
Bu bölümde duygularla nasıl temas kurduğumuzu inceliyoruz.
Duyguları adlandırmanın sinir sistemi üzerindeki etkilerini, bedenin ihtiyaçlarıyla duygular arasındaki ilişkiyi ve duygularla savaşmadan kalmanın ne anlama geldiğini konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba, bugün sizinle bir yolculuğa çıkacağız.
Bu yolculuk dışarıya değil, kendi duygularımıza doğru olacak.
Söze çok tanıdık, belki de gün içinde onlarca kez duyduğunuz bir soruyla başlamak istiyorum.
Nasılsınız?
Şöyle bir düşünün, bugün bu soruyu kaç kişiye sordunuz?
Ya da kaç kişi size bu soruyu yöneltti?
Belki sabah kahve aldığınız yerdeki kişiler, belki bir iş arkadaşınız,
belki de yolda karşılaştığınız bir komşunuz.
Peki o an ne cevap verdiniz?
Çoğu zaman düşünmeye bile fırsat kalmadan aynı cevap çıkıyor ağzımızdan.
İyiyim sen nasılsın?
Aslında bu cevap çoğu zaman bir bilgi vermiyor.
Daha çok konuşmayı devam ettirmek için söylenmiş bir refleks gibi.
Çünkü o soruyu sorduğumuz anda zihnimizde çok hızlı bir değerlendirme oluyor.
Gerçekten nasılım?
Bunu şimdi söylemeli miyim?
Karşımdaki kişi bunu duymak ister mi?
Sonra duruma uygun bir cevap seçiyoruz.
Bir yabancıya iyiyim diyoruz mesela.
Bir arkadaşa da yuvarlanıp gidiyoruz diyoruz.
Peki ya gerçekten iyi değilsek?
Ya içimizde biraz yorgunluk, biraz hüzün ya da adını koyamadığımız bir sıkışıklık varsa?
Çoğu zaman bunu dışarıya taşımıyoruz.
Belki dürüst olursak yük olacağımızı düşünüyoruz.
Belki de ortamın havasını bozacağımızı düşünüyoruz.
Garip olan şu kim?
Her yerde ruh sağlığından, iyileşmeden, kendine iyi bakmaktan konuşuluyor.
Ama iş gerçek bir iyi değilim demeye gelince orada duruyoruz.
Bence burada her şeye rağmen iyi görünmemiz gerektiğini söyleyen o toksik pozitiflik hali çok etkili.
Ve bu yaklaşım bizim gerçek ve doğal olan hüzünlerimize, yorgunluklarımıza sanki bir ayıpmış gibi saklamamıza neden oluyor aslında bir yandan.
Burada durup başka bir yerden daha bakmayı denemek istiyorum.
Mevlana'nın çok bilinen bir benzetmesi var.
İnsanı bir misafirhaneye benzetiyor.
İnsan kısmı bir misafirhanedir.
Her sabah yeni birisi gelir.
Bazen bir sevinç, bazen bir hüzün, bazen ne olduğunu tam çözemediğimiz bir duygu.
Bu benzetmenin bana düşündürdüğü şey şu.
Duygular zaten geliyor.
Biz çağırmasak da, biz istemesek de.
Şimdi sırası değil desek de.
Mesele burada şu oluyor aslında.
Peki biz geldiklerinde ne yapıyoruz?
Bazılarını hemen içeri alıyoruz.
Bazılarını ise hemen yok saymaya çalışıyoruz.
Yani bazı misafirleri makbul sayıyoruz.
Bazılarını ise kabul edilemez buluyoruz aslında.
Ama kapıyı kilitlemek misafiri göndermiyor.
Sadece evin başka bir yerine itiyor.
Ya da apartmanın bodrum katına kapatıyor mesela.
Duygular yok olmuyor, görünmez oluyorlar sadece ve çoğu zaman hiç beklemediğimiz bir anda, belki alakasız bir yerde çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyorlar.
Bu bölümde tam olarak şunu konuşacağız.
Bu misafirhaneyi nasıl daha iyi yönetiriz?
Modern sinir bilim duyguların beyinde nasıl oluştuğunu anlatıyor.
Biz de oradan bu bilgiyi alıp kapıyı çalan duygularla ne yapabileceğimize bakacağız.
