
Bir konuda ne kadar az bilirsek, kendimizi o kadar bilgili sanıyoruz. Bilenler tereddüt ediyor, bilmeyenler ise daha kesin konuşuyor. Peki bu nasıl oluyor?
Bu bölümde eleştirel düşünmeyi konuşuyoruz: ne olduğunu, neden zor olduğunu, ve "bilmiyorum" demenin neden bu kadar zor geldiğini.
Transkript
Merhaba, bu bölüme bir soruyla başlamak istiyorum ama hızlıca cevap vermeyin, üzerine biraz düşünün.
En son ne zaman bir konuda fikrinizi değiştirdiniz? Gerçekten değiştirdiniz yani.
Birinin söylediği bir şey, okuduğunuz bir yazı, gördüğünüz bir şey size ya bir saniye ben yanlış düşünüyormuşum sanırım dedirtti.
En son ne zaman?
Eğer kafanızda hemen bir örnek belirmediyse yalnız değilsiniz.
çoğumuzun aklına hemen bir örnek gelmez zaten.
Bazılarımız için hiç gelmeyebilir.
Ve bu üzerine düşünülmesi gereken bir şey aslında.
Çünkü her gün yüzlerce konuda fikir beyan ediyoruz.
Sosyal medyada paylaşıyoruz bunları.
Yorumluyoruz, beğeniyoruz ya da beğenmiyoruz.
Tartışıyoruz üzerine.
Ama çoğu zaman fikrimizi değiştirdiğimiz neredeyse hiç olmuyor.
Bugünkü bölümde de bunu konuşmak istiyorum.
Yani eleştirel düşünmeyi.
Bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz bu çağda.
Ama bu bilgi bizi daha iyi düşünen insanlar yapıyor mu acaba?
Neden bilgiye en kolay eriştiğimiz bu çağda hemen hemen her konuda bu kadar fikir sahibiyiz?
Hem de buna rağmen fikrimiz bu kadar az değişiyor.
Şimdi kısa bir tanım yapalım önce.
Eleştirel düşünme ne demek?
Aslında burada çok basit bir şey kastediyoruz.
Bir şeyi olduğu gibi almak, yutmak yerine üzerine bir an durup düşünmek.
Bu bilgi doğru mu?
Nereden biliyorum ben bu bilgiyi?
Başka türlü de olabilir mi?
Karşıt fikirleri sorgulamak.
Yani aslında bir bilgiyi, bir iddiayı hatta kendi fikrimizi karşımıza alıp bakabilmek aslında.
eleştirel düşünme eleştirmek değil.
Yani sürekli olumsuz olmak, her şeye karşı çıkmak, her şeyde bir kusur bulmak değil.
Tam tersine bazen bir şeyin doğru olduğuna karar vermek de eleştirel düşünme.
Yeter ki o kararı otomatiğe bağlamadan, tartarak vermiş olalım.
Buradaki mesele karşı çıkmak değil aslında durup değerlendirmek.
Ve bu göründüğü kadar da kolay bir şey değil tabii ki.
Çünkü beynimiz tam da bunu yapmamak üzerine kurulu aslında.
Biraz tembel beynimiz.
Bunu kötü anlamda söylemiyorum.
Mimari olarak böyle aslında.
Buna bilişsel cimrilik diyebiliriz.
Beyin enerjinin pahalı bir kaynak olduğunu biliyor ve mümkün olan her yerde kestirme bir yol kullanıyor aslında.
İşte mesela bir başlık görüyoruz sosyal medyada.
Anlamlı geliyor o an bize ve kabul ediyoruz.
Bir video izliyoruz, ikna edici görünüyor ve paylaşıyoruz.
Durup düşünmek orada zahmet istiyor ama otomatik bir tepki vermek daha kolay.
Eskiden bu çok büyük bir sorun değildi belki de.
Çünkü beyin bu kestirmeleri hayatta kalmak için tasarlamıştı.
Atalarımız çalılıkta bir hışırtı duyduğunda durup düşünmüyordu.
Direkt kaçıyordu ve bu onları hayatta tutuyordu.
Ama bugün çok fazla uyaran var.
