
Hayat Bir Yelkenli Olabilir mi? Kendi Teknemizi Tanımak Üzerine
2 Haziran 2026 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hayatımıza bir yelkenli tekne gibi bakmaya ne dersiniz?
Bu bölümde pozitif psikolojide kullanılan yelkenli teknesi metaforundan bahsediyoruz. Yelkenlerimiz, sızıntılarımız, pusulamız, direksiyonumuz; ve bunların ötesinde bizi etkileyen su, hava, çevremizdeki diğer tekneler. Hangileri bizim kontrolümüzde, hangileri değil? Hangileri bize enerji veriyor, hangileri bizi yoruyor? Kendi teknemizi ne kadar tanıyoruz?
Transkript
Merhaba, hoş geldiniz. Bu hafta sizinle biraz farklı bir konuda konuşmak istiyorum.
Hayatımızı anlamlandırmak için kullandığımız metaforlar üzerine biraz konuşmak istiyorum.
Yani hayatı neye benzettiğimizle ilgili.
Hayat hakkında konuşurken aslında sürekli onu bir şeye benzetiyoruz.
Bu bölümde ben de size güzel bir metafordan bahsetmek istiyorum.
Sailboat metafor deniyor.
Yani yelkenli teknesi metafor olarak çevirebiliriz.
Pozitif psikolojide kullanılan bir model bu.
Ama böyle hani klişe bir motivasyon aracı olmasının ötesinde bence gerçekten faydalı bir bakış açısı sunuyor.
Hem kendimizi anlamak hem zorluklarla baş etmek hem de değerlerimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzu görmek için kullanılabilir bir metafor.
Hazırsanız yelkenliye binelim.
Şimdi metaforun ana fikri şu.
Hepimiz hayatta bir yelkenli gibiyiz.
Bir yere doğru gidiyoruz, bazen yön değiştiriyoruz, bazen olduğumuz yerde takılıp kalıyoruz.
Ve çevremizdeki koşullar bazen bize yardım ediyor bu yolda, bazen de bizi zorluyor.
Yani aslında tıpkı bir yelkenlinin denizde yol alması gibi.
Bu tekneye yakından bakınca farklı unsurlar görüyoruz ve her biri hayatımızdaki bir şeye karşılık geliyor.
Bunlara tek tek bakalım istiyorum.
Şimdi teknenin kendisiyle başlamadan önce onun iki tane önemli parçasına bakalım.
Çünkü ikisi birlikte düşünülmesi gereken şeyler.
Bunlar yelkenler ve sızıntılar.
Yelkenler tekneyi ileriye taşıyan asıl güç.
Çünkü işte rüzgarı yakalıyorlar, tekneye momentum veriyorlar, bir yerden bir yere gitmemizi sağlıyorlar aslında.
Ve bu yelkenler hayatımızdaki güçlü yanlarımıza karşılık geliyor.
Yani yaptığımızda bize enerji veren, bizi taşıyan şeyler.
Sızıntılar tekneyi yavaşlatan hatta uzun vadede batırabilecek şeyler.
Her teknede bir miktar su sızar, bunu önlemek mümkün değil.
Bizim hayatımızda da bunun bir karşılığı var.
Mesela zayıflıklarımız, bizi geride tutan alışkanlıklarımız, bazen geçmişe takılıp kalmamız, kendimizi sürekli olumsuz bir şekilde düşünmemiz, kaygı, dürdüsel davranışlar.
Bunun gibi şeyler teknenin sızıntıları gibi.
Buradaki sorum şu.
Biz hangisine daha çok dikkat ediyoruz?
Çoğumuz aslında sızıntılara daha fazla dikkat ediyoruz.
Yani şunu düzeltmem lazım, şu hatamı tekrarlamamam lazım.
İşte şu kötü huyumdan kurtulmam lazım.
Bunlar önemliler doğru ama bir şeyi fark etmek gerekiyor.
Sızıntıyı tıkamak teknenin batmasını engeller evet ama aslında tekneyi ileri doğru götürmez.
Bunu sağlayan şey yelkenlerdir.
Hayatımızda çoğu zaman neyim yanlış, neyi düzeltmem lazım sorularıyla uğraşıyoruz.
