
Hıdırellez yaklaşıyor. Bu bölümde hem geleneğin nereden geldiğini hem de ritüellerin neden hâlâ bizim için bir anlamı olduğunu konuştuk.
Neden aynı şeyleri tekrar tekrar yapıyoruz? Ritüel ile alışkanlık arasındaki fark ne? Ve ritüele inanmak gerekiyor mu?
Transkript
Merhaba, bu hafta Hıdır Eyliz'i konuşacağız.
Hem nereden geldiğini, hem nasıl kutlandığını, hem de asıl üzerinde durmak istediğim şeyi.
Bu ritüellerin gerçekten bir gücü var mı?
Eğer varsa nereden geliyor? Bunları birlikte düşüneceğiz.
Hıdır Eyliz yüzyıllardır kutlanan bir gelenek aslında ve hep şunu merak etmişimdir.
İnsanlar neden hala yapıyor bunu?
Gerçekten inanarak mı? Alışkanlıktan mı? Hiç sorgulamadan mı yapıyorlar?
Bence bu soru geleneğin kendisinden daha ilginç.
Çünkü bir şey yüzyıllarca hayatta kalıyorsa mutlaka insanda bir şey dokunuyor demektir.
Bugün neye dokunduğuna birlikte bakalım istiyorum.
Bölümün sonunda Hıdır Ellez'e özel hazırladığımız sanat temelli online bir atölyenin detaylarını da paylaşacağım.
Buraya kadar birlikte düşünelim.
Hıdır-Elles 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece ve sonraki gün boyunca kutlanan bir bahar bayramı aslında.
Anadolu'da, Balkanlar'da ve Orta Doğu'nun bazı bölgelerinde kutlanıyor hala.
Tarihler biraz değişebiliyor ama hepsi aynı eşiği işaret ediyor aslında.
O da yazın başladığı an.
İsmi halk diline yerleşmiş haliyle Hızır ve İlyas peygamberlerin kaynaşmasından geliyor.
Halk inanışına göre peygamber olarak kabul edilen iki figür var.
İlyas kara da Hızır da Deniz de zorda kalanların yardımına koşuyor.
Hatta Hızır gibi yetişti denir ya.
Yılda bir kez bu gece ikisinin yeryüzünde buluştuğuna inanılıyor.
Onların buluştuğu o eşikte de tabiat canlanıyor, tohumlar uyanıyor ve dilekler kabul oluyor.
Araştırmacılar bu geleneğin kökünü takip ettiklerinde Mesopotamya kadar gidiyorlar.
Yani binlerce yıl öncesine.
Mesela Sümerler'de şöyle bir hikaye var.
İnanna ve Temmuz'un hikayesi.
Temmuz doğanın içindeki yaşam enerjisinin tanrılaşmış hali aslında.
Ve tanrıça İnanna ile evleniyorlar.
Yaz geliyor ve Temmuz ölüyor.
Yer altına çekiliyor.
İnanla onu arıyor, buluyor ve yeryüzüne geri çıkartıyor.
Ertesi yıl tekrar evleniyorlar.
Sonra yine ölüyor, yine arıyor ve yine buluyor.
Bu tabii ki bir aşk hikayesi değil sadece.
Bu aslında insanın doğaya bakıp gördüğü şeyin hikayesi.
Toprak yazın kuruyor, kışın ölüyor gibi duruyor.
Sonra baharda canlanıyor.
İnsan da bunu izliyor ve bir hikaye dönüştürüyor.
Hıdır Ellez de tek bir geleneğin değil binlerce yıllık bir birikimin ismi aslında.
Burada durmak istiyorum çünkü asıl üzerine düşündüğüm şey şu.
İnsanlar binlerce yıldır farklı dillerde farklı isimlerle hep aynı şeyi yapıyorlar.
Kışın bitimini kutluyorlar, doğanın canlılığını kutluyorlar.
Aynı geçişte farklı hikayeler kurmuş oluyorlar.
Bence bu tesadüf değil. Bu çok temel bir insan ihtiyacı sanki.
