
bir filmde ya da kitapta geçen tek bir cümlenin yıllarca içinde kalabileceğini bilenler için.
bölümün ilham kaynağı @gunsfilms’e teşekkürler 🌀
Transkript
Bugün yine o sayfalardan birini daha açıyorum.
Ve bu bölüm biraz özel çünkü ben bir yaş daha büyüdüm.
27 oldum.
Tuhaf bir sayı olduğunu düşünüyorum.
Yani ne çok genç hissediyorum ne böyle orta yaşlı gibi de bir şeyim.
Böyle bir konum.
Ve ben bu yaşa gelene kadar çok fazla kitap okudum.
Sayısız film izledim.
Bazıları aklımdan çıkıp gitmiş olabilir ama bazıları var ki...
İçlerindeki tek bir cümle bende yıllardır kaldı.
Bazen bir filmin ortasında durdum böyle bir geri sardım o repliği bir daha dinledim.
Bazen bir kitabın bir satırının altını çizdim sonra günlerce onu düşündüm.
Ve bugün 27 yaşıma 27 tane böyle cümle seçtim.
Her biri bana hayatta başka bir şey öğretmiş, başka bir yerime dokunmuş cümleler.
Sana tek tek okuyacağım.
Hangisinin nereden geldiğinden de ufacık bahsedeceğim ve neden bende bu kadar yer ettiğini konuşacağım.
Hazırsan başlıyorum.
Bir numara çok sevdiğim bir filmden Before Sunset'ten. Hani iki insanın yıllar sonra Paris'te yeniden karşılaştığı baştan sona böyle sadece konuşarak ilerleyen o film. İçinde şöyle bir replik var. Gençken hayatında bağ kuracağın bir sürü insan olacağına inanıyorsun. İlerleyen yaşlardaysa bunun sadece birkaç kez olduğunu fark ediyorsun.
Bunu ilk duyduğumda, o filmi ilk izlediğimde böyle bir garip gelmişti bana bu alıntı.
Çünkü gerçekten de öyle aslında.
Hani küçükken sanıyoruz ki hayat boyunca sürekli yeni yakınlıklar kuracağız.
Herkesle kuracağız ve bu çok kolay olacak.
Ama gel gör ki bir insanla gerçekten böyle derinden bir bağ kurmak çok nadir bir şeymiş.
O yüzden de olduğunda kıymetini bilmek lazımmış.
2 numara geçtiğimiz aylarda izlediğim ve günlerce peşimi bırakmayan kafamın içinde yaşayan bir film.
Past Lives.
İki çocukluk arkadaşının hayatının yıllara yayılan hikayesi.
Filmde immune diye bir kavram var ve kader gibi bir şey aslında.
İnsanların defalarca karşılaşmasının bir anlamı olduğuna dair bir ifade.
Ve şöyle bir cümle geçiyor.
Ya bu da bir geçmiş hayatsa ve bir sonraki hayatımızda birbirimize çoktan başka bir şey olduysak.
Çok düşündürmüştü beni bu alıntı.
Yani tanıştığımız insanlar tesadüf değildir hissi bana çok geliyor zaten.
Şöyle düşünüyorum.
Her karşılaşmanın çok kısacık sürse bile bir anlamı varmış gibi.
Ve belki bu hayatta tamamlanmayan şeyler başka yerde başka türlü tamamlanıyor olabilir.
Çok teselli edici buluyorum bu alıntıyı.
Üç numara bir aşk ya da kader cümlesi değil.
Bu sefer bir ayrılık cümlesi.
Marry Story'den. Boşanma sürecindeki
bir çiftin hikayesi ama aslında bir
sevgi filmi. İçinde
kadının yazdığı, sonradan okunan
bir mektup var. Orada şöyle diyor
ve onu sevmeyi asla bırakmayacağım.
Artık hiçbir anlamı
kalmamış olsa bile. Bu cümle
bana sevginin
illa mutlu sonuna bitmek zorunda
olmadığımı öğreten bir cümle aslında.
