna da kintsugi diyorlar.
O çatlak gizlenmiyor.
Aksine çatlaklar altınla vurgulanıyor.
Çünkü aslında o çatlak o tabağın yaşanmışlığı oluyor.
Onun karakteri oluyor.
Mesela evinizdeki tırmalanmış koltuk köşesini düşünün.
Eyvah koltuk mahvoldu deriz değil mi?
Buna Japonların gözüyle bakınca aslında o tırmık izleri kedinizin orada geçirdiği mutlu saatlerin sizinle kurduğu bağın bir kaydıdır.
Aslında o koltuk fabrikadan çıktığı haliyle hiç kimsenin değildir değil mi? Herhangi birinin olabilir.
Ama o tırmık izleriyle sadece sizin oluyor.
Bu sadelik ve olduğu gibi kabul etme meselesini kedilerin karton kutu sevdasında da görebiliriz.
Yani siz isterseniz ona dünyanın en pahalı yatağını alın, en yumuşağı olsun.
O gider yandaki yamulmuş eski kartonun içine girer.
Çünkü kedi eşyanın etiketiyle, markasıyla ya da başkalarının ona verdiği değerle ilgilenmez.
O sadece o anki konforuna bakar.
Az önce bahsettiğimiz zihnimizdeki ses var ya hani hata yaptığımızda bize nasıl bu kadar aptal olursun yine rezil oldun diyen ses.
İşte o ses yani o gürültü bizi o kedinin rahatlığından koparıp alıyor.
Mesela o kedi zıplayıp düşüyor, silkelenip yoluna bakıyor ya biz günlerce neden düştüm diye kendimizi yiyoruz.
Aslında dışarı çıksak, bir ağaca baksak bu ağaç niye böyle yamuk yumuk demiyoruz.
Ağaçlar öyle çünkü.
Ama iş kendimize geldiğinde o yamukluğu bir türlü tahammül edemiyoruz.
Her şeyimiz dümdüz olsun, pürüzsüz olsun istiyoruz.
Ama gerçek dünya öyle değil değil mi?
Gerçek dünya yamuk yumuk, kırık dökük ve aslında olduğu kadar.
Neden kendimize bir ağaca baktığımız kadar normal bakamıyoruz?
Neden kendimizden sürekli fabrikadan yeni çıkmış hatasız bir ürün performansı bekliyoruz?
Belki de olay sadece o çatlaklarla, o eksikliklerle beraber hayatın içinde bir şekilde devam edebilmek.
Peki biz neden bu kadar korkuyoruz çatlaklardan?
Neden bir an bile o sessizlikle baş başa kalamıyoruz?
Blaise Pascal'ın şöyle bir tespiti var.
İnsanın tüm mutsuzluğu bir odada tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.
Tabii böyle söyleyince aslında sanki çok büyük bir genelleme yapmış oluyoruz.
Biz yine buna bir ihtimal olarak bakalım.
Düşününce ne kadar doğru geliyor aslında.
Biz o sessizliğe tahammül edemiyoruz gerçekten.
Çünkü o boşluktan dışarıdaki gürültü kesilince bu sefer içeride olan gürültü başlıyor.
Kendimizle, yaşlanmamızla ve hiç de mükemmel olmayan gerçekliğimizle baş başa kalıyoruz.
O çatlaklar, o eksikler ben buradayım demeye başlıyor.
Biz de bu sesten kaçmak için hemen kendimize bir oyalama buluyoruz.
Mesela telefon, sosyal medya, o sosyal medyadaki dertsiz gibi görünen hayatlar.
Bu sessizlikten kaçmak için sürekli kendimize dikkat dağıtıcılar arıyoruz bu şekilde.
Tabii ki biz kedi olamayız çünkü sonuçta bizim hala sorumluluklarımız var, faturalarımız var.
Ve öleceğimizi de bildiğimiz için anlattığımız hikayelerimiz var.
Ama belki o çay paşetiyle oynayan kediden ya da babi sabiden o altınla onarılmış çatlaklardan şunu ödünç alabiliriz.
Kendimize kendimiz olma izni vermek.
Mükemmel olmak zorunda değiliz.
Hayatımız bir başarı öyküsü olmak zorunda da değil.
Bazen yorgun, bazen dağınık, bazen yetersiz hissetmek.
Aslında sadece insan olduğumuzun ve doğanın bir parçası olduğumuzun kanıtı.
Doğadaki ağaçlar simetrik değil, taşlar da pürüzsüz değil ama hepsi olması gerektiği gibi değil mi?
Bugün eve gittiğinizde kedinizi izleyebilirsiniz.
Eğer yoksa sokağınızdaki o her şeyden bir haber yürüyen kedileri izleyin ve onların performans sergilemeyen, sadece var olan haline bakın.
Belki de o zaman biz de o amaçsızlığı biraz olsun hissedebiliriz.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