İnsan geçen zamanı bakıp yeni bir mevsim başladı demekle yetinmiyor sanki.
Durup bunu yaşamak istiyor. Bir hikayeyle, bir ritüelle, bir kutlamayla.
Yani sadece düşünmek değil bir şey yapmak istiyor. O ana özel bir şey.
Hıdır-ı Elez'de yapılan şeylerin neredeyse hepsi belli temaların etrafında dönüyor.
Temizlik, su, yeşillik, ateş, dilek
Mesela Hıdrellez'den önce evler temizlenir
Hızır temiz olmayan eve uğramaz denir
Bazı yerlerde kilitli kapılar bile o gece açık bırakılır
İçeri bereket girsin diye
O gece sulara nur yağdığına inanıldığı için suya girilir
Yağmur yağarsa o yıl bereketli geçecek demektir
İnsanlar gül ağaçlarının yanında dilek tutarlar
Belki de en bilinenlerden biri ateşin üzerinden atlamak.
Kötülüğün, hastalığın yandığına inanılır çünkü.
Ve bunu yapan kişi bir yıl boyunca korunmuş olur.
Bir de dilek var. Belki de en çok bilinen pratik.
Olmasını istediğimiz şeyi bir kağıda yazıyoruz.
Bazen çiziyoruz.
Bu kağıt bir gül ağacının dibine konuluyor.
Sabah olunca alınıyor ve akan suya atılıyor.
Bazen cüzdana para konuluyor mesela.
O para bütün yıl harcanmıyor, saklanılıyor.
Şimdi bu yapılanlara baktığımızda benzer bir tema olduğunu görüyoruz aslında.
Hepsi bir geçişle ilgili.
Geride bırakmak istediğimiz bir şey var ve ileriye taşımak istediğimiz bir şey var.
Geçen yılın derdi var, yeni yıldan beklediğimiz şeyler var.
Kötü olandan uzaklaşmak istiyoruz ve iyi olanı çağırmak istiyoruz.
Ateşten atlarken bir şey yakıyoruz.
Gül ağacının dibine gömerken de bir şey ekmiş oluyoruz.
Peki bu yapılan şeylerin adı ne?
Bunlara ritüel diyoruz aslında.
Sosyal psikolog Michael Norton'un çok güzel bir tanımı var.
Ritüel yapılan asıl işin etrafında yaptığımız şeyler diyor.
Yani ritüel asıl iş değil.
Asıl işin yanında yaptığımız şeyler.
Mesela bir maç düşünelim.
Sporcular ve hatta bazen taraftarlar bile maçtan önce belli hareketler yaparlar.
Bunlar maçın kendisi değil, maçtan önce yapılan şeyler.
Ya da bir sınav öncesini düşünelim.
Bazı insanlar belli bir kalemi alır, belli bir yere otururlar, belli bir şekilde başlarlar sınava.
Bunlar sınavın kendisi değil, sınavın etrafındaki şeyler.
Ya da bir doğum gününü düşünelim.
Asıl olan şey bir yaş daha büyüdüğümüz aslında değil mi?
Ama biz bunu mum üfleyerek, pasta keserek, şarkı söyleyerek yapıyoruz.
Bunların hiçbiri bir yaş daha büyümenin kendisi değil.
Etrafında yapılan şeyler.
Ritüel de tam olarak bu.
Asıl işin etrafında yapılan, ona anlam katan şeyler.
Peki bu davranışları diğerlerinden ayıran ne?
Yani her tekrarda davranış ritüel mi?
Aslında değil.
Üç özelliği var ritüelin.
Birincisi tekrarlı olması.
Her seferinde aynı şekilde yapılıyor genellikle.
Doğum gününde hep mum üflüyoruz.
Başka bir şey değil.
İkincisi sembolik olması.
Yani yapılan hareketin pratik bir karşılığı yok.
Ama bir anlamı var aslında.
Mum üflemek aslında pratik olarak hiçbir şey yapmıyor.
Ama o üfleme bir şey temsil ediyor.
Bir yılı geride bırakmayı, dilek tutmayı.
Üçüncüsü belli bir biçimi var.