Sonra bir gün bakıyoruz ki soruları çözmüşüz ama ortada ne bir mutluluk var ne bir enerji var ne de bir yöne gittiğimizi hissediyoruz.
Çünkü oradaki iş sadece sorunları çözmekle bitmiyor.
Asıl mesele bize neyin enerji verdiğini, hangi yöne yelken açtığımızı bulmak aslında.
Yani sızıntıları görmezden gelmeyelim.
Çünkü gelirsek tekne batar.
Ama onları tıkadıktan sonra yelkenlere de yer açalım.
Hatta belki sızıntıyı tıkamadan önce bile yelkenlerin nerede olduğunu fark edelim ki ileriye gitmek için onlara ihtiyacımız var çünkü.
Şimdi yelkenler güçlü yanlarımız dedik.
Ama burada bir dakika duralım.
Çünkü güçlü yan kavramı biraz kafa karıştırıyor.
Şöyle bir soru sorayım.
Bir şeyde çok iyi olmak onun güçlü yanımız olduğu anlamına gelir mi?
Mesela diyelim ki şu anki işinizde çok başarılısınız.
İşte ne bileyim raporlarınız kusursuz.
Herkes size güveniyor.
Her şeyi zamanında yetiştiriyorsunuz.
Bu sizin güçlü yanınız mı?
Belki de değil.
Çünkü bir şeyi iyi yapmak başka bir şey aslında.
O şeyin size bir enerji vermesi başka bir şey.
İkisi farklı aslında.
Şöyle düşünelim.
Diyelim ki işte bu işte çok iyisiniz.
Kimse sizden iyi yapamıyor, daha hızlı yapamıyor.
Ama her sabah o işin başına geçtiğinizde içinizden of yine mi diye geçiriyorsunuz.
Ve çalışırken de enerjiniz bitiyor dolayısıyla ve iş bittiğinde de çok rahatlıyorsunuz.
Çünkü artık başka bir şey yapabileceksiniz.
Yani iyi yapıyorsunuz ama bunu yaparken de çok yoruluyorsunuz.
İşte bu beceri aslında.
Yapabildiğiniz bir şey yani.
Ama yerken değil.
Yani tekneyi birazcık ileri götürüyor ama bunu yaparken aynı zamanda sizi tüketiyor.
Diyelim ki mutfağa girip yemek yapmayı seviyorsunuz.
İşte tarif okumayı, yeni tarifler denemeyi, malzemeleri ayarlamayı, ocağın başında onları pişirmeyi ve bunu yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Yorgun olduğunuz bir günde bile mutfağa girip yemek yaptığınızda işiniz açılıyor.
Mesela o size bir yük olarak gelmiyor.
Aslında işte bu güçlü yan yani yerken.
Çünkü yaparken yorulmuyorsunuz, aksine doluyorsunuz.
Yelkenli teknede iki türlü ilerleme var aslında.
Bir tanesi rüzgarı yakalamak.
Yani yelkenleri açtığınız senaryo, rüzgarın sizi taşıması.
Az enerjiyle çok yol gidebiliyorsunuz bu sayede.
Çünkü aslında işi rüzgar yapıyor.
Diğeri kürek çekmek.
Rüzgar yokken ya da yelkenler bir nedenle çalışmıyorken yaptığınız şey bu oluyor.
Tekne yine ilerliyor ama bu sefer enerjiyi biz veriyoruz.
Yani kollarımızla çekmek durumundayız ve bu da yorucu ve yavaş bir yol aslında.
İşte bu beceriler kürek gibi, güçlü yanlar da yelken gibi.
İkisi de sonuç olarak evet bizi ileriye götürüyor ama birinde çok tükeniyoruz, diğerinde onun yerine bizi rüzgar taşıyor.
Bu ayrım neden önemli? Çünkü çoğu zaman güçlü yandarken aslında becerilerimizden bahsediyoruz.
Şu işte iyiyim demek ki güçlü yanım bu diyoruz ama bu yalnızca iyi yaptığımız bir şey de olabilir.
Tabii ki hayatta hem yelken hem de kürek gerekiyor.
Çünkü her şey her zaman bizi enerjiyle dolduran şeylerden ibaret olamaz.
Yani bazı işleri de yapmamız gerekiyor.