Sabah uyandığımız andan akşam yatağa girene kadar maruz kaldığımız bilgi miktarını düşünelim mesela.
Hiçbir insan beyni bu kadar bilgiyle baş etmek üzerine tasarlanmadı aslında.
Bu durumda beynimizin yapabileceği en iyi şey bütün bu akışı bir şekilde elemek ve filtreden geçirmek.
Ve bu filtre çoğu zaman çok basit bir prensiple çalışıyor.
Zaten inandığımız şeyi söyleyen içeriği içeri alıyor ve onunla çelişen şeyleri dışarıda bırakıyor
Yani gün boyu binlerce bilgiye maruz kaldığımızı sanıyoruz
Ama aslında beynimiz bizim için en baştan bir seçim yapıyor zaten
Bunun tehlikeli yanı şu kendimizi bilgilenmiş hissediyoruz
Çünkü gün boyu okuyoruz, izliyoruz, dinliyoruz
Ama orada aslında olan şey bilgilenmek değil de zaten olan bilginin pekişmesi.
Zaten sahip olduğumuz bir fikrin daha da köklenmesi.
Biz genelde hep gerçeği arıyoruz diye düşünürüz ama aslında bir konfor arıyoruz.
Zaten inandığımız şeyi bize tekrar söyleyen, bizi rahatlatan, bizi haklı çıkaran şeyi arıyoruz çoğu zaman.
bu bir karakter kusuru değil.
Herkes de var, bende de var, sizde de var.
Ama sosyal medya şirketlerini kuran ve büyüten insanlar da bunu çok iyi anladılar.
Anladılar ki bizim dikkatimizi en uzun süre tutan şey bize öğreten ya da bizi geliştiren bir şey değil aslında.
Çoğu zaman bizi haklı çıkaran şey, mesela bizi öfkelendiren bir şey.
Ve bütün platformlarını da bu hisleri besleyecek şekilde tasarladılar.
Çünkü dikkatimizi ne kadar uzun tutarlarsa o kadar çok reklam gösterebilirler ve o kadar çok para kazanabilirler.
Önümüze çıkan içerikler tarafsız değil, hiç olmadı zaten.
Birileri o içeriği oraya koymayı seçti.
Ya da daha doğrusu algoritma onu oraya koymayı seçti ve o algoritmayı yazan insanlar da tek bir şeyi önceleyerek yazdılar.
Yani dikkatimizi.
Böyle daha dengeli, daha sakin içerikler dikkat çekmiyor.
Bizi kızdıran, korkutan içerikler dikkat çekiyor.
Yani sistem doğal olarak en uçtaki sesleri yukarı itiyor ve ortadaki sakin sesleri daha aşağıya gönderiyor.
Biz de gün boyu uç görüşlere maruz kalıyoruz ve dünyanın gerçekten bu kadar bölünmüş, bu kadar öfkeli, bu kadar uçlardan ibaret bir yer olduğunu sanmaya başlıyoruz.
Oysa öyle olmayabilir her zaman.
Sadece bize gösterilen şey öyle.
Bir de işin ayırt etme kısmı var ki bence en zor kısmı bu.
Çünkü sosyal medyada karşımıza çıkan içerikler çoğu zaman apaçık yalanlar değiller.
Yani çok açık yalanlar olsa bunu ayırt etmek daha kolay olabilir.
Yani dünya düzdür gibi bir içeriği görsek direkt geçeriz.
Onu elemek için özel bir çaba gerekmiyor.
Asıl zor olan doğrunun içine karışmış yanlış aslında.
Şöyle oluyor, bir içerik büyük ölçüde doğru şeyler söylüyor.
Bildiğimiz, güvendiğimiz, mantıklı gelen şeyler.
Ama aralarına küçük yanlışlar serpiştirilmiş ve genel çerçeve doğru göründüğü için o küçük yanlışları gözden kaçırıyoruz.
Çünkü bir şeyin tamamı güvenilir görününce parçalarını tek tek sorgulamayı bırakıyoruz çoğu zaman.
Bu şekilde de sanki doğru bilgi yanlış bilgiyi taşıyan bir araç haline geliyor.
