
Bu bölümde Viktor Frankl’ın toplama kampındaki deneyimlerinden yola çıkarak logoterapinin temel ilkelerini, varoluşsal boşluğu ve modern dünyada anlam arayışını konuşuyoruz. Mutluluk ve başarının neden doğrudan kovalanamayacağını, anlam bulunmadığında boşluğun nasıl farklı şekillerde hayatımıza sızdığını tartışıyoruz.
Transkript
Herkese merhaba. Bugün belki de hepimizin hayatında bir kere sorduğu o soruyla başlamak istiyorum.
Neden yaşıyoruz? Hayatın bir anlamı var mı?
Viktor Frankl toplama kampında şunu fark etmiştim.
Aynı koşullarda yaşayan insanların bazıları hızla çökerken bazıları bir şekilde ayakta kalabiliyordu.
Açlık, hastalık, kayıplar herkesi aynı şekilde vuruyordu.
Peki farkı yaratan neydi?
Frankl'a göre cevap çok netti. Anlam.
Ama işte burada sormamız gereken başka bir soru daha var.
Böyle bir yerde insan hangi anlamı bulabilir?
Her şeyinizi kaybetmişken, geleceğe dair hiçbir güvence yokken neye tutunabilirsiniz?
Bir insana hayatta kalma gücü veren şey nasıl olur da görünmez bir anlam duygusu olabilir.
Bugün işte tam da bu sorunun peşinden gideceğiz.
İlk bakışta hayatın anlamı sorusu çok eski ve felsefi bir tartışma gibi görülebilir ama aslında bugün her zamankinden daha da güncel.
Geçmişte insanlar anlamı çoğunlukla geleneklerden, dinlerden ya da toplumsal rollerden alıyordu.
Ne yapmalıyım sorunlusunun cevabı dışarıdan geliyordu ama modern dünyada bu bağların çoğu zayıfladı.
Artık daha özgürüz ama aynı zamanda daha yalnızız.
Yalnızız.
Seçim yapabiliyoruz ama bu seçimlerin sorumluluğu da tamamen bize ait.
Yanlış yapabilirim, hayatımı boşa harcayabilirim, yolumu kaybedebilirim.
İşte bu yüzden bütün bunların anlamı ne sorusu modern çağın en can alıcı sorularından biri haline geldi.
Frankl buna varoluşsal boşluk diyor.
Yani insanın içini kemiren görünmez ama ağır bir boşluk.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünüyor belki.
İşe gidiyoruz, arkadaşlarımız var, sosyal medyada aktifiz ama içimizde bir ses durmadan soruyor.
Tüm bunların anlamı ne?
Freud, insanı haz peşinde koşan bir varlık olarak tanımlamıştı.
Adler daha böyle güç ve üstünlük arayışına vurgu yapmıştı.
Frankl ise onların eksik kaldığını söyledi.
Çünkü insan bazen hazdan da güçten de vazgeçebiliyor.
Ama uğruna acı çekmeye değer bir anlam bulduğunda hayatı çok daha güçlü tutunabiliyor.
İnsanı asıl ileriye taşıyan şey haz ya da güç değil oradaki anlam.
Franklin bu fikirlerini daha iyi anlamak için onun hayatına bakalım.
1905'te Viyana'da doğdu.
Genç yaşta psikolojiye ilgi duydu.
Önce Freud'un psikanalizine yöneldi.
yöneldi. Sonra Adler'in okuluna
katıldı ama kısa sürede
fark etti ki haz ya da
güç insan davranışını açıklamak
için yeterli değil.
Ona göre asıl mesele insanın
anlam arayışı. Bu düşünce
sadece akademik bir
fikri değil. Hayatının en
karanlık döneminde toplama
kamplarında test edilen
bir gerçeklikti. İkinci Dünya
Savaşı sırasında Frankl ailesiyle
birlikte kamplara gönderildi.
Önce babasını kaybetti.
Sonra annesi ve kardeşi öldürüldü.
Eşi başka bir kampa gönderildi ve bir daha göremedi.
Kendisi 3 yıl boyunca 4 farklı kampta kaldı.
Şimdi düşünelim her şeyinizi kaybetmişsiniz.
