
Bazen içimiz çok karıştığında, dışarıda bir düzen kurmaya çalışırız. Peki içeride olup bitenler, dışarıdaki seçimlerimizi ve tepkilerimizi nasıl şekillendiriyor?
Bu bölümde; iç dünya ile dış dünya arasındaki bu ilişkiye bakıyoruz. Kontrol ihtiyacının nereden doğduğunu, içsel gürültüyle baş etme yollarını ve Yayoi Kusama’nın sanatı üzerinden bu sürecin nasıl bir “adapte olma” hikâyesine dönüşebildiğini konuşuyoruz. Jung eşliğinde, bastırdığımız parçaların dış dünyada nasıl karşımıza çıktığını birlikte düşünüyoruz.
Transkript
Merhaba, bugün aslında belki de hepimizin çok sık yaptığı ama üzerinde pek de durmadığımız bir alışkanlığımızdan bahsetmek istiyorum.
Böyle hani bazen insanın içinde bir huzursuzluk olur ya, tam adını koyamayız, böyle bir sıkışmışlık hissi ya da durduramadığımız bir zihin gürültüsü olur.
Hani sanki içeride bir şeyler sürekli yer değiştiriyor da siz hiçbirine yetişemiyormuşsunuz gibi.
İşte böyle anlarda çoğumuzun eli ayağına dolaşıyor.
Farkında olmadan dış dünyada bir şeyler düzeltmeye, bir şeyleri hizalamaya başlıyoruz.
Bunu kendimden de biliyorum.
Böyle ne zaman hayatımda bir belirsizlik olsa, ne zaman bir karar verme aşamasında kalsam,
kendimi evin içinde eşyaları organize ederken buluyorum.
Bir bakmışım her şeyim kategorilere ayırmışım.
Etrafı topluyorum neyin nerede durması gerektiğine odaklanıyorum o an sanki o eşyalar ait oldukları yere gidince hayatımdaki o belirsiz parçalar da yerine oturacakmış gibi bir his geliyor.
Komik aslında yani o dolap içindeki düzenin benim o anki o büyük kararımla hiçbir mantıklı bağı yok.
Ama işte o kontrol hissi.
Bak ben buraya hükmedebiliyorum, burayı ben yönetiyorum.
Her şeyi ben sınıflandırıyorum deme ihtiyacı geliyor.
Aslında orada yaptığımız şey sadece titiz olmamız değil.
İçerideki o kontrol edemediğimiz büyük belirsizlikle baş edemediğimiz için
dışarıda bildiğimiz ve hakim olabildiğimiz küçük bir dünya kurmaya çalışıyoruz sanki.
Yani o içimizdeki fırtınayı dışarıda kontrol edebileceğimiz bir forma dökerek bir nevi kandırıyor olabiliriz ya da sakinleştiriyoruz kendimizi diyelim.
Bu mekanizmayı hayatının merkezine koymuş hatta bu takıntısını yani eğer böyle adlandırırsak sanat eserlerine dönüştürmüş birinden bahsetmek istiyorum bugün.
Yayoi Kusama. Belki ismini daha önce duymamış olabilirsiniz ama eserlerini internette bir yerlerde görmüş olabilirsiniz.
Kendisi aynı zamanda döneminde oldukça kopyalanmış da bir sanatçı.
Kusama'nın hikayesi aslında bir başarı öyküsünden ziyade o içsel gürültüye nasıl adapte olunur, o gürültüyle nasıl yan yana yürünür onun hikayesi.
Kusama 1929 doğmuş. Japonya'da oldukça muhafazakar ve baskıcı bir ailede büyümüş.
Oldukça da travmatik bir çocuk geçirmiş. Zaten savaş döneminde büyümüş bir çocuk.
Annesi resim yapmasını hiç istemeyen, hatta gelip kağıtlarını yırtıp atan, onu cezalandıran çok sert bir kadın.
Babası da evden, aileden tamamen kopuk, bambaşka bir hayat yaşayan bir figür.