Hani bazen bir şeyler biter
ama sevgi bitmeyebilir. Ve sevginin
olması da o şeyin
bitmesini de önleyemez. Yani bunlar çok
ayrı şeyler. Birini sevmeyi bırakmak
o ilişkinin bitmesiyle aynı anda
olmayabilir hep. Bunu illaki
romantik ilişkiler üzerinden de
düşünmemek lazım. Ve bunu kabul etmek
sandığımdan çok daha olgun
bir şey bence.
4 numara beni çok ağlatan
bir filmden. Gerçekten çok
yani. The Father'dan bahsediyorum.
Hafızasını yavaş yavaş kaybeden
yaşlı bir adamın dünyayı
kendi karışan zihninden
gördüğümüz bir film. Sonlara doğru
şöyle bir şey söylüyor. İnanılmaz bir
oyunculuktu öncelikle. Diyor ki
sanki bütün yapraklarımı
kaybediyormuş gibi hissediyorum.
Ben bu cümleyi, zaten o
sahneyi izlediyseniz eğer filmde
buz kestim böyle. Yani
unutmayı, kendini yitirmeyi
bu kadar güzel ve bu kadar acı anlatan
başka bir şey duymamıştım herhalde.
Bir insanın yavaş yavaş kendi
olmaktan çıkması çok üzücü.
Bana sevdiklerimizin
kıymetini onlarla geçirdiğimiz
şu anın çok değerli olduğunu hatırlatmıştı.
Beş numara çok eski, çok sevilen bir film.
Ölü Ozanlar Derneği'nden.
Bir öğretmenin öğrencilerini hayatı farklı görmeye öğrettiği bir film.
Ve meşhur cümleden bahsedeceğim.
Carpe Diem.
Anı yakalayın, hayatlarınızı olağanüstü kılın.
Carpe Diem hani yani anı yakala, çok duyulmuş bir söz.
Biliyorum neredeyse klişe oldu artık.
Ama bir düşününce, bak bir düşün.
Çok doğru geliyor bana hala.
Biz hep sonrayı bekliyoruz çünkü hani şu bitsin şu olsun o zaman yaşarım gibi bir kafadayız.
Oysa hayat yani tam da şu an bu beklediğimiz anların arasında geçip gidiyor.
O yüzden bu cümle bana ara ara hani dur Zeynep yani şu an buradasın bunu yaşa demeyi hatırlatıyor.
6 numara her sene böyle açıp bir defa izlediğim bir filmden daha doğrusu bir film uyarlamasından Küçük Kadınlar.
Dört kız kardeşin büyüme hikayesi ve içinde Joe'nun o güçlü çıkışı var.
Şöyle diyor, kadınların aklı da vardır, ruhu da.
Sadece kalpleri değil.
Bu cümle bana bir kadının sadece sevilmek ya da birine ait olmak için var olmadığını hatırlatıyor.
Filmi her izlediğimde.
Aklımız var, hayallerimiz var, kendi başımıza bir dünyamız var.
Bunu bu kadar net söyleyen bir cümleyi duymak, özellikle o dönem çok iyi gelmişti bana.
Hala çok iyi geliyor.
7 numara çok sessiz, sakin bir filmden ama ben birkaç aydır bir kesin öneriyorum bu filmi.
Çok severim.
Perfect Days.
Tokyo'da tuvalet temizleyen bir adamın o kadar sıradan görünen hayatının aslında ne kadar dolu olduğunu anlatan bir film.
En sevdiğim repliği de şu.
Bir dahaki sefer, bir dahaki seferdir.
Şimdi, şimdidir.
Çok basit bir cümle, farkındayım ama kocaman bir felsefe varmış gibi hissediyorum bu cümlede.
Hani az önce de bahsettim ya biz diyoruz ki bir dahaki sefere bir dahaki sefere böyle böyle erteliyoruz ya da geçmişe çok takılıp kalıyoruz.
Elimizde olan tek şey şu an ve bu film bana sıradan bir günün, küçücük bir anın, bir ağacın yapraklarından süzülen ışığın bile ne kadar güzel olabileceğini gösteriyordu.
Her izlediğimde de böyle hissediyorum.