Ama dengeyi kaçırırsak yani yıllar boyu sadece kürek çekersek o zaman bir noktada bakıyoruz ki sonra ileri gitmişiz belki ama yorgunuz ve neye doğru gittiğimizi de pek bilmiyoruz.
Şimdi teknede bir başka önemli parçaya bakalım.
Pusula.
Pusula teknede neye yarar?
Yön gösterir değil mi?
Hangi tarafa doğru gittiğimizi söyler.
Hayatımızda da bunun bir karşılığı var ve bence çok güzel taraflarından biri metaforun.
Metafora göre pusula bizim duygularımıza karşılık geliyor.
Duygular bize bir bilgi veriyor.
Bu önemli çünkü çoğumuz bazı duyguları bastırmaya çalışıyoruz.
Mesela kaygı, üzüntü, öfke.
Bunları hissetmemem lazım. Bunlar bir zayıflık diyoruz.
Ama aslında onlar zayıflık değil.
Onlar bize bir bilgi veriyor.
Bir duygu içimizde sürekli böyle kıpırdayıp duruyorsa, sıklıkla orada beliriyorsa onları bastırmak yerine ne söylemeye çalıştığına bakmak daha faydalı olabilir.
Çünkü belki bir şey sizin değerlerinize uymuyordur.
Belki orada gözden kaçırdığınız bir şey var.
Tabii burada dikkat etmemiz gereken şöyle bir şey de var.
Duygular pusula gibi yön gösteriyor ama her zaman aksiyon alınması gerekmiyor.
Yani her huzursuzluk hissettiğimizde bir şeyi değiştirmek gerekmiyor.
Sadece bilgi sunuyor bize ama o bilgiyle ne yapacağımıza biz karar veriyoruz.
Yani duygular pusula ama bir direksiyon değil.
Size nereye baktığınızı söylüyor ama oraya git demiyor.
Direksiyon hala yine bizim elimizde.
Madem direksiyondan bahsettik hemen oraya geçelim.
Direksiyon ve hedefler.
Direksiyon teknenin yönünü belirleyen şey.
Hangi tarafı kırarsak oraya gidiyor tekne.
Bizim hayatımızda da direksiyon değerlerimize karşılık geliyor.
Yani neyi önemsediğimize, hangi tarafa baktığımıza, bizim için neyin anlamlı olduğuna.
Hedef ise bundan farklı bir şey.
Teknenin vardığı belirli bir nokta
Yani bir limana yanaşmak gibi mesela
Hayatımızda da hedef somut bir varış noktasına karşılık geliyor
İşte ne olabilir şu işe gireceğim
İşte şu kitabı bitireceğim gibi düşündüğümüz şeyler
Şimdi aradaki fark kritik aslında
Çünkü hedeflere vardığımızda bitmiş olur
Değerler ise bir yöndür
Mesela yaratıcı olmak bir hedef olamaz aslında.
Çünkü yaratıcılığın bittiği bir an yoktur.
Yani bir resim çiziyoruz, bitiyor ama bu yaratıcılığın bittiği anlamına gelmiyor.
Yarın da bir işte yaratıcı olabiliriz.
Başka bir biçimde oluruz.
Yani yaratıcılık her gün farklı şekillerde ortaya çıkıyor.
Bu ayrım neden önemli?
Çünkü çoğumuz hayatı sadece hedefler üzerinden tanımlıyoruz zaman zaman.
İşte şu kadar para kazanınca, şu ünvanı alınca, şu eve taşınınca mutlu olacağım diyoruz.
Sonra o hedefe varıyoruz bir gün ve bazı durumlarda bir boşluk hissediyoruz.
Çünkü işte hedef vardığımızda bitmiş oluyor.
Eğer arkasında bir değer de yoksa o varış noktası anlamını kaybetmiş oluyor.
Oysa arkasında bir değer olduğunda hedef bu sefer sadece bir adım haline geliyor.
Mesela yaratıcılık benim değerimse eğer bir kitap yazmak hedef olabilir.
Çünkü kitabı bitirdiğimde değerim bitmiyor.
Başka bir şey yapmaya devam ediyorum.
Hala yaratıcılığa doğru gidiyorum.
O yüzden teknenin direksiyonu hedeflere değil de değerlere ayarlı.
Hedef değişebilir.
Yani fırtına çıkarsa rotamızı değiştirebiliriz ama değerlerimiz sabit kalır.