Rastgele yapılmıyor.
Bir sıra var.
Önce mumlar yakılıyor mesela.
Sonra şarkı söyleniyor.
Sonra üfleniyor.
Ve sonra alkış geliyor.
İşte bu üç şey bir araya geldiğinde ortaya ritüel çıkıyor.
Peki ritüelle alışkanlık arasındaki fark ne?
Çünkü çoğu zaman karıştırılabiliyor.
Mesela çalışmaya başlama anınızı düşünün.
Masaya oturuyorsunuz bir şeyler yapacaksınız
Asıl iş bu çalışmak
Ama çoğumuz hemen başlayamıyoruz
Mesela önce bir kahve yapıyoruz
Belli bir kupayla yapıyoruz
Yanımıza koyuyoruz
Belki bir defter açıyoruz
Telefonu uzaklaştırıyoruz belki
Belki müzik açıyoruz
Belki önümüze bir liste koyuyoruz
Masayı bir düzene sokuyoruz
Ve sonra başlıyoruz
Bunların hiçbiri çalışmanın kendisi değil
Çalışmadan önce yapılan şeyler.
Ama bunları yapmazsak ya da sırası değişirse bir şeyler eksik kalabiliyor.
Kahve olmadan ya da o kupa olmadan başlayamıyoruz mesela.
Bir türlü başlayamadım çalışmayı diyoruz.
İşte burada o davranış artık sadece bir alışkanlık olmaktan çıkıyor.
Bir ritüel olmuş oluyor.
Çünkü kahve içmek istiyor olsanız herhangi bir kupayla içerdiniz.
Ama o kupa, o sıra, o düzen sizin için bir şey ifade ediyor.
Artık çalışmaya hazırlanmanın bir parçası olmuş.
Yani fark şurada.
Alışkanlık sadece tekrarlanan bir davranış.
Ritüelse tekrarlanan ama aynı zamanda anlam yüklenmiş bir davranış.
Sırası önemli, biçimi önemli.
Değişirse rahatsız oluyoruz.
Çünkü artık sadece iş çalışmaya başlamak değil, kendimizi çalışmaya hazırlama şeklimiz olmuş.
Peki insanlar ritüelleri ne zaman bulmuş?
Çok erken.
Ritüel aslında insanlık kadar eski bir şey.
Arkeologlar Marra dönemlerine ait kalıntılarda bile ritüel izleri buluyorlar.
Mezar süslemeleri, ölü gömme adetleri, bedenlere boya sürmeler.
Yani insan daha yazıyı icat etmeden önce aslında ritüel yapmaya başlamış.
Neden?
Çünkü hayat belirsiz.
İnsan ne zaman yağmur yağacağını bilmiyor.
Ne zaman hastalanacağını bilmiyor.
Ne zaman öleceğini bilmiyor.
Avını bulup bulamayacağını bilmiyor.
Bu belirsizlikle baş etmek zor bir şey.
Ve insan bu belirsizliğin karşısında da çıplak kalmak istemiyor.
Bir şey yapmak istiyor.
İşte ritüel orada doğuyor aslında.
Yağmur yağsın diye dans ediyor.
Av bereketli olsun diye boyalar sürüyor.
Ölen birinin ardından bir şeyler yakılıyor.
Pratik olarak bunlar işe yarıyorlar mı?
Yani dans yağmuru gerçekten yağdırıyor mu?
Bilimsel olarak hayır ama ritüelin de işi bu değil zaten.
Eğer ritüel pratik olarak bir iş yapmıyorsa neden bu kadar yaygın?
Neden binlerce yıl önce de yapıldı, bugün de yapılıyor?
Neden her kültürde var?
Neden insan vazgeçemiyor bundan?
Bu konuda çok fazla araştırma yapılıyor aslında ve bulgular oldukça dikkat çekici.
Size birkaç tanesini aktarayım istiyorum.
Birinci işlevi kaygıyı azaltması.
Araştırmalar gösteriyor ki insanlar kaygılı, belirsiz, kontrol edemedikleri durumlarda ritüellere daha çok başvuruyorlar.
