
Bu bölümde Taoizm’in Wu Wei anlayışından Kasap Ding’in hikâyesine, akış teorisinden gündelik deneyimlerimize uzanıyoruz.
Çaba ne zaman ustalığa, ne zaman kendini zorlamaya dönüşüyor; “zorlamadan yapma” fikri gerçekten ne anlama geliyor, birlikte bakıyoruz.
Transkript
Merhaba, geçen hafta buluşamamıştık. Bu hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz.
İnsanın bazen ara vermesi iyi geliyor. O yüzden benim açımdan da iyi geldi.
Normalde acaba hani bu hafta Masumiyet Müzesi ile ilgili mi bir bölüm çeksem diyordum ama tam diziyi bitiremedim.
Kitabı okuyalım da çok uzun zaman oldu. Daha sanki ergenlik yıllarımda okumuştum.
O zamanlar okurken Kemal şimdiki kadar sinir bozucu gelmiyordu.
O yüzden dizi de sanki biraz yavaş akıyor.
Her yerde çok fazla analiz var diziyle ilgili.
Aslında çok da oradan yaklaşmak istemiyorum.
O yüzden belki aradan birazcık zaman geçince üzerine bir konuşuruz.
Üzerine konuşmak istediğim birkaç noktası oldu.
Ama bilmiyorum.
Eğer yapmamı isterseniz bana yazabilirsiniz.
ya da ne açıdan ele alalım, ona dair istekleriniz varsa beni bilgilendirirseniz sevinirim.
Biz bugün asıl konumuza dönelim.
Öncelikle size bir soru sorarak başlamak istiyorum.
Bir günü hiç hedef koymadan geçirebilir misiniz?
Gerçekten soruyorum.
Yani şunu da halledeyim, bunu da yapayım, ay bugün de bu iş vardı demeden.
Çoğumuz için zor bir soru bu.
Çünkü günümüzün neredeyse her anı bir amaca bağlanmış durumda.
İşlerimiz zaten başlı başına bir hedefler bütünü.
Ve boş zaman dediğimiz şey bile bir işe dönüşüyor zamanla.
İşte spor programı ya da bir hobi, yeni bir beceri edinmek.
Yani sanki sabah gözümüzü açtığımız andan gece yatağa girene kadar böyle görünmezce sürekli bizi bir dürtüklüyor.
Daha hızlı ol, daha çok şey üret, kendini her alanda geliştir.
Bu eğitim olabilir, iş olabilir, ilişkiler olabilir, hobiler olabilir.
Bu şekilde her şey birer işe dönüşmüş oluyor.
Ve bir gün gerçekten hiçbir şey yapamadığımızda içimizde hafif bir huzursuzluk oluyor.
Sanki bir şey eksik kalmış gibi, sanki bir fırsat kaçmış gibi.
Yani hayat bir yarış değil diyoruz, bunu söyleyebiliyoruz.
Ama yine de içten içe o tempoyu da hiç düşürmüyoruz.
Burada yorucu olan taraf şu ki insan bir noktadan sonra kendi kendini yönetmekle kalmıyor.
Aynı zamanda kendi kendini zorlayan da birine dönüşüyor.
Sürekli daha iyisini hedeflemek, yeter diyebilmeyi, o yeter diyen sesi zayıflatıyor.
Onun peşinden de işte tükenmişlik dediğimiz şey, kaygı, bazen çökkünlük geliyor.
Ve bunların bu kadar sık konuşulmasının arkasında da bitmeyen bir kendini aşma döngüsü var sanki.
Tam bu noktada olaya çok daha başka bir yerden bakan bir düşünce var.
Taoizm.
Taoizm Çin'de doğmuş eski bir felsefe ve bir yaşam anlayışı aslında.
Tao kelimesi kabaca yol ya da doğal akış olarak çevrilebilir.
Hayatın kendi ritmi, düzeni, gidişi aslında.
Taoizm'in temel metinlerinden biri Tao Te Ching.
Bu metin genelde Lutzu adıyla anılan bir bilgiye atfedilir.
Bu arada muhtemelen telaffuzlar konusunda oldukça yanılıyorum.
Kusura bakmayın.