Ve ilk durak olarak neden bazen her şey üst üste gelmiş gibi hissettiğimizi anlamak için
vücut bütçesi denen kavramla başlayacağız.
Çünkü bazen ev kalabalık değildir.
Sadece evin kaynakları da tükenmiş olabilir.
Şimdi gelin hikayenin başladığı yere yani bedenimize bakalım.
Burada size sinir bilimci Lisa Feldman Barrett'ın çalışmalarından söz etmek istiyorum.
Onun üzerinde durduğu temel kavramlardan birisi vücut bütçesi.
Şöyle bir durup düşünmenizi rica ediyorum.
Sizce beyninizin bu dünyadaki en önemli görevi nedir?
Düşünmek mi, karar vermek mi ya da hissetmek mi?
Berat'a göre beynimizin çok daha temel, hatta hayatta kalmamız için zorunlu olan bir görevi var.
Bizi ne pahasına olursa olsun ayakta tutmak.
Bunu yapabilmek için de bedenin kaynaklarını sürekli olarak dengede tutmaya çalışıyor.
Su, şeker, tuz, oksijen, hormonlar gün boyunca girenle çıkan arasında bir denge kurmaya çalışıyor.
Beyin bu açıdan bakıldığında hiç durmadan çalışan bir muhasebeçi gibidir aslında.
Enerji nereden geliyor, nereye harcanıyor, açık var mı, yok mu?
Peki bunun duygularla ne ilgisi var?
Şöyle bir durumu düşünelim.
Sabah uyanıyorsunuz, gece belki iyi uyumadınız, belki ağır bir şey yediniz uyumadan önce ya da bir süredir fark etmeden bir stresin altındasınız.
Daha yataktan kalkmadan içinizde bir ağırlık var, dünya daha gri, daha anlamsız gözüküyor.
Bu noktada beynimiz bir şey yapmaya başlıyor.
Tahmin yürütüyor çünkü beyin belirsizlikten hoşlanmıyor.
Bir his varsa ona mutlaka sebep bulmak istiyor.
Neden böyle hissediyorum sorusu devreye giriyor burada ve zihindeki dosyalar açılıyor.
İşimle ilgili olabilir, ilişkimde zaten bir şeyler yolunda gitmiyor, gelecek de çok belirsiz.
Ama bazen olan şey şu da olabilir, beyin o anki fiziksel bütçe açığını alır ve onu zihinsel bir hikaye dönüştürür.
Yani basit bir yorgunluk, susuzluk ya da enerji düşüklüğü sanki hayatın tamamı yanlış gidiyormuş gibi algılanabilir.
Burada sizinle biraz durmak istiyorum.
Lütfen bu soruyu bir dayatma olarak değil sadece bir olasılık olarak düşünün.
Acaba bazı anlarda beynimiz fiziksel bir dengesizliği alıp bunu hayatımıza dair bir anlam gibi sunuyor olabilir mi?
Geriye dönüp baktığınızda artık dayanamıyorum dediğiniz anların kaçında bedeniniz aslında zaten tükenmiş durumdaydı?
Belki o gün saatlerdir su içmemiştiniz, belki evden çıkmamıştınız günlerdir, belki de uzun süredir dinlenmemiştiniz.
Tabii ki şunu da eklemek gerekiyor.
Tüm bu anlattıklarım aslında sadece bir ihtimal, bir bakış açısı.
Hayatta gerçekten zorlayıcı olaylar yaşanıyor ve bunların bizde bir karşılığı olması da çok doğal.
Barrett'ın yaklaşımı bunları inkar etmiyor aslında.
Sadece bize çok pratik bir öncelik sırası sunuyor.
Diyor ki eğer iç dünyanızda bir şeyler ters gidiyorsa büyük anlamlar aramadan önce en basit olanı yani fiziksel olanı kontrol edin.
Belki de o sorgulamaya girmeden önce yapmanız gereken tek şey bir bardak su içmek, biraz temiz hava almak ya da sadece uyumaktır.
Önce biyolojimizi bir dengeye getirmeliyiz ki zihnimiz o karmaşayı çözebilecek gücü kendinde bulabilsin.
Eğer tüm bunlara rağmen o huzursuzluk hali hala oradaysa işte o zaman durup o misafire daha yakından bakmak anlamlı olabilir.