Yani eğer ki izlemediysen benim favori filmlerimden biridir kendisi.
8 numara bir romandan aslında.
Film uyarlaması da var.
O da çok güzel.
Tom Hanks'in oynadığını çok beğenmiştim.
Onu izlemiştim sadece.
Ove adında bir adam ismi.
Huysuz, böyle yalnız, karısını kaybetmiş bir adamın hikayesi.
Film uyarlamasını da izledim ama cümle kitaptan.
Karısı için şöyle diyor.
İnsanlar Ove'un dünyayı siyah beyaz gördüğünü söylerdi.
Ama o renkti.
Sahip olduğu bütün renk.
Bu cümle bana sevginin ne olduğunu çok güzel anlatıyor.
Hani deriz ya bazı insanlar hayatıma renk katıyor gibi.
Kesinlikle öyle.
Ve onları kaybettiğimizde dünyanın gerçekten soğuduğunu hissederiz.
Ama diğer taraftan baktığımızda da şöyle düşünüyorum.
O renk bir kez hayatımıza girdiyse yısı bile bir çeşit sevgidir.
Yaslanıyorsak demek ki çok sevmişizdir.
Çok güzel bir film bu arada.
Mutlaka izlederim bunu da.
Ve şu an peş peşe çok fazla ağladığım film koyduğumu fark ediyorum.
Ya da ben çok ağlayan bir insanım ama benim gibi biriysen çok seversin bu filmleri.
Bu safa erke alıntı Büyük Anne Ölmeden Milyoner Olmak isimli bir filmden.
Para için büyük annesine bakmaya başlayan bir gencin yavaş yavaş gerçekten sevmeye başlamasının hikayesi.
İçinde büyük annesinin söylediği şöyle bir şey var.
En çok kimi sevdiğimi bilmiyorum ama en çok seninle kalmak istiyorum.
Ya bu cümle bana aileyle özellikle yaşlanan büyüklerimizle geçirdiğimiz zamanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
Her bu alıntıya denk geldiğimde.
İşte hafta sonu giderim, bayramda görüşürüz, ay yarın ararım.
Zaman sonsuz değil ve bu film bana geç kalmamayı, şimdi sevmeyi, şimdi yanında olmayı öğretti gibi hissediyorum.
10 numara bir anime aslında ama hiç de çocuk filmi denilecek bir şey değil.
Ateş Böceklerinin Mezarı, Savaşta Öksüz Kalan İki Kardeşin Hikayesi muhtemelen hayatımda izlediğim en hüzünlü filmlerden biri.
Küçükka Setsuka bir sahnede şöyle soruyor.
Ateş Böcekleri neden bu kadar çabuk ölmek zorunda?
Ya bir çocuğun ağzından çıkan bu masum soru aslında hani o bütün savaşların, bütün kayıpların özeti.
Neden güzel şeyler bu kadar çabuk bitiyor?
Bu film bana masumiyetin ne kadar kırılgan olduğunu ve barışın, güvende olmanın aslında ne kadar büyük bir şey olduğunu da öğretmişti.
11 numara bir Ghibli filmi.
Tabii ki de bu listeye bir Ghibli filmi koymasam olmazdı.
Ruhların Kaçışından.
Küçük bir kızın korkularıyla yüzleşerek büyüdüğü o masası film.
İzlemediysen mutlaka izle.
İçinde Zeynep'in ona söylediği şöyle bir cümle var.
Biriyle bir kez tanıştığında onu asla gerçekten unutmazsın.
anıların geri gelmesi sadece biraz zaman alır.
Bölümün başlarında da dediğim gibi
bu cümlede bana hiçbir karşılaşmanın boşa gitmediğini düşündürüyor.
Yani hayatımıza giren insanlar bir süre sonra uzaklaşsalar bile
bir yerde kalıyorlar.
Unuttuğumuzu sansak da aslında bir köşede duruyorlar.
Bu güzel bir teselli bence.
Özellikle de kaybettiğimiz dostluklar için.
12 numara tam da benim yaşıma 20'li yaşlara dair bir film.
