
Bir Canavar Nasıl Yaratılır? – Frankenstein’ın Hikayesi
18 Kasım 2025 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde Frankenstein üzerinden “canavar” dediğimiz şeyin ne olduğuna bakıyoruz.
Kötülüğün doğuştan mı geldiğini, yoksa yaşananların mı insanı dönüştürdüğünü konuşuyoruz.
Yalnızlık, dışlanma, sorumluluk, travma, görünüş ve ötekileştirme… Hikayenin hem bireysel hem toplumsal olarak dokunan taraflarını ele alıyoruz.
Transkript
Merhaba, bugün biraz Frankenstein'dan ve canavar dediğimiz şeyin aslında ne olduğundan konuşmak istiyorum.
Bu bölümü Del Toro'nun Netflix'te yayınlanan yeni uyarlamasını izledikten sonra çekmeye karar verdim.
Romandan ya da filmden tüm detayları anlatmayacağım.
Daha çok bir insanı canavar yapan ne sorusu üzerinden gideceğiz aslında.
Doğuştan kötü olmak diye bir şey var mı?
Yoksa yaşadıklarımız, gördüklerimiz, maruz kaldıklarımız mı bizi dönüştürüyor?
Ben de bugün hikayenin psikolojik tarafına bakmak istiyorum biraz.
Belki bu podcast'ı dinledikten sonra ilginizi çeker ve siz de izlersiniz.
Şuradan başlayalım.
Neden bu yaratık hikayelerine bu kadar çekiliyoruz?
Psikolojikacadan şu şekilde yorumlayabiliriz belki.
İnsan beyni tehlikeye karşı çok dikkatli.
Evrimsel olarak mantıklı bu.
Çünkü tehlikeyi fark etmeyen zaten hayatta kalamıyor.
Tehlikeli, tuhaf, beklenmedik şeylere daha çabuk odaklanıyoruz.
Canavarlar da bunun somutlaşmış hali gibi.
Bir de şu var, korku filmleri, gerilim romanları bize güvenli bir korku sunuyor.
Tıpkı Luna Park'ta hız trenine binmek gibi.
Yani vücut tehlike var diye alarma geçiyor ama bir yandan da aslında biliyoruz ki güvendeyiz.
Frankenstein bu açıdan ilginç bir örnek.
Çünkü ilk bakışta fiziksel olarak ürkütücü bir figür var karşımızda.
Ama hikaye ilerledikçe mesele yavaş yavaş görünüşten çıkıp insan neye korkudu yani neyi tehdit olarak görür sorusuna doğru kayıyor.
Genç bir bilim insanı var Viktor Frankenstein.
hayat, ölüm, sınırlar, insan bedeninin kapasitesi bunların hepsine neredeyse takıntılı bir merakla bağlanmış biri.
Bu merak zamanla bir hedefe dönüşüyor.
Ölümü yenmek, ölü bir dokuyu yeniden canlandırmak ve yeni bir yaşam formu yaratmak.
Ve bir gün bunu gerçekten yapıyor.
Farklı beden parçalarını bir araya getiriyor.
Çeşitli bilimsel yöntemler deniyor ve sonunda ortaya bir varlık çıkıyor.
Ne tam bir insan ne de sadece ölü bir beden.
Daha çok dünyaya yeni gelmiş biri gibi hiçbir dili bilmiyor, hiçbir bağlamı yok, kim olduğunu bile bilmiyor.
Yani sıfırdan öğrenmesi gereken bir zihinle baş başa.
Asıl hikaye de tam burada başlıyor.
Victor yarattığı şeye nasıl davranıyor?
Onu sahipleniyor mu?
Yoksa ondan korkup uzaklaşmayı mı tercih ediyor?
Bu sorular önemli çünkü Victor'un tepkisi yaratığın dünyayı nasıl deneyimleyeceğini neredeyse baştan belirliyor.
Filmde yaratık oldukça insani bir yerden anlatılıyor aslında.
Yüzünde izler, bedeninde dikişler var belki ama bakışlarındaki şaşkınlık, merak, kırılganlık ve yalnızlık da var aynı zamanda.
Yani sadece korkutan bir figür değil.
Hikayeyi anlamanın yolu biraz da Victor da anlamaktan geçiyor aslında.
Victor dışarıdan bakıldığında zeki, meraklı, çalışkan biri gibi görünüyor.
Ama yaklaştığımızda başka şeyler de var.