Açlık, hastalık, şiddet her gün yanı başınızda.
Peki insanı hayata bağlayan ne kalır bu durumda?
Franklin'ın gözlemi şuydu.
Bir görev, bir amaç ya da bir sevgi bağı.
Eğer bir mahkûmun yaşamak için bir denedi varsa dayanma gücü artıyordu.
Ve en bilinen cümlesi de Franklin buradan ortaya çıktı.
İnsandan her şey alınabilir, bir şey hariç.
Her koşulda tutumunu seçme özgürlüğü.
Kamp deneyimi ona şunu gösterdi.
Acının kendisi değil, acıya karşı aldığımız tavır belirleyici.
Ve bu tavır hayatın anlamını bulduğumuz yer olabilir.
Frankl'ın bu gözlemlerden doğan yaklaşımın adı logoterapi.
Logos Yunanca'da anlam demek.
Yani logoterapiyi anlam yoluyla terapi olarak çevirebiliriz.
Frankl üç temel ilke öne sürüyor.
Birincisi, hayatın her koşulda bir anlamı vardır.
En kötü şartlarda bile.
Kantlarda gördüğü en önemli şey de bu oldu.
İnsanların her şeyleri elinden alınmıştı.
Ama yine de bir amaç bulan, yaşamak için bir nedeni olanlar hayata tutunabiliyordu.
İşimizi kaybettiğimizde, büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımızda,
hatta çok sıradan görünen bir monotonluk içinde bile hayatın anlamsız olduğu fikrine kapılmak kolay.
Ama Franklin dediği şu, o an bile hayat bir anlam taşır.
Belki bu anlam bir sorumlulukta, belki bir ilişkide, belki de en zor koşullarda bile ayakta kalmanın kendisinde gizlidir.
İkincisi insanın temel motivasyonu anlam arayışıdır.
Hayatta haz da güç de geçici olabilir.
Bir gün vardır, ertesi gün yoktur.
Ama bir amaç insanın hayatına yön veren daha derin bir güçtür.
Bir anne ya da baba için çocuğuna bakmak, bir öğrenci için geleceğini kurmak bunlar sadece bir hedef değil, zorluklara rağmen insanı ileri taşıyan anlam kaynaklıdır.
Üçüncüsü, insan her durumda tutumunu seçme özgürlüğüne sahiptir.
Hani başımıza gelenleri her zaman seçemeyiz.
İşten çıkarılmayı bir hastalığı ya da bir kaybı kontrol edemeyiz.
Ama o olaylara nasıl bir tavırla yaklaşacağımız bizim elimizdedir.
Bunu Kant da gözlemledi.
Bazı insanlar son lokmasını paylaşmayı seçti.
Bazıları ise hayatta kalabilmek için başkalarını sattı.
Koşullar aynıydı ama tavırlar farklıydı ve bu fark insanın kim olduğunu ortaya koyuyordu.
Bugün de aslında aynı şey geçerli. Bir problem karşısında neden ben diye isyan edebiliriz ya da bu durumda nasıl bir tavır alabilirim diye sorarak anlamı orada da arayabiliriz.
Peki insan anlamı nasıl bulur?
Frankl bunu üç yolla özetliyor. Birincisi bir şey üretmek ya da başarmakla. Ortaya koyduğumuz bir eser, yaptığımız iş, katkıda bulunduğumuz bir hayat küçük ya da büyük fark etmez ürettiğimiz şey bize anlam verir.
İkincisi bir şeyi deneyimlemek ya da biriyle bağ kurmakla
Özellikle sevgi burada çok önemlidir
Birini sevmek, onun potansiyelini görmek, yanında olmak
Ya da doğayı, sanatı, güzelliği deneyimlemek
Üçüncüsü kaçınılmaz acıya karşı tavır almakla
Hayatta bazı şeyleri değiştiremiyoruz
Hastalık, ölüm, kayıp
Ama bunlara nasıl bir tavır aldığımız hayatımıza anlam katabiliyor
Franklin'a göre de acının içinde bile insan bir anlam bulabilir.
Ve Franklin belki de en çarpıcı vurgusu anlam bizim icat ettiğimiz bir şey değildir.
O zaten vardır.
Bizim görevimiz onu keşfetmektir.