İşte bu yoğun gerginliğin ve sevgisizliğin ortasında Kusama henüz 10 yaşındayken halüsinasyonlar görmeye başlıyor.
Bir gün mutfakta otururken masadaki örtünün üzerindeki çiçek desenlerinin canlandığını,
o çiçeklerin masadan taşıp tüm odayı, duvarları, tavanı ve sonunda kendi bedenini kapladığını görüyor.
Bir çocuk için ne kadar korkutucu olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Etrafınızdaki her şey üzerine geliyor
Sizi yutmaya çalışıyor ve
Siz o bütünün içinde yok olduğunuzu hissediyorsunuz
İşte o gün bugündür Kusama o gördüğü noktaları ve
A dediği desenleri çizmekten hiç vazgeçmemiş
Ama burayı iyi anlamak lazım
Bunu bir sanat olsun diye yapmıyor aslında en azından ilk başta
O binlerce on binlerce noktayı tek tek saatlerce
bazen günlerce sabırla çizerken o anki zihnindeki paniği susturmaya çalışıyor sanki.
Tek bir fırça darbesini sonsuz kez tekrarlamak onun için bir çeşit ilaç gibi.
Yani o noktaları kağıda hapsettikçe zihnindeki o kontrol edilemez gürültü üzerinde bir hakimiyet kuruyor.
Onları çizmezsem yok olacağım diyor.
Daha sonra Japonya'da o baskıcı ortamda yaşayamayacağını anlayınca New York'a gidiyor.
Orada da çok zorlanıyor, fikirlerinin çalındığını görüyor, erkeklerin domine ettiği o dünyada hakkı yeniyor, hatta birkaç kez hayatını son vermeyi deniyor.
Aslında Kusama'nın bu halini, o noktalarla kurduğu ilişkiyi biraz daha geniş bir perspektiften anlamaya çalışabiliriz.
Tam bu noktada Jung'un iç dünya ve dış dünya dengesi üzerine söyledikleri bence çok yardımcı olabilir.
Jung ruhun tıpkı vücut sıcaklığımız gibi sürekli bir denge arayışında olduğunu söyler.
Hani vücudumuz çok ısınınca terleyerek bizi soğutur ya da çok üşüyünce titreyerek bizi ısıtır ya.
Jung diyor ki zihnimizde tam olarak böyle çalışır.
Eğer içeride o kendimize bile itiraf edemediğimiz bodrum katını kilitlediğimiz taraflarımızda çok büyük bir kaos varsa zihnimiz bunu bir şekilde dışarıda bir düzen kurarak dengelemeye çalışıyor.
Yani aslında en başta bahsettiğim o düzenleme isteğinden bahsediyorum burada.
Aslında o an yaptığımız şey sadece odayı toplamak değil.
Sanki o eşyaları yerli yerine koyunca zihnimizdeki o dağınık ve belirsiz parçalar da bir sıraya girecekmiş gibi bir hisse tutunuyoruz.
Belki de içeride o kadar büyük bir belirsizlik fırtınası kopuyor ki biz dışarıdaki o eşyaları sınıflandırarak sanki o fırtınayı da dizginleyebileceğimizi sanıyoruz.
Dışarıyı yani hakim olabildiğimiz o küçük alanı kontrol edebildiğimiz her an içerideki o kontrolsüzlük hissinin yarattığı huzursuzluğu da bir nebze olsun dindirmeye çalışıyoruz.
Jung bunu biraz kendisi de deneyimlemiş.
Hayatının en karanlık, zihninin en çok dağıldığını hissettiği zamanlarda oturup daireler çizermiş.
Bizim bugün mandala dediğimiz o formlardan bahsediyorum aslında.
Neden daire derseniz?
Çünkü her şey her yöne savrulurken, insan sanki paramparça olacakmış gibi hissederken bir daire çizmek, ben buradayım, merkezin burası, sınırların burası demenin en temel yolu aslında.