Bir antropolog 1900'lerin başında bir ada halkını inceliyor ve şunu fark ediyor.
Balıkçılar lagünde yani sakin sularda balık tutarken hiçbir ritüel yapmıyorlar.
Ama açık denizlere çıkacakları zaman yani tehlikeli sulara uzun ritüeller yapıyorlar.
Yani kontrol edemedikleri bir duruma girerken bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyorlar.
Bunu modern hayatta da görüyoruz.
Sınava girmeden önce yapılan küçük şeyler mesela, maç öncesi sporcuların yaptıkları hareketler, önemli bir görüşmeden önce takılan belli bir aksesuar mesela.
Bunların hepsi bir ritüel ve çalışmalar gösteriyor ki bu ritüeller gerçekten kaygıyı azaltıyor, kalp atışını yavaşlatıyor, stres hormonu seviyesini düşürüyor ve performansı arttırıyorlar.
Neden? Çünkü ritüel kontrol edemediğimiz bir durumdan kontrol edebileceğimiz bir alan yaratıyor sanki.
Hava durumunu kontrol edemezsiniz, sınavın sorularını kontrol edemezsiniz, karşı tarafı kontrol edemezsiniz.
Hayatın bize ne getireceğini kontrol edemeyiz ama ritüelimizi kontrol edebiliriz.
İkinci işlevi duyguyu bedene indirgiye oluşu.
Mesela bir konu üzerine bazen çok düşünürüz, çok konuşuruz, çok analiz ederiz ama bir türlü hiçbir şey değişmez.
Aynı yerde dönüp dururuz sanki.
Sonra küçük bir hareket yaparız ve bir şeylerin hafiflediğini hissederiz içimizde.
Sanki anlatamadığımız bir şey anlaşılmış gibi olur.
Mesela bir şey gömmek, bir mektup yazıp yakmak, bir taşı denize atmak, saçımızı kesmek, bir eşyayı bağışlamak.
Bunların hepsi sembolik hareketler.
Burada düşünceyle yapamadığımız şeyi beden yapıyor sanki.
Ritüel size duyguyu doğrudan yaşatmıyor aslında.
Bir parça mesafeden sembolik bir biçimde yaşatmış oluyor.
Mesela birini kaybettiğimizde acı çok yoğun olur değil mi?
Söze sığmaz, düşünceye sığmaz.
Cenaze töreni bu acıyı bitirmez tabii ki.
Yaz da biten bir şey değil zaten aslında biliyoruz.
Ama o an için bir şey yapıyor cenaze töreni.
Acıyla yalnız kalmamamızı sağlıyor mesela.
Belli bir saatte, belli bir mekanda, başka insanlarla beraber beden olarak orada bulunuyoruz.
Bir şey yapıyoruz, toprak atıyoruz, dua ediyoruz, sarılıyoruz, ağlıyoruz.
Acı azalmıyor belki ama tek başımıza taşıyor olmuyoruz.
Ritüel orada bir eşlikçi oluyor.
Üçüncü işlevi geçişleri mümkün kılması.
İnsan zihni geçişlerle iyi başa çıkamıyor çoğu zaman.
Yani bir durumdan başka bir duruma geçerken bir tür eşlik kanunu oluşuyor ve o eşlikte bir şey yapmaya ihtiyacı geliyor.
Bunu en iyi gösteren şey geçiş ritüelleri.
Mesela düğünleri düşünelim.
Aslında evliliğin yasal olarak geçerli olması için imza atmak yeterli değil mi?
Ama hiç kimse ben imzayı attım evlendim bitti demiyor.
Düğün yapıyoruz ya da düğün olmasa bile küçük bir kutlama yapıyoruz.
Davet ediyoruz, yüzük takıyoruz, yemek yiyoruz, dans ediyoruz.
Çünkü beden de o geçişe ihtiyaç duyuyor.
İmza zihne hitap ediyor belki ama beden ayrı bir şey istiyor.
Mesela mezuniyet de öyle.
Diplomamız hazır.
Aslında bitirdik okulu.
Ama sanki bazen tören olmadan bir şey eksik kalıyor.