O yüzden en tehlikeli içerik aslında tamamen saçma olan değil de çoğu doğru olan ama arada bir yerlere çarpıtılmış içerikler.
Mesela biz gündelik hayatta sürekli bir şeyleri biliyorum diyoruz ama aslında ne bildiğimizi düşününce elimizde çok az şey kalıyor.
Mesela bir örnek vereyim.
Fermuar.
Hepimiz biliyoruz fermuarın ne olduğunu.
Her gün kullanıyoruz.
Şimdi durup gerçekten anlatmaya çalışsanız, fermuar nasıl çalışıyor, çalışma prensipi ne, çoğumuz anlatamaz bunu ama biz fermuar hakkında bilgimiz olduğunu sanıyoruz.
Buna açıklama derinliği yanılsaması deniyor.
Bildiğimiz şey aslında bir şeyin adı ve genel hatları ama detayı yok ama beynimiz bu genel hat bilgisini daha derin bir bilgiymiş gibi deneyimliyor ve anlıyorum hissi veriyor.
Oysa orada aslında sadece bir tanıdıklık var yani bir konuyu duymuş olmakla o konuyu anlamış olmak farklı şeyler aslında ama beyin bu ikisine ayırt edemiyor genelde.
Bir konuda ne kadar az bilirsek kendimizi o kadar bilgili sanıyoruz çoğu zaman.
Konuyu gerçekten bilen biri emin değilim der aslında.
Hani konunun daha karmaşık olduğunun farkındadır.
Ama yeni başlayan biri daha kesin konuşur.
İlk duyduğumuzda tuhaf geliyor bu çünkü ters bir şey gibi.
Ama aslında çok sık tekrar eden bir örüntü.
Buna Dunning-Kruger etkisi diyoruz. Bu etkinin keşfi bir deneyle başlıyor. 1999'da psikolog David Dunning ve öğrencisi Justin Kruger insanlara mizah, gramer, mantık testleri veriyorlar.
Sonra her katılımcıya soruyorlar, sence diğer katılımcılara göre nasıl yaptın?
En kötü performans gösteren çeyrek, yani sondaki %25, kendilerinin %62'nin üstünde olduğunu düşünüyorlar.
Gerçekte aslında %12'nin üstündeler sadece.
Yani neredeyse en aşağıdalar ama kendilerinin ortalamanın çok üstünde görüyorlar.
Diğer yandan en iyi performans gösterenler kendi performanslarına olduğundan daha düşük tahmin etmişler.
Bu önemli bir nokta çünkü gerçekten bilenler ne kadar bildiklerinin tam farkında değiller
ve bilmediklerinin haritasını daha net görüyorlar.
Yani iki uçta da bir kalibrasyon hatası var ama farklı yönlerde.
Dunning'in kendi cümlesiyle bir şeyi doğru yapmak için gerekli olan beceriler
aynı zamanda o şeyi doğru yapıp yapmadığını anlamak için de gerekli olan becerilerdir.
Eğer bir alanda bilgisizsek sadece bilgisiz olmuyoruz.
Aynı zamanda bilgisiz olduğumuzu görebilme becerisinden de yoksun oluyoruz.
Yani çift kat bir körlük.
Hem yapamıyoruz hem de yapamadığımızı fark etmiyoruz.
Bir konuya yeni girdiğimizde, yeni öğrenmeye başladığımızda özgüvenimiz çok hızlı yükseliyor.
Birden o konunun yeterince üzerinde hissediyoruz.
Bu zirveye aptallık da deniyor.
İşin tuhaf yanı bu zirveye sadece çaylaklar tırmanıyor.
Çünkü orada durabilmek için ne kadar az bildiğimizin farkında olmamamız gerekiyor.
Eğer öğrenmeye devam edersek bir noktada aptallık dağından yuvarlanıyoruz.
Çünkü konunun aslında ne kadar kapsamlı olduğunu görüyoruz.
Buna çaresizlik vadisi deniyor.
Çoğumuz burada vazgeçiyoruz çünkü gururumuz incindi.
Ben bunu biliyorum hissinden ben hiçbir şey bilmiyorum hissine geçmek rahatsız edici.
Devam edenler için yavaş bir tırmanış başlıyor.