Kaybı ve ölümü kabullenemeyen bir tarafı var.
Victor'un sınırları zorlayan bir hırsı var.
Ve birazdan Tanrı rolüne göz kırpan bir üstünlük arzusu da var.
Burada aklıma şu geliyor. Adler'in mesela bahsettiği bir fikir var.
İnsan bazen kendi içindeki yetersizlik hissini bastırmak için olağanüstü bir şey yapmaya çalışır.
Yani içteki güçsüzlük dıştan aşırı güç arayışıyla telafi edilmeye çalışır.
Victor da tam olarak bunu yapıyor sanki ve bu gözle bakınca bazı sorularda kendiliğinden geliyor.
Ölümü yenme arzusu gerçekten onun için bilimsel bir merak mıydı yoksa kayıpla baş edemeyen birinin bir fantezisi miydi?
Yaratıcılığı insanlık için miydi yoksa kendisi için mi?
Çünkü Victor bir şey yaratmak istiyor ama yarattığı şeyin sorumluluğunu almak istemiyor ve aslında hikayede trajediyi başlatan şey de tam olarak bu.
Yaratmak isteyen ama bakım vermek istemeyen bir zihin.
Bu yüzden Frankenstein hikayesi aynı zamanda sorumluluk, merak, hırs ve etik arasındaki ince çizgiye dair bir hikaye.
Bu noktada Rollo May'in yaratma cesareti diye anlattığı kavram geliyor aklıma.
Rollame'in yaratma cesaretinden bahsederken yaratmanın sadece bir fikir üretmek ya da bir şey ortaya koymak olmadığını söyler.
Asıl cesaret yarattığın şeyle ilişki kurmakla başlar.
Çünkü bir şey yarattığında ister sanat eseri olsun, ister çocuk, ister bir karar, onun sonuçlarını da taşımak zorundasındır.
Yaratmak aynı zamanda kendini ortaya koymaktır.
Bu yüzden de insanın en kırılgan olduğu yerlerden biridir.
Victor'a baktığımızda bunu çok net görüyoruz.
Yaratmak için cesareti var hatta fazlasıyla var.
Bilimin sınırlarını zorlamakta, kimsenin denemediği şeyleri denemekte hiç tereddüt etmiyor.
Ama Rollamay'in işaret ettiği o ikinci aşamaya yani sorumluluğu sürdürme cesaretine hiç yaklaşmıyor.
Yarattığıyla yüzleşme cesareti yok.
Onu büyütmeye, anlamaya, ona rehberlik etmeye cesareti yok.
Hatta varlığının ağırlığını taşımaya bile cesareti yok.
Rollamaya göre bu da yaratmanın karanlık yüzü.
Kişi kendi acısıyla temas etmemek için yaratmaya sarıldığında ortaya çıkan şey gerçekten yaratım olmaktan çıkıp bir kaçışa dönüşüyor.
Victor'un yaptığı tam olarak bu aslında.
Ölümle, kayıpla, güçsüzlükle yüzleşmek yerine bir proje yaratıyor ama o projeyle duygusal bir ilişkisi yok.
Sadece kendi içsel boşluğunu kapatmak için ona tutunuyor.
Bu nedenle Frankenstein hikayesini May'in gözünden okuyunca mesele sadece bilimsel etikten ibaret kalmıyor.
Yaratmanın cesaretiyle yarattığını taşıyamamanın kırılganlığı arasındaki farkı da görmüş oluyoruz.
Peki bu varlık kötü mü doğdu yoksa yaşadıkları mı onu o hale getirdi?
Hikayenin ipuçlarına dikkat ederseniz yaratığın ilk hali aslında yeni doğmuş bir çocuk gibi.
Ne dili var ne dünya bilgisi.
Kimin tehlikeli kimin güvenilir olduğunu bilmiyor.
Her şey ona yabancı ve her şeyi ilişki kurarak öğrenmeye çalışıyor.
Ama daha ilk dakikada onu hayata getiren kişi yani Victor ondan tiksiniyor, korkuyor, kaçıyor.
Yaratığın ilk gördüğü yüz, ilk gördüğü tepki ve ilk deneyimi Red.
Ve bu sadece başlangıç.
Dışarıda karşılaştığı insanlar da benzer şekilde davranıyor.
Kaçıyorlar, bağırıyorlar, saldırıyorlar, kovuyorlar.