Onlar bizim hangi yöne baktığımızı belirliyor.
Buraya kadar konuştuğumuz şeyler teknenin iç parçalarıydı.
Şimdi teknenin dışına çıkalım.
Yani biraz da bizi çevreleyen dünyaya bakalım.
İlk olarak su.
Tekne suyun içinde hareket ediyor.
Yani sudan ayrı bir tekne yok.
Hayatımızda da öyle değil mi?
Bir çevremiz var ve içinde hareket ediyoruz.
Su bizim direkt fiziksel çevremize karşılık geliyor.
Yani gözümüzü açtığımızda gördüğümüz şeyler, evimiz, işimiz, oturduğumuz şehir, çevremizdeki düzen.
Bazen bu su sakin olabilir.
Tatildeyizdir mesela, her şey yolundadır, akıştayızdır.
Bazen de çalkantılı olabilir.
İşten çıkarılabiliriz, evimiz değişir.
Etrafımızdaki düzen sarsılır biraz.
Çoğu zaman biz çevremizi değiştirmek isteriz.
Tabii ki yapabiliriz bunu.
Başka bir işe geçebiliriz, başka bir eve taşınabiliriz, başka insanlarla daha çok vakit geçirebiliriz.
Tekneyi farklı bir yöne çevirip farklı bir suya çıkabiliriz tabii ki.
Ama burada bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor.
Çünkü bazen suyu değiştirmek meseleyi çözmüş olmuyor.
Asıl sorun suda değil de teknede olabiliyor.
zaman zaman. Belki
bizim yelkenimiz açılmamış.
Belki bir sızıntımız var.
Belki biz pusulamıza kulak
vermiyoruz. Böyle olunca
yeni bir suya çıksak da aynı
sorunları taşıyacağız yanımızda.
O yüzden çevremizi
değiştirmeye karar vermeden önce
teknenin diğer parçalarına
da bakmak iyi olabilir.
Çünkü bazen değişmesi gereken
çevre değil de teknede
yapacağımız bir değişiklik de olabilir.
Gelelim teknenin dışındaki
başka bir şeye yani havaya.
Havayı kontrol edemeyiz.
Rüzgarı kontrol edemeyiz. Fırtına
ne zaman gelecek bilemeyiz.
Bazen deniz daha sakin
olur. Bazen daha dalgalı olur.
Ve tekne kaptanı
bütün bunlara karşı yalnızca
tek bir şey yapabilir.
Yelkenini ona göre ayarlamak.
Olan biten çoğu şeyi kontrol
edemiyoruz. Sevdiğimiz birilerini
kaybediyoruz. İşten çıkarılıyoruz.
Ekonomi ortada.
ayrılıklar yaşıyoruz, hastalanıyoruz.
Yani bunların hiçbirini istemiyoruz.
Ama bir şekilde oluyorlar.
Olumlu taraftan da öyle bu arada.
İşte aşık oluyoruz, beklemediğimiz bir fırsat çıkıyor.
Bunlar da kontrolümüzde değil.
Kötü olanlar kadar.
İyi şeyler de bazen kontrolümüzde olmuyor.
Şimdi bunun çok önemli bir sonucu var aslında.
Özellikle son yıllarda böyle iste gerçekleşir tarzı bir dil var.
İşte olumlu düşünmek, hayalini kurmak, manifestlemek.
Bu dil hayatın bütün kontrolünün bizde olduğunu söylüyor aslında biraz.
Aslında bu yelkenli metaforunun tam karşıtı bir bakış.
Çünkü gemici her şeyi istediğin gibi yap demiyor.
Yani gemici rüzgar ne olursa olsun sen yelkenini ona göre ayarlamayı öğren diyor aslında.
İlk bakış açısı her şeyi kendi kontrolüne almaya çalışıyor.
Ama bu çok yorucu ve aslında gerçekçi de değil.
Aksine ikinci bakış açısı kontrol edebildiklerimizle edemediklerimiz arasında bir ayrım yapmış oluyor.
Yani edemediklerimizi kabul ediyoruz.
Kontrol edebildiğimiz şeylere odaklanıyoruz.
Aslında dayanıklılık dediğimiz şey de buna çok yakın bir şey.