Bunu bir satranç oyununa benzetiyor hatta.
Bir satranç oyuncusuna dünyadaki en iyi hamle nedir diye sorarsanız doğru bir cevap alamazsınız ve veremezsiniz de.
Çünkü en iyi hamle o anki duruma ve rakibe göre değişir.
Hayatta böyledir.
Tek bir evrensel doğru yok.
Herkes kendi anını, kendi koşullarını ve kendi cevabını bulur.
Frank'la göre modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri mutluluğu bir hedef gibi görmemiz.
Özellikle de batı kültüründe mutlu olmak zorundayım gibi bir baskı var.
Sanki mutsuzluk başlı başına bir başarısızlık, mutluluk ise elde edilmesi gereken bir zorunlulukmuş gibi.
Bugün sosyal medyaya baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz.
Herkesin en mutlu anlarını paylaştığı bir ortamda mutsuzluk sanki yasaklı bir duyguya dönüşüyor.
Tatilde çekilen fotoğraflar, yeni alınan eşyalar, parlak başarı hikayeleri hepimizde şu izlenimi bırakıyor.
Herkes mutlu, başarılı ve yolunu bulmuş durumda.
Ya ben?
Ama Frankl diyor ki mutluluk doğrudan peşinde koşulan bir şey değildir.
Mutluluk anlamlı bir hayatın yan ürünüdür.
Yani insan mutlu olmak için uğraşmaz.
Önce bir nedeni, bir amacı vardır.
O amaca odaklandığında mutluluk zaten kendiliğinden ortaya çıkar.
Aynı şey başarı için de geçerlidir.
Başarı da doğrudan hedeflenmez.
Anlamlı bir yolda yürüdüğümüzde başarı arkamızdan gelir.
Fakat biz genellikle tam tersini yapıyoruz.
İş hayatında sürekli terfi kovalamak, sosyal medyada beğeni toplamak, daha çok kazanmak için kendini tüketmek.
Bunları mutluluğun kaynağı sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman bunlar sadece bir oyalama oluyor.
Franklin deneyimiyle varoluşsal boşluğun üzerine örten geçici pansumanlar.
Düşünün bir hedefe ulaşmak için yıllarca çabalıyoruz.
O terfi geliyor, o arabayı alıyoruz, o ilişkiye başlıyoruz.
Ve bir süre sonra fark ediyoruz ki mutluluk çok kısa sürdü.
İçimizdeki boşluksa hala orada.
Çünkü peşinde koştuğumuz şey aslında kendi başına bir anlam taşımıyordu.
Ve Frankl bu noktada çok net bir şey söylüyor.
İnsanın mutlu olabilmesi için bir nedeni olmalıdır.
O neden bulunduğunda mutluluk gelir.
İnsan mutluluğun değil, mutluluğa neden olacak şeyin peşindedir.
Ama günümüzde mutluluk kovaladıkça kaçan bir şeye dönüştü.
Biraz daha fazla para, biraz daha çok takipçi, biraz daha hızlı bir hayat.
Hepsi bize mutluluk vaat eder gibi görünüyor.
Ama aslında elimizden kayıp gidiyor.
Çünkü gerçek soru şu tüm bunları neden yapıyorum?
Bunun arkasındaki anlam ne?
Franklin varoluşsal boşluk dediği şey aslında modern insanın en büyük sorunlarından biri
Kulağa teorik geliyor ama hepimizin hayatına dokunan çok somut bir deneyim
Şöyle düşünün sabah uyanıyorsunuz işe gidiyorsunuz belki derslere giriyorsunuz
Gününüzü dolduran şeyler var ama bütün bunları neden yaptığınızı sorduğunuzda net bir cevap bulamıyorsunuz
Hedefler var gibi görünüyor.
Maaş almak, kariyer planlamak, diploma almak, belki daha fazla seyahat etmek, bir şeyler satın almak.
Ama günün sonunda şu his geliyor.
Tüm bunların anlamı ne?
Frank'la göre eski zamanlarda insanın hayatını yönlendiren iki güçlü şey vardı.
Birincisi gelenekler.
Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı söylüyorlardı.
Aile içinde, toplumda, dini kurallarda hayatın yolu belirlenmişti.