Bu Lutzu'nun tarihsel olarak tam olarak kim olduğu yani gerçekten tek bir kişi mi olduğu gibi şeyler tartışmalı.
Yani gerçekten böyle bir kişi var mı bilinmiyor.
Ama metnin anlattığı şeyden bahsetmek istiyorum size.
Diyor ki hayatı zorlayarak sürekli kontrol etmeye çalışarak yaşamak bizi yorar.
Bazen de işleri daha kötü hale getirir.
Taoizm bu koşuşturma halini hayatın akışından kopmak gibi görür.
Biz kontrol, statüt, tüketim ya da daha fazlası derken artık o şey her neyse sadece var olmayı unutuyoruz.
Yani bir şey yapmadan durmak neredeyse bir suç gibi ya.
Taoizm bunun tam tersini söylüyor. Durmak bir kaçış değil, aslında dengeye dönmek.
Bu düşünceyi anlatan metinlerde çabayı bırakmak gibi bir cümle geçer ama bu aslında yanlış anlaşılmaya çok açık bir cümle.
Çünkü biz bırakmak deyince bunu tembellik ya da vazgeçme gibi bir yerden duyuyoruz.
Ve ayrıca buradaki dengeyi de baştan kurmak lazım.
Boşluk her zaman iyi bir şey değil.
Özellikle zor bir dönemden geçiyorsak, kaygılıysak ya da kafamız zaten bir sürü düşünceyle doluysa boş kalmak zihni daha da içeri çekebilir.
Böyle anlarda bir şeyle meşgul olmak, hareket etmek, dikkati başka bir yere vermek gerçekten düzenleyici olabilir.
Buradaki mesele şu, biz çoğu zaman boşluğu kaygıdan kaçmak için değil de aslında alışkanlıktan da dolduruyoruz.
Yani hiçbir şey olmadan, hiçbir şey yapmadan durmak bir tehdit gibi geliyor.
Oysa burada kastedilen boşluk düşüncelerin içine düşmek değil de oradaki zorlamayı biraz azaltmak.
Girişte bahsettiğimiz o koşturma hali bizi yoruyor, doğru.
Ama burada garip bir durum daha var aslında.
İnsan zihni çabadan tamamen kaçan bir yapıda da değil.
Aksine bir şeyi elde etmek için ne kadar çok çaba harcarsak o şeyi o kadar çok seviyoruz.
Buna çaba paradoksu diyebiliriz.
Mesela ikiye etkisi denilen bir şey var ya kendi ellerinizle uğraşarak belki de birkaç kez hata yaparak monte ettiğimiz o dolap hazır aldığımızdan daha kıymetli oluyor.
Çünkü sadece işe yaradığı için değil, içinde o zorlanmayı, o emeği koyduğumuz için de bizim için değerli oluyor.
Hatta bazen bir amaç uğruna zorluk çekmek, o amacın ne kadar önemli olduğunu bize kanıtlar nitelikte oluyor.
Mesela bir yardım kuruluşu için sadece bir yere tıklayıp bağış yapmak yerine onlar adına koştuğumuzda o işe daha çok bağlanmış oluyoruz.
Çünkü o ter yaptığımız işe bir anlam katıyor aslında.
Burada zorlanmak ve zorlamak arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor.
Zorlanmak kapasitemizin sınırına dokunmaktır aslında.
Mesela bir ağırlık kaldırdığımızı düşünelim.
O ağırlık bizi titretiyor, zorluyor ama doğru bir teknikle o yükün altına girdiğimizi düşünelim.
O titreme kasımızın gelişeceğinin habercisidir aslında.
ve bu olması gereken bir zorlanmadır.
Ama eğer o ağırlık bizim asla kaldıramayacağımız, bizi sakatlayabilecek bir yükse
ve biz illa onu kaldıracağım diye kendimizi paralıyorsak
işte o zaman bu bir zorlama olur.
Orada gelişim değil hatta bir sakatlık başlar.
Ya da dolap örneğine dönelim.
Bir parçayı yerine oturtmaya çalışıyoruz ama olmuyor.
Nerede hata yaptığımızı anlamaya çalışmak, belki kılavuzu tekrar açmak, o yorgunluğu göze almak bir zorlanmadır.