Princess Ha hayatını bir türlü yoluna koyamayan hala kendini arayan bir kadının hikayesi.
İçinde sevgiyi tarif ettiği çok güzel bir an var.
Diyor ki o şey işte birisiyle birlikteyken onu seversin ve o da bunu bilir.
Bu cümle bana aradığımız şeyin aslında ne olduğunu anlatıyor gibi hissediyorum.
Kalabalık bir odanın içinde gözlerini kaldırıp sevdiğin biriyle göz göze gelirsin ya
Ya da işte ona hiçbir şey söylemene gerek olmadan onun seni, senin onu bildiğini hissetmek.
İşte asıl bağ bu ve bu film bana hayatım tam oturmamış iken bile bunun normal olduğunu, herkesin kendi hızında büyüdüğünü hatırlatmıştı.
13 numara sürekli defalarca baştan izlediğim bir dizi.
Geçenlerde yine tekrar bitirdim yani.
Yanda açacak bir şey bulamadım ve gittim yine Friends açtım.
Yıllardır çok severim. Kendimi çok evimde hissettiğim bir dizi.
İçinde Phoebe'nin iki insanın birbirine ait olduğunu anlatmak için söylediği çok tatlı bir cümle var.
Gördün mü o onun istakozu dediği bir sahne var ya.
Phoebe'ye göre istakozlar ömür boyu tek bir eşe kalırmış.
Yaşlanınca bile akvaryumda böyle pençe pençe dolaşırlarmış.
Bu benzetme çok duygusallaştırıyor beni.
Çünkü herkesin bir istakozu vardır.
İlla romantik biri değil yani. Bazen en yakın arkadaşındır o.
Hayat seni nereye savurursa savursun.
Elim tutmaya devam eden o kişi.
Bu diziyi her izlediğimde kan bağı olmadan da insanların birbirinin ailesi, birbirinin istekozu olabileceğini hatırlatıyor.
14 numara bir başka sevdiğim diziden.
Bunun da yeri bende çok ayrıdır.
Modern Family.
Birbirinden bambaşka, çok kusurlu, dağınık ama birbirini çok seven bir ailenin hikayesi.
Phil'in şöyle bir sözü var.
Yüzeyin biraz altını kazırsan eskiden olduğun çocuğu bulmak için çok derine inmeye gerek kalmaz.
Bu cümle bana hep böyle içimizde hala o çocuğun yaşadığını hatırlatıyor.
Fil hiç bu kadar anlamlı cümleler kuracak bir karakter de değil bu arada.
Ama çok seviyorum kendisini.
Biz büyüdük yani bir sorumluluklar falan yüklenince bir ciddileştik ama içimizdeki o çocuk hiç gitmedi aslında.
Bu dizi bana ailenin kusursuz olması gerekmediğini, dağınık ve biraz da tuhaf bir ailenin de en az diğerleri kadar güzel hatta belki daha güzel olabileceğini gösterdi.
15 numara bir film repliği aslında ama bir kitaptan geliyor bu da.
Alice Harikalar Diyarında.
Alice'in o imkansızlıklarla dolu dünyasına söylediği şöyle bir cümle var.
Bazen kahvaltıdan önce 6 tane imkansız şeye inanırım.
Bu cümleyi çok seviyorum.
Çok seviyorum.
Yani bana hayal kurmanın, imkansıza inanmamanın hiç de aptalca olmadığını hatırlatıyor.
Büyüdükçe biz diyoruz ya daha gerçekçi ol.
O taraftan bak.
Daha gerçekçi taraftan bak.
Hayallerimizi kısıyoruz biraz tabii ki de.
Ama bazen en güzel şeyler tam da herkesin imkansız dediği yerde başlıyor gibi geliyor bana.
O yüzden ben kahvaltıdan önce 6 imkansız şeye inanmayı seven biri olmak istiyorum.
Hep.
16 numara Çilingir Sofrası filminden.
Her denk geldiğimde beni gülümseten bir diyalog var bu filmde.
Belki başka bir hayatta başka bir hayat yok.
O yüzden öpeceksen öp.