Aydınlanma yokuşu deniyor buna.
Burada özgüven ve gerçek beceri aslında yan yana yükseliyor.
Ama dikkat edelim buradaki insanlar yine çok emin konuşmuyor.
Çünkü artık konunun ne kadar derin olduğunu, ne kadar çok nüansa sahip olduğunu, ne kadar belirsizlik taşıdığını biliyorlar.
Ve şunu da eklemek lazım.
Günümüzde aptallık dağının zirvesinde olmak ödüllendiriliyor bir şekilde.
Çünkü sosyal medya kararsız, nüanslı içeriği değil, kesin ve özgüvenli içeriği yukarıya taşıyor.
Kim daha emin konuşuyorsa daha çok izleniyor.
Kim bilmiyorum bu aslında karmaşık bir konu diyorsa daha görünmez kalıyor.
İnsanlar bilmediklerini bilmeme, dildiklerini abartma, emin konuşana güvenme eğilimini hep taşıdılar.
Bu yüzden eleştirel düşünme dediğimiz şey de yeni icat edilmiş bir şey değil.
Bilinen en eski örneklerinden biri yaklaşık 2400 yıl öncesine ait.
Sokrates de tam olarak böyle yapıyordu
Sokağa çıkar insanlarla konuşur bir konuda ne düşündüklerini sorardı
Sonra onların cevabını dinler başka bir soru sorardı
Sonra bir tane daha
Bir gün genç bir adamla konuşuyor
Genç adalet konusunda her şeyi bildiğine emin
Sokrates ona soruyor
Yalan söylemek nedir?
Adalet mi yoksa adaletsizlik mi?
Genç cevap veriyor
Adaletsizlik tabii ki
Sokrates devam ediyor
Peki bir komutan düşmanı şaşırtmak için onlara yalan söylerse bu da adaletsizlik mi?
Genç duruyor ve düşünüyor
Hayır o farklı o adalet
Sokrates devam ediyor
Peki bir komutan askerin moralini yüksek tutmak için onlara yalan söylerse yani kendi tarafına yalan söylerse iyi bir amaçla
Genç orada çuvallamaya başlıyor çünkü başlangıçta aslında çok daha net bir tablo vardı kafasında.
Yalan kötüdür.
Sonra istisnalar geldi.
Sonra istisnaların istisnaları geldi.
Sonunda kendisi de aslında adaletin ne olduğunu tam olarak bilmediğini fark ediyor.
Aptallık dağından çaresizlik vadisine tek bir konuşmada inmiş oluyor.
Sokrates burada bir şey öğretmiyor aslında.
Yani bilgiyi öğretmiyor.
Sadece sorguluyor.
Gencin zaten bildiğini sandığı şeyi sorguluyor.
Ve sorgulanınca o bilginin aslında bilgi olmadığı ortaya çıkıyor.
Sokrates'e dair bir şey daha var.
Ve aslında sanırım en önemlisi.
Bu adam tek başına kafasının içinde düşünmüyordu.
Başkalarıyla konuşarak düşünüyordu.
Soru soruyor, cevapları dinliyor ve o cevaba göre yeni bir soru soruyordu.
Yani düşünme onun için yalnız yapılan bir şey değil aslında karşılıklı bir şeydi.
Ve bu ayrıntı çok önemli çünkü aslında bu eleştirel düşünmenin nasıl geliştiğine dair bir ipucu veriyor bize.
Çünkü eleştirel düşünme öğrenilebilir bir şey aslında.
Sabit bir yetenek, doğuştan gelen bir şey değil.
Üzerine çalışıldığında gelişen bir kast gibi aslında.
Ama önemli olan nasıl geliştiği.
En etkili yol kitap okumak ya da tek başına düşünmek değil.
Başkaları ile birlikte düşünmek, tartışmak, konuşmak, farklı bakan biriyle fikir alışverişi yapmak.
İnsan kendi kafasının içinde eleştirel düşünmeyi pek geliştiremiyor.
Çünkü kendi körlüğünü göremiyor aslında.
Ama karşımızda başka bir zihin olduğunda o zihin bizim göremediğimiz bir şeyi gösterebiliyor.