O dağınık parçaları bir çemberin içine hapsetmek ruhun kendini yeniden toplama çabası gibi sanki.
Kusamanın noktaları da bence tam olarak bu işe yarıyor.
Aslında bu sadece dışarıda bir düzen kurma meselesiyle de sınırlı kalmıyor.
Jung'un bu konuyla ilgili çok sık paylaşılan bir cümlesi vardır.
İçinizde olup biten ama fark edemediğiniz her şey dışarıda karşınıza kader olarak çıkar der.
Şunu diyor, eğer biz içerideki o gürültüyü, bastırdığımız o öfkeyi ya da görmezden geldiğimiz duyguları fark edip
evet bende böyle bir taraf var demezsek o duygular bizi terk etmiyor.
Aksine dış dünyada bize o duyguları tekrar tekrar yaşatacak insanlar ya da olaylar karşımıza çıkmaya başlıyor.
Hani bazen hayatta karşımıza çıkan bazı karakter özellikleri bizi normalden çok daha fazla rahatsız eder ya mesela birinin aşırı rahat olması, vurdum duymazlığı ya da kural tanımamazlığı bizi sanki kişisel bir saldırıya uğramışız gibi öfkelendirebilir.
İşte Jung burada bir durup kendimize bakmamızı öneriyor.
Belki de biz hayatımız boyunca hep çok kontrollü, hep çok kurallara uyan, kendinden ödün veren biri olduk ve o rahat olma ihtimalini kendi içimizde bir yere bodrum katına kilitledik.
Dışarıda o kural tanımayan insanı gördüğümüzde verdiğimizdeki tepki aslında bizim kendimizde hiç tanımadığımız o özgürlük alanının bir yansıması olabilir.
Yani dışarıdaki o zor veya rahat insanı değiştirmeye çalışarak aslında kendi içimizdeki o kilitli kapıyı kitli tutmaya çalışıyoruz, kapalı tutmaya çalışıyoruz.
Mesele burada karşıdakinin hatasını aklamak değil.
Sadece bizim verdiğimiz o yüksek tepkinin içimizdeki hangi eksik parçadan kaynaklanabileceğini fark etmek.
Jung'a göre o gölge kendimizde hiç olmasını istemediğimiz, ben asla böyle bir insan değilim dediğimiz taraflarımızdan oluşuyor.
Biz dışarıdaki o gürültüyü susturunca içerideki sesin de kesileceğine inanıyoruz.
Ama asıl mesele içeride olduğu sürece hayat bize bir şekilde o aynayı tutmaya devam ediyor.
Kusama'nın dünyaca ünlü aynalı sonsuzluk odaları aslında bu iç ve dış dünyamızdaki yansıma meselesinin elle tutulur hali gibi.
Bilmeyenler için biraz tarif edeyim.
Sosyal medyada aslında görmüş olabilirsiniz.
Son zamanlarda da oldukça popülerler.
Bunlar her tarafı yani tavanı, tabanı, duvarları tamamen aynalarla kaplı küçük odalar.
İçeride tavandan sarkan minik ışıklar ya da her yeri kaplayan o noktalar var.
Siz o karanlık odaya girdiğinizde aynalar o ışıkları ve sizi sonsuz kez çoğaltıyor.
Bir süre sonra neresi yer, neresi gök, hangisi sizin gerçek yansımanız seçemez hale geliyorsunuz.
Sanki bir boşluğun içinde asılı kalmışsınız gibi bir his.
Kusama bunu kendini yok etmek diyor.
Kulağa çok korkutucu geliyor ama öyle değil tam olarak.
Aslında hepimiz gün içinde zihnimizi yoran, ben kimim, yeterince başarılı mıyım, insanlar benim hakkımda ne düşünüyor gibi kendimize yüklediğimiz o ağır etiketlerden bir anlığına kurtulmak demek.