Ben bu ertelemenin karşısında duran alıntıları seviyorum galiba onu fark ettim şu an.
Bu da bana sonra diye bir şey olmadığını hatırlatıyor.
Yani hep erteliyoruz, söyleyeceğimiz sözü erteliyoruz, atacağımız adımı vereceğimiz sarılmayı erteliyoruz.
Başka bir zaman diyoruz, başka bir hayatta diyoruz ama başka bir hayat yok.
Elimizde olan tek hayat bu o yüzden sevdiğini sev.
Söyleyeceğini söyle, öpeceğini öp demek gerekiyor bazen.
17 numara bir kitap hem de çok sevdiklerimden.
Çocuk Köstebek, Tilki ve At kitabından bir çocuk kitabı.
Animasyonu da çok tatlı.
İnsanın içini böyle sıcacık yapıyor.
Ve içinde şöyle bir cümle var, şöyle bir diyalog var daha doğrusu.
Söylediğin en cesur şey neydi diye sordu çocuk.
İmdat dedi at.
Film izlerken de burada çok duygulanmıştım ben.
Çünkü yardım etmenin bir zayıflık olduğu da öğretiliyor bize sanki zamanla.
Ama tam tersine en büyük cesaret olduğunu hatırlatıyor bu film bana.
Hep güçlü görünmeye çalışıyoruz.
Hani ben hallederim, kimseye muhtaç değilim.
Çok insani bir duygu bu da.
Oysa ki yardım et diyebilmek pes etmek değilmiş.
Pes etmeyi reddetmekmiş.
18 numara belki de dünyanın en çok okunan günlüklerinden biri.
Anne Frank'in Hatıra Defteri.
Ben buna bir podcast bölümü de yapmıştım diğer podcastımda.
Savaşta bir çatı katında saklanan genç bir kızın günlüğü ve o kadar karanlığın içinde şöyle bir cümle yazmış.
Her şeye rağmen insanların kalbinin hala iyi olduğunu inanıyorum.
Bu cümlenin nereden geldiğini düşününce benim tüylerim diken diken oluyor hala.
Yani etrafında bunca kötülük varken bir genç kız hala insanların iyiliğine inanabiliyor.
Bu bana umudun bir seçim olduğunu öğretti diyebilirim.
En karanlık yerde bile iyiye inanmayı seçebiliyoruz.
Ve bu bence insanın yapabileceği en cesur şeylerden biri.
19 numara yine küçük kadınlardan ama bu sefer romanından.
John'un ayarlarını anlattığı şöyle bir cümle var.
Muhteşem bir şey yapmak istiyorum.
Öldükten sonra unutulmayacak, kahramanca ya da harikulade bir şey.
Bu alıntı bana bir iz bırakma arzusunun hiç de kibir olmadığını hatırlatıyor.
Hepimiz bir anlam istiyoruz.
Geride bir şey bırakmak istiyoruz.
ve bu çok insani.
John'un o hırsı, o hani ben de bir şey olmak istiyorum demesi
özellikle bir kadının ağzından bana hep tesadüf vermiştir.
Çok seviyorum o yüzden.
Kitabı da uyarlamasında.
20 numara Küçük Prens'ten.
Yani şu listeye bir Küçük Prens koymasam olmazdı.
Herkesin bir dönem okuduğu ama her okuyuşta başka bir şey anladığı bir kitap.
O meşhur cümlesi de şu.
İnsan ancak yüreğiyle baktığında doğruyu görebilir.
Gerçeğin özü göze görülmez.
En önemli şeylerin aslında göze görülmediğini öğreten bir kitaptı.
Bana sevgidir, güvendir, bağdır.
Bunları göremezsin ama hissedersin.
Biz çoğu zaman görünene, o parlak olana, gösterişli olana kapılıyoruz.
Oysa ki asıl kıymetli olan şeyler sessizce, böyle görünmeden duruyorlar orada.
Onları görmek için durup yüreğimizle bakmamız gerekiyor.
21 numara simyacıdan geliyor hazırsan.
kendi hazinesinin peşine düşen bir çobanın yolculuğu
ve içinde o çok bilindik cümle var.