Ama o parçanın oraya ait olmadığını belki içten içebildiğimiz halde hayır buraya girecek bu diye hırsla bastırmak o parçayı oraya girmeye zorlamak oluyor.
Taoizm de bunun gibi bir şey aslında.
Hiçbir şey yapmamak değil sadece akıntıya karşı boşuna kürek çekip kendimizi bitirmek yerine suyun ne tarafa aktığını anlayıp ona göre hareket etmek demek.
İşte bu zorlamadan yapma haline de Wu Wei diyorlar.
Bunu çok iyi anlatan eski bir hikaye var.
Kasap Ding'in hikayesi.
Ding döneminde bir derebeği için öküz kesen bir kasap ama işini öyle bir ustalıkla yapıyor ki izleyenler hayretler içinde kalıyor.
Eli, omzu, ayağı öyle bir uyum içinde ki öküzü kesmiyor da sanki bir müzik eşliğinde dans ediyor gibi görünüyor.
Onu izleyen derebeği şaşırıp soruyor.
Bir insan yaptığı işte nasıl bu kadar yükselebilir? Bu nasıl bir beceridir?
Ding'in cevabı aslında Wu Wei'nin tam karşılığı.
Benim peşinde olduğum şey becerinin ötesinde bir yol diyor ve sonra anlatmaya başlıyor.
Bu işe ilk başladığımda her kasap gibi ben de karşımda sadece koca bir öküz görüyordum.
Her yer et, her yer kemikti.
Üç yıl sonra artık öküzü bütün olarak değil parçalarıyla görmeye başladım.
Şimdi ise öküzü gözlerimle görmüyorum bile.
Duyularım geri çekiliyor, zihnim ise istediği yere akıyor.
Ben aslında öküzü kesmiyorum.
Öküzün eklemleri ve kemikleri arasındaki o incecik, gözle görülmeyen boşlukları buluyorum ve bıçağımı oradan geçiriyorum.
Hikayenin en can alıcı yeri Ding'in bıçağıyla ilgili söyledikleri aslında.
Diyor ki,
Bıçağı o boşlukta gezdirdiğinizde hiçbir yere çarpmıyor.
Dolayısıyla körelmiyor da.
Aslında Kasap Ding'in bu hikayesi sadece bir işi iyi yapmakla ilgili değil de bir yaşama dersi.
Biz bazen karşımıza çıkan sorunlara, insanlara, engellere bütün gücümüzle ve dirençle, sertlikle çarpıyoruz.
Sonuçta ne oluyor?
Hem zihnimiz köreliyor hem de yorulmuş oluyoruz.
Wu Wei ise hayata karşı direnç göstermemek, olayların içindeki o boşlukları bulup oradan süzülmek demek.
Ama burada bir parantez açmamız gerekiyor.
Çünkü bu bir tembellik değil aslında.
Çünkü Kasap Ding'in o noktaya gelmesi için 19 yıl boyunca o işin içinde olması ve o bıçağı ve öküzü ezberlemesi gerekmişti.
Yani bunu zorlamadan yapma hali aslında büyük bir deneyim ve disiplin sonrası geliyor.
Aslında burada bahsedilen şey bir nevi kas hafızası gibi.
Bir enstrümanı çalmaya yeni başladığımızda vu ve halinde olamayız.
Çünkü bütün dikkatimiz parmaklarımızdadır.
Hangi notaya basacaktım diye düşünmekten bazen müziği duymazsınız bile.
Ama o bilgi artık kaslarımızı işlediğinde yani kas hafızasına dönüştüğünde düşünmenize gerek kalmaz.
El kendi kendine o notaya gider zaten.
Yani zorlanmamak aslında bir beceride ustalaştıktan sonra gelen bir rahatlık hali gibi.
Tıpkı araba sürerken gaza mı frene mi basacağınızı artık düşünmemek gibi.
Otomatik olarak ayağınızın gitmesi gibi.
Hatta o an düşünmeye başlarsanız o refleks hali akışı da bozabilir.
İyi sürmeye çok çalıştığınızda o gerginlik hali size hata da yaptırabilir.
Buradaki mesele hayatın zorlukları karşısında bir esnekliğe sahip olup olmadığımız.