O sonsuz noktaların içinde kendi yansımanızı kaybettiğinizde aslında sadece o büyük bütünlüğün çok küçük bir parçası olduğunuzu fark ediyorsunuz.
Bir anlamda sürekli kendimizle ilgili bir şeyler kanıtlama çabasını bir kenara koyup sadece o anın içinde bir nokta kadar mütevazi bir şekilde var olmanın huzurunu hissedebiliyorsunuz.
Peki Kusama neden bu odaları bu kadar büyük bir tutkuyla yaptı?
Çünkü kendi zihninde kuramadığı o kontrolü o adayı bizzat kendisi tasarlayarak eline aldı aslında.
Hayatı boyunca halüsinasyonların içinde kaybolmaktan korkan bir kadın var.
Ve o sonsuzluğu kendi elleriyle, kendi kurallarıyla yeniden inşa etmiş aslında.
Yani aslında onu korkutan o belirsizliğe bir form vererek onu yönetebileceği bir alana hapsetmiş oldu.
Bizim bazen evdeki eşyaları organize ederek içerideki karmaşayı dizginlemeye çalışmamız gibi
o da kendi sonsuzluğunu organize ederek o korkuyla barışmış oldu.
Aslında burada Kusama'nın bize anlatmaya çalıştığı şey şu.
Yani mesele kusursuz bir zihne sahip olmak ya da bütün sorunlarımızı çözüp pırıl pırıl bir hayata kavuşmak değil.
Bu zaten pek mümkün de değil.
Kusama bize adapte olmayı öğretiyor sanki.
O içindeki fırtınayı dindirememiş ama o fırtınayı dışarıda bir sanat eserine dönüştürerek hayatta kalmayı başarmış aslında.
Yani bir bakıma bize şunu söylüyor.
İçindeki o noktaları tanımak zorundasın.
Onlarla sürekli savaşmak, onları yok saymaya çalışmak yerine onları hayatının bir parçası olarak kabul etmek bir çıkış yolu olabilir.
Çünkü biz kusursuz olmaya, her şeyi tertemiz yapmaya çalıştıkça o görmezden geldiğimiz gölgeler bizi dışarıda kovalamaya devam ediyor.
Ama o gölgeyi yanımıza alıp evet bu da benim bir parçam diyebildiğimizde o aynadaki görüntümüzle biraz daha barışabiliyoruz.
Tabi burada şunu da netleştirmek lazım. Kusam'ın hikayesi çok uç bir örnek. Ben burada her türlü zorluğu tek başınıza kabullenin, öylece yaşayın demiyorum.
Eğer taşıması çok ağır, hayatı yaşanmaz kılan bir süreçten geçiyorsanız orada zaten profesyonel bir destek almak, bir uzmanla yürütmek işin bambaşka ve çok hayati bir boyutu.
Benim bahsettiğim daha çok gündelik hayatımızda bizi yoran, sürekli kontrol etmeye çalıştığımız o içsel huzursuzluklarımız ve onları dışarıda dindirme çabamız.
Yani içimizdeki misafirleri tanımaktan ve onlara alan açmaktan bahsediyorum.
Kusama o noktalar sayesinde ayakta kalmış, zihnindeki görüntülerle savaşmak yerine onları yönetebileceği, dokunabileceği bir forma dönüştürmüş ve bu sayede hayatla olan bağını koparmamış.
Belki bizim için de mesele o içimizdeki dağınık noktaları tamamen yok etmek değil, onlara hayatımızda bir yer açmak.
Çünkü insan kendi içindeki o parçaları tanıdıkça dışarıdaki dünyayı kontrol etmek için o kadar büyük bir mesai harcamasına gerek kalmıyor.
Aynayı silmekten yorulmak yerine aynanın önünde duranla ilgilenmeye başlıyoruz.
Bugün biraz içeri ve dışarı arasındaki dengeyi Kusama ve Jung'un penceresinden anlatmaya çalıştım.
Umarım sizin için de üzerine düşünmeye değer bir şeyler kalmıştır.
Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