Çünkü o duygu sadece yorgunluktan fazlasını da anlatıyor olabilir tabii ki.
Ve tam bu noktada duyguyla nasıl temas kurduğumuz önem kazanmaya başlıyor.
Diyelim ki tamam oturduk dinledik, bedenimizin temel ihtiyaçlarını da karşıladık ama içimizde o tanımlayamadığımız ağırlık hala geçmedi, o his orada duruyor.
Bu noktada yapılabilecek en basit ama en etkili şeylerden biri o duyguyla tanışmak yani onu adlandırmak.
Bunu şöyle düşünebiliriz, karanlık bir odadasınız ve içeride bir gürültü var.
Ne olduğunu bilmediğinizde korkunuz katlanarak artar değil mi?
Ama elinize bir fener alıp o gürültünün kaynağına ışık tuttuğunuzda
mesela orada sadece rüzgardan sarsılan bir pencere olduğunu görürseniz rahatlarsınız.
İşte duyguları isimlendirmek tam olarak o karanlığa ışık tutmak demek.
Biz çoğu zaman hissettiklerimizi çok geniş başlıklar altında topluyoruz.
İyiyim veya kötüyüm ama kötü hissediyorum dediğimizde zihnimiz bununla tam olarak ne yapacağını bilemez.
Oysa bir an durup şu an hissettiğim şey hayal kırıklığı ya da bunda biraz dışlanmışlık hissi de var dediğimizde biraz yavaşlarız.
Duygu aynı duygudur ama artık daha nettir.
Bunu bir ressamın paletindeki renklerin artması gibi düşünebilirsiniz.
Elinizde ne kadar çok renk yani ne kadar çok duygu ismi varsa yaşadığınız o karmaşık anı o kadar net görebilirsiniz.
Bu isimlendirmenin belki de en önemli tarafı şu duyguların kalıcı olmadığını fark etmenize yardımcı olması.
Bir duyguya isim verdiğinizde onunla aranıza küçük bir mesafe girer aslında.
Ben öfkeliyim demekle şu an içimde bir öfke hissi var demek arasında bir fark var.
İlkinde duygu kimliğin bir parçası olur. İkincisinde ise duygu yaşanan bir hal olur.
Bu küçük dil değişikliği aslında zihinde büyük bir fark yaratır.
Çünkü ben öfkeliyim dediğinizde o öfke sizi tanımlıyormuş gibi hissedebilirsiniz.
Ama içimde bir öfke var dediğinizde o duyguya dışarıdan bakma ihtimali doğar.
Duygular bu anlamda geçici hallerdir.
Gelirler, bir süre kalırlar ve sonra giderler.
Bazen yoğun olurlar, bazen sessizleşirler ama kalıcı bir kimlik değildirler.
Tamam, duygularımıza isim de verdik.
Onların geçici haller olduğunu konuştuk.
Ama bazen öyle anlar oluyor ki bu bilgi tek başına yetmiyor.
Küçücük bir şey oluyor ve biz hiç beklemediğimiz kadar sert bir tepki verirken buluyoruz kendimizi.
Sonra dönüp baktığımızda da şaşırıyoruz.
Ben buna niye bu kadar tepki verdim diyoruz.
İşte tam bu noktada kendimize sorabileceğimiz çok önemli bir soru var.
Bu his gerçekten şu an mı ortaya çıktı yoksa daha eski bir yerden mi geliyor?
Çünkü beynimiz yaşadığımız her şeyi aslında bir kenara not eden büyük bir arşiv gibidir.
Hayal kırıklıklarını, terk edilme anlarını, bekletildiğimiz, görülmediğimizi hissettiğimiz zamanları hepsi bir yerde durur.
Bugün biri size beklemediğiniz bir tonda konuştuğunda ya da mesajınıza geç cevap verdiğinde beyniniz otomatik olarak bu arşive gider.
Bu bana tanıdık geliyor mu diye bakar.
Ve eğer geçmişte bekletilmek sizin için bir güvensizlik ya da değersizlik duygusuyla eşleşmişse eğer, bugünkü o küçük olay eski duyguların tamamını harekete geçirebilir.