Yani zihnimizi her şeye vuran bir balta gibi mi kullanacağız yoksa o boşlukları gören ince bir bıçak gibi mi?
Buraya kadar çabadan ve o ustalık halinden bahsettik ama şimdi biraz daha somut bir yere biyolojimize dönelim.
Çünkü her ne kadar bir bilgi gibi suyun üzerinde süzülmek istesek de beynimizin de fiziksel bir sınırı var.
Aslında akış dediğimiz şey bir dikkat yönetimi meselesi.
Akış teorisinin kurucusu Mihail Csikszentmihalyi beynimizin saniyede yaklaşık 110 bitlik bir bilgi işleme kapasitesi olduğunu söylüyor.
Bu sayı başta çok gibi gelebiliyor ama epey dar bir alan aslında.
Şöyle düşünün sadece birini dinleyip ne dediğini tam olarak anlamak bile bu kapasitenin yarısından fazlasını yani saniyede 60 bitini harcıyor.
Eğer aynı anda iki kişi size farklı bir şey anlatmaya çalışsa aslında orada işlemcimiz yetmiyor ve beynimiz donuyor.
İşte o akış hali o 110 bitlik bütün kapasiteyi tek bir işe yatırdığımız andır.
O anlarda kendimizi bile unutmamızın sebebi de aslında bu kapasite sınırı.
Beyin elindeki işe o kadar çok odaklanıyor ki acaba aç mıyım, dışarıdan bir ses mi geldi, şu an nasıl gözüküyorum gibi kendi üzerimize düşünecek tek bir bitilik yer bile kalmıyor.
Kendimizle ilgili o iç konuşma geçici olarak susuyor çünkü işlemci tamamen dışarıdaki o işe odaklanmış durumda.
Ama bu akışı da bir verimlilik hırsına dönüştürmemek gerekiyor.
Çünkü her an akışta olmalıyım diye kendimizi zorlarsak da bu sefer sistemimizi yakarız.
Akış her zaman zorla çağrılabilecek bir şey değil.
O ancak koşullar uygun olduğunda gelen bir sonuç aslında.
Wu Wei de tam burada modern psikolojiyle el sıkışıyor sanki.
Çünkü aslında ikisinin ortaklığı şu ki akışı zorlayamayız.
Biz sadece hazırlığını yapabiliriz.
Yani becerimizi geliştirebiliriz.
Sonra da onun akmasına izin veririz.
Ve bu akış dediğimiz derin odaklanma hali de her zaman süren bir şey değil.
Olamaz da zaten yapısı gereği gelip geçici.
Eğer bütün derdimiz sadece o uçtuğumuz her şeyin tıkır tıkır gittiği anları yakalamak olursa
o anlar bittiğinde kendimizi bir boşlukta ve hatta biraz da mutsuz hissedebiliriz.
Burada asıl konu akışta olmadığımız o sıradan hatta bazen işlerin terse gittiği anlarla nasıl ilişki kurduğumuz.
İşler yolunda giderken rahat olmak kolay ama her şeyin zorlaştığı, o bıçağın kemiğe dayandığı anlarda bile
tamam şu an böyle bir dönemdeyim diyebilmek işin rengini değiştiriyor aslında.
Yani akış geçici bir duygu gibi gelip gidiyor olabilir ama
hayatla kurduğumuz o zorlamayan ilişki,
yani o durum neyse ona uyum sağlama hali daha kalıcı bir duruş sanki aslında burada.
Bazen akışta olmamaya, sadece durmaya ya da zihnimizin biraz boş boş gezinmesine izin vermek de aslında
bu dengenin bir parçası.
Özetle çaba harcamaktan ya da
zorlanmaktan kaçmaya gerek yok.
Çünkü o zorluk aslında
yaptığımız işe bir anlam
katıyor. Diğer yandan
akış dediğimiz odaklanma
halini aramak da güzel.
Çünkü bizi o anki dağınıklıktan
ve kafamızdaki bin bir tane
düşünceden çekip çıkarıyor
aslında. Yani buradaki asıl
mesele bunları bir
mecburiyet ya da başarı kriteri
haline getirmemekte.
Bugünlük benden bu kadar. Dinlediğiniz için
teşekkür ederim. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