Bunu bir çocuk metaforuyla düşünürsek belki daha net oturabilir.
Bir çocuk sürekli şu mesajları alırsa, sen istenmeyen bir şeysin, sana baktığımda korkuyorum, sen çirkinsin, tehlikelisin, yanlışsın.
Bir süre sonra bu mesajları kendi sesi sanmaya başlıyor.
Demek ki ben öyleyim, sevilmiyorum, demek ki kötüyüm.
Frankenstein'in yaratığı da tam olarak bunu yapıyor.
Kendisine nasıl davranıldıysa dünyayı da o gözle okumaya başlıyor.
Sevilmeyen, dışlanan, yalnız bırakılan biri.
Bir süre sonra da öyle biri olduğuna inanıyor.
Yaratığın yaşadıkları travmanın bir insanı ya da bir karakteri nasıl şekillendirebileceğine dair oldukça tanıdık bir tablo çiziyor aslında.
Çocuklukta ağır ihmal, istismar ve veya sürekli dışlanma yaşayan bazı insanlar yetişkinlikte şöyle bir noktaya gelip takılabiliyor.
Mesela artık kimse bana bunu yapamayacak. Bir daha asla kurban olmayacağım.
Bu cümle çok anlaşılır bir yerden doğuyor. Bir yanıyla kendini koruma çabası aslında.
Ama bazen bu koruma aşırı bir forma da bürünebiliyor.
Herkesi potansiyel bir tehdit olarak görmek, en ufak ayak kırıklığında patlamak, daha kimse saldırmadan önce saldırmak, yakınlık kurmaktansa insanları uzak tutmak.
Yaratığın şiddetini okurken veya izlerken onu hemen canavar diye kenara koymak kolay olurdu ama biraz geri çekilip baktığımızda arka planda hep aynı şeyler var.
Devasa bir yalnızlık sürekli reddedilme ve hiç kimseyle güvenli bir bağ kuramamış olmanın acısı.
Bu acı bir noktada öfkeye o öfkede davranışa dönüşüyor.
Yani kötülük başlangıçta var olan bir özellikten çok karşılanmamış bir bağlanma ihtiyacının yansıtılışı gibi.
Bu noktada önemli bir ayrımı tekrar etmem de gerekiyor.
Travma yaşamış herkes canavar olur ya da böyle olur, böyle tepkiler verir demiyoruz ama sadece şunu biliyoruz.
Çocuklukta ağır istismar ya da sürekli dıştan yaşayan birinin öfke sorunları, güvensizlik, bağ kurmada zorluk,
hatta bazen şiddete yönelme riskinin arttırdığını biliyoruz.
Yani risk artar ama tabii ki de böyle olacak diye bir şey yok.
Mesela bazı insanlar hayatlarına sonradan giren güvenilir bir yetişkin sayesinde bile farklı bir yöne evrilebiliyor.
Bu bir öğretmen olabilir, akraba olabilir, komşu olabilir, arkadaş olabilir, bir terapist olabilir ya da bir topluluğun parçası olmak da olabilir.
Araştırmalarda bunu gösteriyor.
Erken yaşta zor şeyler yaşayan ama en az bir kişiyle güçlü bir bağ kurabilen insanların ruhsal olarak çok daha iyi toparlandığını biliyoruz.
Ama Frankenstein'a döndüğümüzde tablo başka.
Onun hayatında bu iyileştirici ilişki yok.
Temas ettiği çoğu kişi ya korkuyor, saldırıyor ya da kaçıyor.
Kısa bir zaman için kurduğu bağlantılar var ama burada da süreklilik yok.
Yine de tabii bu bağlantıların önemi de büyük aslında onun karakter gelişiminde.
Bu yüzden hikaye belki de en kötü ihtimalin temsilcisi gibi duruyor.
Yaratılan ama sahiplenilmeyen biri.
Eğer Victor onu reddetmeseydi, kaçmasaydı, öldürmeye çalışmasaydı belki başka biri olacaktı.
Bu varlığın aslında en temel ihtiyacı çok basit.
Biri onu görsün, biri ondan korkmadan baksın.
Bu ihtiyaç hiç karşılanmayınca ne oluyor?
Kırılganlık öfkeye dönüşüyor, öfkede saldırganlığa.
Bu yüzden hikayede kötü görünen davranışların arkasında çoğu zaman karşılanmamış bir bağlanma ihtiyacı ve o üst üste gelen reddedilmeler var.