Yani siz aslında sadece o mesaja değil, geçmişte yaşadığınız benzer anların toplamına tepki veriyor olabilirsiniz.
Biz buna tetiklenmek diyoruz ve bunu fark etmek çok kıymetli.
Çünkü o anda verdiğiniz tepkinin abartı ya da mantıksız olmadığını sadece eski bir yerle bağlantılı olduğunu görmeye başlarsınız.
Bu farkındalık kendinize daha sert davranmak yerine biraz durabilmenize alan açar.
Bunu fark etmek neden önemli?
Çünkü bir duygunun nereden geldiğini gördüğünüzde kendinize yüklenme ihtimaliniz azalıyor.
Olay bu kadar büyük değildi ben neden böyle davrandım demek yerine galiba şu an hissettiğim bu şey sadece bununla ilgili değil.
Sadece bu duruma özel değil diyebiliyorsunuz.
Ve belki de o yoğun öfke, o kırgınlık ya da o iç sıkıntısı her neyse bugünkü olaydan çok eski bir yerin yeniden canlanmasıyla ilgili.
Yani şu an yaşanan şey geçmişte kalan bir yaranın sızlaması gibi.
Bu açıdan bakınca tetiklendiğimiz anları bir sorun gibi değil de bir işaret olarak görmek mümkün.
O tepki hala o ilgiye, anlaşılmaya ya da iyileşmeye ihtiyacı olan bir yerinize haber veriyor olabilir.
Buraya kadar şunu yaptık aslında.
Duygulara isim verdik ve bazen geçmişten geldiklerini fark ettik.
Ama şimdi asıl soru geliyor.
Bu misafir neden geldi ve acaba bizden ne istiyor?
Şöyle düşünelim, evinize bir misafir geldiğinde onu kapıda tutmazsınız değil mi?
Bir şeye ihtiyacın var mı diye sorarsınız.
Dinlenmek mi istiyorsun, dertleşmek mi istiyorsun, bir şey mi anlatacaksın?
Duygular içinde benzer bir yaklaşım mümkün olabilir.
Her duygunun heyvesinde aslında karşılanmayı bekleyen bir ihtiyaç saklı olabilir.
Örneğin kapınızı çalan misafir öfkeyse belki size burada bir sınır aşıldı demeye çalışıyordur.
Bir haksızlık hissetmiş olabilirsiniz ya da korunmaya ihtiyacınız olabilir.
Gelen misafir hüzünse belki de sadece bir kalbi kabullenmeniz için size bir alan açıyordur.
Şevkate belki biraz durup dinlenmeye ihtiyaç duyuyordur.
Kapıda korku varsa amacı sizi rahatsız etmek değil, güvende tutmaktır belki de.
Bir tehlikeye karşı dikkat kesilmenizi istiyor olabilir.
Tabii bunlar sadece birer ihtimal.
Herkesin misafiri farklı bir dilde konuşur.
Önemli olan öfke şunu ister, hüzün bunu ister gibi.
Kesin cevaplar bulmak değil, böyle bir şey mümkün de değil.
Asıl önemli olan o duygunun size ne anlatmaya çalıştığını merak edebilmek.
Biz genellikle tam tersini yapıyoruz.
İhtiyaca bakmak yerine misafiri bir an önce evden kovmaya çalışıyoruz.
Ama misafir duyulmadığını, görülmediğini hissettiğinde gitmiyor.
Aksine sesini biraz daha yükseltiyor.
O yüzden bir dahaki sefere o yoğun duygu geldiğinde kendinize şu soruyu sormanızı önerebilirim.
Bu misafirin şu an neye ihtiyacı olabilir?
Duyguyu anlamaya çalışmak ona teslim olmak demek değil.
Her söylediğini yapmak demek de değil.
Ama fark edildiğini hissettiğinde o duygu genellikle o kadar gürültülü kalmaz.
Anlaşıldığını hisseden her misafir gibi vakti geldiğinde sakince gitmeye hazırlanır.
Bazen misafirin ihtiyacını sormak için yanına gittiğinizde onun ne dediğini anlamakta zorlanabiliriz.
Kötüyüm ama tam olarak neyim var dediğimiz anlar var ya.
İşte o anlar için işe yarayan çok basit ama çok işlevsel bir araçtan bahsetmek istiyorum.
Duygu çarkı.