Daha farklı bir açıdan bakmamıza yardımcı olabiliyor.
Sokrates'in yaptığı şey de buydu aslında.
Ama işin ironik kısmı şu ki sosyal medyada sürekli tartışıyoruz gibi görünüyor zaten.
Ama işte o tartışmaların çoğu gerçek bir fikir alışverişi değil.
Yankı odasında kendi sesimizi dinliyoruz.
Ya da karşı tarafı ikna etmeye değil yenmeye çalışıyoruz.
Yani en çok tartıştığımız çağda belki de aslında en az konuşuyoruz.
Eleştiren düşünmeyi geliştiren şey karşıdakini gerçekten dinleyerek anlamaya çalışarak konuşmak aslında.
Sokrates bir cevap duyduğunda hemen kendi cevabını üretmiyordu.
Cevabı dinliyor, üzerinde duruyor.
Sonra başka bir soru soruyordu.
Acele etmiyordu.
Bugün bizim sahip olmadığımız şey aslında bu.
Soruyu zaten sorabiliyoruz.
Soracak çok şey var ama daha sonrasında bu soruyla oturmak, bu sorunun rahatsızlığını çekmek, hemen bir cevap aramamak, bunu yapmakta zorlanıyoruz işte.
Bu yüzden eleştirel düşünmeyi engelleyen en büyük şey bilgi eksikliği değil aslında belki de hız.
Bu kadar hızlı sürede düşünme dediğimiz şey gerçekleşmiyor zaten.
Aslında düşünme daha yavaş bir şey.
Bir konuda gerçekten düşünmek için en azından bir süre o konuyla baş başa kalmak gerekiyor.
Bu yüzden eleştirel düşünmenin başlangıcı bu.
Karar vermeden önce küçük bir an yaratmak ve o anda birkaç soru sorabilmek.
Bir içerik bizi anında çok öfkelendiriyorsa ya da tam tersine çok haklı çıkarıyorsa o zaman biraz durmak lazım.
Çünkü o içerik büyük ihtimalle bizi düşündürmek için değil de bizi hissettirmek için tasarlandı.
Çünkü en güçlü duygusal tepki verdiğimiz içerik çoğu zaman aslında en dikkatli bakmamız gereken şey.
Karşımıza çıkan içeriklere şöyle yaklaşabiliriz.
Bu içeriği paylaşan kişi kim ve ne kazanıyor?
Çünkü kimse bir bilgiyi sebepsiz paylaşmaz.
Hep birinin işine yarar.
O kişi ne kazanıyor bundan?
Takipçi mi, para mı, bir ürün mü satıyor, bir görüşü mü yayıyor?
Bunu sormak bilgiyi reddetmek anlamına gelmiyor.
Sadece onu kimin neden önümüze koyduğunu görmemizi sağlıyor.
Bir de burada kesinliğe de daha önce bahsettiğim gibi dikkat etmemiz gerekiyor.
Yani çok kesin konuşuyorsa bir içerik burada da biraz durmak gerekiyor.
Çünkü daha önce konuştuğumuz gibi bir konuyu gerçekten bilen genelde daha temkinli konuşur.
Bunları yapmak zor görünüyor ama aslında değil sadece alışkanlık meselesi.
Beynimizi hızı alıştırdık, yavaşlığa da alıştırabiliriz.
Tek meselem ilk zamanlar bunun çok rahatsız edici olması.
Çünkü bilmiyorum demek, bir konuda susmak, bir tartışmada düşünmem lazım deyip uzaklaşmak.
Bunlar bize bir kayıp gibi geliyor baştan.
Bölümü kapatırken başladığım yere geri dönmek istiyorum.
Hatırlarsanız bir soruyla açmıştık.
En son ne zaman bir konuda fikrinizi değiştirdiniz?
Bu güzel bir soruydu bence ama daha iyisi de var.
O da şu, en son ne zaman bir konuyu bilmediğinizi, gerçekten bilmediğinizi açıkça kabul ettiniz ve bunun için bir cevabım yok dediniz.
Eğer cevabınızı hatırlamıyorsam belki de başlamanız gereken nokta burası.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