Cübbe giyiyoruz, sahneye çıkıyoruz, kep atıyoruz.
Çünkü o geçişin bedensel olarak yaşanması gerekiyor.
Yeni bir eve taşınmak da öyle, yeni bir işe başlamak da öyle, bir ilişkiyi bitirmek de öyle.
Bunların hepsi geçiş.
Ve insan bu geçişlerin sadece kafasında olmasını istemiyor.
Bedeniyle de geçtiğini hissetmek istiyor.
Hıdrellez de mevsimsel bir geçiş aslında, yıllık bir geçiş.
Kıştan yaza geçiyoruz ama daha derinde başka bir şey daha var.
Bizim de kendi içimizdeki kıştan çıktığımızı ve bahara geçtiğimizi kendi bedenimize söyleme şeklimiz sanki.
Dördüncü işlevi yalnızlığı kırıyor olması.
Ritüellerin çoğu yalnız yapılmaz, bir grupla yapılır.
Aileyle, mahalleyle, toplulukla.
Bu bir tesadüf değil.
Araştırmalar gösteriyor ki birlikte ritüel yapmak insanları gerçekten birbirine bağlıyor.
Aynı hareketleri aynı anda yapmak, aynı sözleri söylemek, aynı şeylere odaklanmak.
Bunlar bir aradalık duygusunu güçlendiriyor.
Bununla ilgili bir araştırma var.
İspanya'da bir köy var ve geleneksel olarak ateş üstünde yürüme ritüeli yapıyorlar.
Bir grup araştırmacı oraya gidiyorlar ve hem ritüele katılanlara hem de sadece izleyenlere kalp atış monitörleri takıyorlar.
Ve şunu görüyorlar.
Ritüel sırasında insanların kalp atışı birbirine senkronize oluyor.
Yani aynı ritme giriyor.
İkinci bulguları daha da ilginç.
Sadece ateşten geçenlerin değil izleyenlerin de kalpleri senkronize oluyor.
Yani sadece bedenle yapılan değil, bakan, eşlik eden de bu birleşmeyi yaşıyor.
Bunu yapay ortamda da denemişler ve hiç birbirini tanımayan insanları küçük gruplara ayırmışlar ve basit bir ritüel yaptırmışlar.
İşte alkışlamak, ayak vurmak, hep birlikte aynı şeyler yapmak gibi.
Sonra bu grupları bir göreve göndermişler.
Ritüel yapan gruplar diğerlerine göre daha hızlı anlaşmışlar, daha az tartışmışlar ve daha iyi bir iş çıkarmışlar.
Hatta öyle gruplar varmış ki görev bittikten sonra birbirlerinden numaralarını istemişler.
Bunlar deneyden önce hiç tanışmıyorlardı.
Sadece beraber alkış tuttukları için bir yakınlık oluşmuş oldu aralarında.
Düşünün aslında çok küçük bir hareket.
Birkaç dakika beraber bir şeyler yapmak.
ama bu kadarı bile insanı insana bağlamaya yetiyor.
Hıdır Elezze Gül Ağacı'nın dibine bir kağıt gömerken de yalnız değilsiniz aslında.
Yüzyıllardır binlerce insan aynı şeyi yaptı.
Bir sürü başka insan bu gece aynı şeyi yapıyor.
Siz de o zincirin bir halkısısınız.
Bu küçük bir şey değil.
Modern hayatta ne kadar yalnızlaştığımızı düşününce daha da küçük bir şey değil aslında.
Buraya kadar anlattıklarımdan sonra şunu sorabilirsiniz.
Ben Hızır'a inanmıyorum.
Gül ağacının dibine kağıt gömmenin de gerçekten dileğimi gerçekleştireceğine inanmıyorum.
O zaman bu ritüellerin bana bir faydası olur mu?
Bununla ilgili güzel bir araştırma daha var.
Araştırmacılar insanları laboratuara almışlar ve küçük bir kayıp yaşatmışlar.
Mesela bir piyangoyu kaybetmiş gibi hissetmelerini sağlamışlar.