Bu araç ilk olarak 1980'li yıllarda Dr. Gloria Wilcox tarafından insanların ne hissettiklerini kelimelere dökebilmelerine yardımcı olmak için geliştirilmiş.
Bir sürü geliştirilmiş versiyon da var tabii ki duygu çarkının.
Hatta bir tanesi profilimde, Instagram profilimde mevcut.
İsterseniz ona bakıp da dinleyebilirsiniz bu bölümü.
Şöyle düşünün, elinizde bir renk yer pazesi var.
Ortada birkaç ana renk duruyor.
Bu çarkta da merkeze yerleştirilmiş bazı temel duygular var.
Öfke, korku, üzüntü, neşe, huzur ve güçlülük gibi.
Ama merkezin dışına doğru ilerledikçe işler değişiyor.
O tek parça gibi duran duygu giderek daha ince tonlara ayrılıyor.
Mesela öfke dediğimiz şey dış halkalara doğru gittiğinizde hayal kırıklığı, incinmiş ya da kırılganlık gibi çok daha net hislere dönüşebilir.
Neden bu çarka ihtiyaç duyabiliriz?
Çünkü bazen birisi canımızı sıktığında öfkeliyim deriz sadece ve o öfkenin sertliğiyle tepki veririz aslında.
Ama elimize belki o duygu çarkını alırsak ve biraz daha yakından bakarsak o hissin altında ne olduğunu fark edebiliriz.
Yani hayal kırıklığı mı, bir beklentinin karşılanmaması mı, yoksa içerleme mi?
Bu çarkı iki yönlü de kullanabilirsiniz aslında ihtiyaç duyarsanız.
Kullanmanın çok belli bir kuralı da yok aslında.
Benim burada söylediklerim bir kılavuz olabilir size, bir başlangıç için yön gösterebilir.
Bazen merkezden başlayabilirsiniz.
Şu an çok korkuyorum dersiniz mesela.
Sonra dışa doğru bakarsınız.
Bu korku hani daha çok güvensizlik mi, reddedilme hissi mi onu görmek istersiniz.
Bazen tam tersi de olabilir.
Mesela çok spesifik bir duyguyu fark ettiniz.
Kendimi çok ezilmiş hissediyorum dediniz ya da çok yetersiz hissediyorum diyorsunuz.
O zaman merkeze doğru gidersiniz ve şunu sorabilirsiniz kendinize.
Bu his hangi temel duygudan besleniyor olabilir?
Bu ayrımı yapabildiğinizde duyguyla olan ilişkiniz de değişmeye başlayabilir aslında.
Çünkü neyle uğraştığınızı daha net görürsünüz.
Bugün konuştuklarımıza birlikte baktığımızda aslında işin dönüp dolaşıp şuraya geldiğini fark edebiliriz.
Kendimizle biraz daha dürüst bir ilişki kurmak, bedenimizin o an neye ihtiyacı olduğunu fark etmek,
hissettiğimiz şeye sadece bir isim vermek ve duygunun bizim tamamımız olmadığını hatırlamak.
Bunların hiçbiri büyük çözümler değil ama yaşadığımız anı biraz daha net görmemize yardımcı olabiliyorlar.
Daha önce de bahsettiğim gibi duygularınızı hayatınızın hava durumu gibi düşünebilirsiniz.
Bazı günler sağanak yağmurlu, bazı günler parçalı bulutlu, bazı günlerse pırıl pırıl güneşli olabilir.
Gökyüzü o günkü hava durumu yüzünden suçlanamaz.
Gökyüzü sadece oradadır ve her türlü havaya ev sahipliği yapar.
Siz de tam olarak o gökyüzü gibisiniz.
İçinizden geçen öfke, hüzün ya da kaygı sadece o anki hava durumunuz.
Geliyorlar, bir süre kalıyorlar ve siz onlara alan açtığınızda görevlerini tamamlayıp yerlerini bir sonraki duyguya bırakıyorlar.
Belki de mesele duygularla savaşmak ya da onları hemen düzeltmeye çalışmak değil, onları saklamadan, bastırmadan, abartmadan fark etmek, kabul edebilmek, şu an bende böyle bir his var diyebilmek.
Bugün beni dinlediğiniz ve bu yolculuğa eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