Olayların bizi hiç sarsmaması değil dayanıklılık. Sarsılabiliriz ama sonunda yelkeni yeniden ayarlayabiliriz. Kontrol edemediğimiz şeyleri sürekli değiştirmeye çalışıp yorulmak yerine kontrol edebildiklerimizi daha iyi kullanabiliriz.
Ve son bir unsur var çevreyle ilgili. O da diğer tekneler. Bu denizde yalnız değiliz değil mi? Çevremizde başka tekneler de seyrediyor. Hayatımızda da öyle, etrafımızda başka insanlar var.
Bu metaforda diğer tekneler bizim sosyal çevremize karşılık geliyor.
Aile, arkadaşlar, iş arkadaşları, partnerimiz, günlük hayatta karşılaştığımız insanlar ve bu insanlar bizi farklı şekillerde etkiliyorlar.
Bazen yardımcı oluyorlar, bir fırtına çıkıyor mesela, bir tekne yanımıza geliyor, bize destek oluyor.
Hayatımızda da öyle, zor zamanlarda yanımızda olan, bize yardım eden insanlar var.
Yani diğer tekneler bazen bizim en büyük kaynağımız oluyorlar ama her zaman böyle değil tabii ki.
Bazen diğer tekneler bize çarpıyor, bazen rotamızı bozuyor, bazen bizi yargılıyorlar.
Hayatımızdaki insanlar da bazen böyle olabilirler.
Bizi yargılayan, bize zarar veren, belki bizi farklı bir yöne çekmeye çalışan insanlar.
Diğer teknelerle nasıl ilişki kurduğumuz bize bağlı.
Kime yaklaşacağımız, kimden uzak duracağımız, kiminle birlikte yol alacağımız bunlar bizim seçimimiz.
Tabii her zaman seçemediğimiz durumlar var ama çoğunlukla rotamızda kimlerin olacağına dair bir söz hakkımız var.
Ve bu seçimi yapıp yapmamak da bize kalmış.
Yer kendi metaforu bize ne söylüyor sonuçta?
Bence şu, biz teknenin kaptanıyız evet ama her şeyin kaptanı değiliz.
Yani rüzgarı, dalgaları, havayı kontrol edemiyoruz.
Bunları sadece okuyabiliyoruz ve onlara uyumlanabiliyoruz.
Ama bunun dışında elimizde epey şey var.
Mesela yelkenlerimizi açabiliyoruz, direksiyonumuzu değerlerimize göre tutabiliyoruz, sızıntılarımızı tıkayabiliyoruz ve pusulamıza bakabiliyoruz.
Bence metaforun en güzel tarafı da bu denge aslında.
Çünkü hayatta çoğu zaman iki uçtan birine kayıyoruz.
Yani bir tarafta her şeyi elimizde tutmaya çalışıyoruz.
İşte her detayı planlıyoruz, her ihtimali hesaplıyoruz.
Kontrol edemediklerimiz için bile bir sorumluluk hissediyoruz.
Yoruluyoruz da bunu yaparken çünkü mümkün değil.
Diğer taraftaysa tam tersine bazen her şeyi kadere bırakabiliyoruz.
Yani ne yapsam değişmez.
İşte o zaman akışına bırakayım.
Yapabileceğim hiçbir şey yok.
Bu sefer de ne oluyor?
Yelkenlerimizi açmayı unutuyoruz.
Direksiyonu tutmayı unutmuş oluyoruz.
Yelkenli kaptanı bu iki uçta da yaşamıyor aslında.
Ne havayı kontrol etmeye çalışıyor ne de teknenin kendi akışına bırakıyor kendisini.
Yani denizi okuyor, rüzgarı okuyor ve buna göre yapabileceği şeyleri yapıyor.
Kontrol edemediklerini kabul ediyor ama edebildiklerinin de sorumluluğunu üstlenmiş oluyor.
Kaptanlar derler ki denize çıktığında en önemli şey teknenin her parçasını tanımaktır.
Çünkü fırtına çıktığında düşünmeye vaktin olmaz.
Refleksle hareket edersin.
Belki kendi hayatımız için de böyle bir şey bu.
Kendi teknemizi ne kadar iyi tanıyorsak hava değiştiğinde de o kadar iyi tepki verebiliyoruz.
Dinlediğiniz için teşekkürler. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