İkincisi de içgüdüler.
Yani doğanın verdiği yönelimler de sizi bir yere çekiyordu.
Ama modern dünyada ikisi de zayıfladı.
Geleneklerin gücü kırıldı biraz.
İçgüdülerimizi de çoğu zaman görmezden geliyoruz.
Sonuç olarak kendimizi boşlukta buluyoruz.
Bu boşluk günlük hayatta nasıl görünüyor peki?
Çoğu zaman basit bir can sıkıntısı gibi ama aslında bir sıkılma değil.
Daha derin, daha kemirici bir şey.
Mesela akşam işten geliyorsunuz.
Saatlerce telefon ekranında kayboluyorsunuz.
Ya da sürekli alışveriş yapma ihtiyacı hissediyorsunuz.
İhtiyacınız olmayan şeyleri alıyorsunuz.
Ama alırken hissettiğiniz heyecan birkaç gün içinde sönüyor.
Arkasından yine bir boşluk geliyor.
Sosyal medyada da aynı şey.
Saatlerce içerik tüketiyoruz, yeni videolar, yeni postlar, yeni trendler.
Ama ekranı kapattığımızda içimizdeki boşluk hala orada duruyor.
Sanki kendimizi oyalıyoruz ama doyurmuyoruz.
Bu boşluk sadece bireysel düzeyde değil toplum düzeyinde de etkili.
İnsan kendine bir yön bulamadığında ya başkalarının istediğini yapıyor ya da herkesin yaptığını yapıyor.
Bugün baktığımızda birçok insanın hayatı biraz da böyle akıyor.
Herkesin izlediği dizileri izlemek, herkesin gittiği yerlere gitmek, herkesin yaptığı şeyleri yapmak.
Çünkü kendi içimizde bir cevap bulmak zor geliyor bazen.
Franklin uyarısı çok net.
Bu boşluk doldurulmazsa depresyon, agresyon ve bağımlılık devreye giriyor.
Anlam eksikliğini kapatmak için alkol, uyuşturucu, oyun bağımlılığı, işkoliklik hatta sürekli sosyal medyada olmak bunların hepsi aslında aynı kökten besleniyor.
İnsan bir anlam bulamazsa boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışıyor ama bu yollar hiçbir zaman kalıcı bir tatmin vermiyor.
Frankl diyor ki eğer anlamı bulamazsak hayat bizi sürüklemeye başlar.
Biz seçim yapmayız, başkalarının seçimlerine uyum sağlarız.
Ama anlam bulunduğunda en sıradan iş bile değer kazanır.
Çünkü mesele ne yaptığımız değil, o yaptığımızı hangi anlama bağladığımızdır.
Varoluşsal boşluk işte bu yüzden hem bir kriz hem de bir fırsat.
Kriz çünkü bizi kolayca umutsuzluğa sürükleyebilir.
Ama aynı zamanda bir fırsat çünkü insanın kendi cevabını bulmaya zorlar.
Dışarıdan gelen hazır kalıplar yoksa o zaman şu soruları sorarız.
Benim için ne anlamlı? Ben hangi değerlerle yaşamak istiyorum?
Hayatın anlamı çoğu zaman elimizde tuttuğumuz kesin bir yanıt değil.
Daha çok bir yolculuk, bir arayış. Kimi zaman buluyoruz sonra kaybediyoruz.
Bazen de anlamı ararken aslında kim olduğumuzu keşfediyoruz.
Franklin bize hatırlattığı şey şu.
Hayat bize her gün bir soru yöneltiyor.
Bu soruya vereceğimiz cevap büyük olmak zorunda değil.
Küçük bir adımda, bir ilişkide, bir sorumlulukta ya da sadece sabah kalkıp devam edebilmekte de gizlenebilir.
Anamı bulmak değil ondan kaçmamak önemli.
Çünkü insanın kim olduğunu gösteren şey verdiği cevaplar kadar cevabı arama biçimidir.
Bugün Viktor Franklin'in hayatına logoterapiye ve aslında hepimizi ilgilendiren bir soruya baktık.
Kabaca anlatmaya çalıştım biraz.
Umarım sizin için biraz olsun düşünmeye alan açmıştır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