Yani kötülük baştan var olan bir özellik değil.
Daha çok kimse tarafından ilgilenilmemiş bir çocuğun büyüyen boşluğu gibi.
Oysa insan özellikle duygusal anlamda dünyaya büyük ölçüde öğrenmeye açık geliyor.
Bağlanmayı, güvenmeyi, sevmeyi, sevilmeyi çoğunlukla ilişki içinde öğreniyoruz biz.
Frankenstein hikayesinde en çarpıcı şeylerden biri de şu, yaratığın çirkinliği.
Gerçekten çirkin mi yoksa normdan farklı olduğu için mi böyle etiketleniyor?
Yüzündeki izler, bedenindeki dikişler, orantısızlıklar.
Birçok uyarlamada insanlar onu gördüğünde korkuyor.
Burada sadece korku yok aslında.
Bir tür normalden sapana tahammülsüzlük de var.
Bunu bugüne taşıdığımızda farklı beden tipleri, farklı cinsiyet kimlikleri, farklı ten rengi, aksan, kültür hepsi benzer bir mekanizmanın içine düşüyor.
Toplum bu normal, bu da değil diye çizgiler çekiyor ve çizginin dışında kalanlar çok hızlı ötekileştiriliyor.
Frank Einstein'in yaratığı bir noktada kendi yansımasını gördüğünde başkalarının ona baktığı gözle kendine bakmaya başlıyor.
Demek bu yüzden benden korkuyorlar gibi bir yerden.
Sevilmeyen, dalga geçilen, dışlanan biri bir süre sonra demek ki gerçekten sorun bende demeye başlıyor.
Ve kendine dışarıdan gelen o etiketle bakıyor.
Ben çirkinim, ben yetersizim, ben sevilmeyen biriyim.
Hikaye sadece korkutucu bir yaratık anlatmıyor aslında.
Aynı zamanda görünüşü farklılığı yüzünden insanlıktan çıkarılan bir varlık da anlatıyor.
Frankenstein'i konuşurken ister istemez insan kendini aslında iki yerden de yakın hissedebilir.
Bazen yaratığın tarafına daha yakın gelebilirsiniz.
Görülmediğiniz, anlaşılmadığınız, dışarıdan bakıldığınız dönemler aklınıza gelebilir.
Bazen de Victor'un tarafında olabilirsiniz. Bir şeyler başlatıp sonra onun ağırlığını taşımakta zorlandığınızı, geri çekildiğinizi, kontrolünüzü kaybetmekten korktuğunuz anlar gelebilir aklınıza.
Bu iki halde çok insani aslında. Hayatın farklı zamanlarında ikisi birden de bize dokunabiliyor.
Yaratığın tarafına yakın hisseden biri için kendi hikayesine baktığında şöyle duygular çıkabilir.
Kimse beni tam anlamıyla görmedi.
İnsanların tepkisi hep korku ya da kaçma oldu.
Bir yere aitmişim gibi hissedemedim.
Böyle bir geçmiş hem yakınlaşma isteğinin hem de yakınlıktan kaçma refleksini aynı anda tetikleyebiliyor.
Victor tarafında ise başka bir deneyim var.
Bir şeyi yaratmak, başlatmak çoğu zaman heyecanlı.
Ama iş sürdürmeye, sorumluluk almaya, o şeyle düzenli biçimde ilgilenmeye geldiğinde kişi zorlanabilir.
Bazen o ağırlık ben buna hazır değilmişim hissi yaratabilir.
Bu noktada herkesin kendine sorduğu bazı sorular olabilir.
Mesela bir şeye başlarken aslında neyin peşindeyim, ne var onun arkasında?
Bu gerçekten taşıyabileceğim bir sorumluluk muydu?
Yanlış yaptığımda hemen geri mi çekiliyorum yoksa durup ona bakabiliyor muyum bir?
Bugün Frankenstein hikayesinden yola çıkıp yalnızlık, reddedilme ve sorumluluk gibi kavramlara baktık.
Her birimiz bu temalara farklı zamanlarda, farklı şekillerde dokunuyoruz aslında.
Eğer romanı okur ya da filmi izlerseniz kendi deneyimleriniz bambaşka şeyler çağrıştırabilir tabii ki.
aklınıza farklı fikirler gelirse paylaşabilirsiniz benimle.
Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya görüşmek üzere.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