Sonra bir gruba ritüel yaptırmışlar.
Çok basit bir şey.
Hissettiğin şeyin resmini çiz, üzerine tuz dök, küçük parçalara böl gibi şeyler.
Yani hiçbir anlamı olmayan orada uydurulmuş şeyler.
Bir gelenekten gelmiyor, bir inançtan gelmiyor.
Sadece o deney için uydurulmuş.
Ama sonuç şu.
Bu ritüeli yapan grup hiçbir şey yapmayan gruba göre kendini daha iyi hissetmiş.
Kayıpla daha iyi başa çıkmış ve daha kontrol sahibi gibi hissetmiş
Yani uydurulmuş anlamı bile olmayan bir ritüel bir şekilde işe yaramış
Bu bana şunu söylüyor
Demek ki ritüelin gücü inançtan gelmiyor hareketin kendisinden geliyor
Bir şey yapıyorsunuz bedeninizi devreye sokuyorsunuz bunu yaparken
Tabii ki inanç işin içine girince etki daha güçlü olabilir o ayrı
Ama inanç şart değil.
Çünkü zaten modern hayatta çoğumuz eski inançlarla aynı bağ kurmuyoruz.
Ama bu ritüellerden faydalanamayacağımız anlamına gelmiyor.
Bugün çoğumuz şehirde yaşıyoruz.
Çoğumuzun gül ağacı yok.
Komşumuzla selamlaşmıyoruz.
Hıdır ellez denildiğinde de aklımıza belki sadece anneannemizin anlattığı hatıralar geliyor.
Ama bence böyle ritüellerin modern hayatta da bir yeri olabilir.
Hatta belki tam da ihtiyacımız olan şey.
Çünkü hayat artık çok bireysel.
Her şeyi tek başımıza yapıyoruz, tek başımıza çalışıyoruz, tek başımıza yemek yiyoruz, tek başımıza eğleniyoruz.
Telefonumuz var, internet var.
Her şeye tek başımıza başka birine ihtiyaç duymadan ulaşabiliyoruz.
Bir yandan bu bir özgürlük evet ama bir yandan da bazen insanı yalnız hissettiren bir şey.
Çoğu zaman bağ kurmakta zorlanıyoruz, ait olmakta zorlanıyoruz.
Kendimizi bir bütünün parçası gibi hissetmekte zorlanıyoruz.
İşte tam burada bu ritüeller devreye giriyor.
Çünkü bunlar özellikle de grup ritüelleri bireysel olmayıp bir yan için bir askıya alıyor.
Aynı şeyi aynı anda yapan başka insanlar oluyorsunuz.
Hıdır-Elez gibi gelenekler de bence bu yüzden hala önemli.
Bir kişinin tek başına evinde Hıdır Elles kutlaması da güzel tabii ki.
Ama esas mesele sanki bunu grupça yapmak.
Aynı gece başka insanlarla birlikte, aynı niyetlerle, benzer hareketlerle.
Biz de tam bu sebeple önümüzdeki hafta Hıdır Elles gecesi bir atölye yapıyoruz.
Online olacak atölyemiz ve sanat temelli bir atölye.
Yani bir şeyler çizeceğiz, bir şeyler yazacağız, bir şeyler bırakacağız.
Ama hepsini birlikte yapacağız.
Detayları instagram hesabımdan paylaşmış olacağım.
Bu bölümü dinlerken oradan da duyuruyu görmüş olursunuz.
Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Ritüellerin bana en çok hatırlattığı şey şu.
Hayat tek başımıza taşıyacağımız bir şey değil.
Hiçbir zamanda olmamış.
İnsanlar binlerce yıldır birlikte yas tuttular, birlikte sevindiler, birlikte korktular ve birlikte umut ettiler.
Ve bu birlikteliğe bir biçim verdiler.
Bedenleriyle, sembollerle, hikayelerle.
Modern hayat bize çok şey verdi belki ama işte bu birlikteliği de biraz unutturdu.
Sanki ritüeller bunu geri çağırıyor.
Yalnız değiliz ve hiçbir zamanda olmadık.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