Bir şeyi gerçekten istediğinde
bütün evren onu gerçekleştirmen için seninle iş birliği yapar.
Biliyorum bu cümle çok duyuldu.
Belki biraz fazla duyuldu.
Ama ben hala ona inanmayı seviyorum.
Çünkü bir şeyi gerçekten yürekten istediğinde
o gözün açılıyor, önündeki o fırsatları görmeye başlıyorsun.
Cesaretin artıyor.
Belki evren değil de o isteğin seni değiştiriyor.
Ama sonuç aynı.
İstemek ilk adım baktığında.
22 numara çocukluğumun kitabı.
Travma bırakan o kitap.
Şeker Portakalından.
Zeze adında o küçük yaramaz ama kocaman kalpli bir çocuğun hikayesi için de şöyle bir cümle de var.
İnsan yüreğinin bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin.
Bu cümle nedense bana sevginin sınırsız olduğunu hissettiriyor.
Hani korkarız da bazen bu kadar çok seversem acısı da çok büyük olur gibi bir taraftan baktığımızda.
Ama kalp büyüdükçe daha çok sevebiliyor, daha çok şeye sığdırabiliyor.
Ve bir çocuğun gözünden anlatıldığı için bu kitap hani bana masumiyetin, o saf sevginin ne kadar güçlü olduğunu hatırlıyor.
Belki de bu yüzden çok duygulanıyorum bu alıntıya.
23 numara Mart'tan geliyor.
Richard Bach'ın o incecik kitabı.
mutlaka okumuşsundur diye düşünüyorum ama okumadıysan da bir kahve eşliğinde okuyabileceğim bir şey.
Sürüden ayrılıp daha yükseğe uçmaya seçen bir Martı'nın hikayesi.
Söyle diyor kitapta, en yükseğe uçan Martı en uzağı görür.
Bu kitabın alıntılarına her denk geldiğimde kalabalığa uymak zorunda değilsin mesajı veriyor gibi hissediyorum bana.
Hani herkes aynı şeyi yaparken sen başka bir şey istiyorsan, daha yükseğe, daha öteye bakmak istiyorsan
Bu yanlış değil. Hatta belki de en uzağı, en güzeli tam doğru cesareti gösterenler görüyor.
Özgür olmak bazen biraz da yalnız kalmayı göze almak gibi de oluyor.
Böyle bir yerden etkiliyor sanırım beni bu alıntı.
24 numara yine bir kitaptan.
Bir çocuğun gözünden adaleti, vicdanı anlatan bir romandan.
Bülbül'ü öldürmekten bahsediyorum.
Babası Atikus'un söylediği şöyle bir cümle var.
Bir insanı olaylara onun bakış açısından bakmadıkça gerçekten anlayamazsın.
Onun derisinin içine girip öyle dolaşmadıkça.
Bu alıntı bana empatinin ne olduğunu çok güzel bir şekilde öğretmişti okuduğumda.
Hani biz çok çabuk yargılıyoruz da aslında insanları.
Herkesin kendi hikayesi var, kendi görmediğimiz tarafı var.
O zaman birini anlamak için bir an olsun onun yerine geçmeyi denemek gerekiyor.
Bunu hep yapabilsek dünya çok daha şefkatli bir yer olurdu gibi geliyor bana.
25 numara.
Victor Hugo'nun o kocaman, devasa kitabından, sefillerden.
İçinde şöyle bir cümle var.
Hayattaki en büyük mutluluk sevildiğimize olan inancıdır.
Ya böyle bilmiyorum.
Çok duygusal bir alıntı bence bu.
Ya da ben çok etkileniyorum bu alıntıdan.
Mutluluğun asla ne kadar basit bir şeye dayandığını hatırlatıyor bana.
Çok şeye sahip olmak değil, sevilmek.
Daha doğrusu sevildiğine inanmak.
Bir insanın hayatını ayağa kaldıran da çökerten de bu inanç.
Ben seviliyorum diyebilmek dünyadaki en büyük güç kaynaklarından biri galiba.
26 numara Michael Landon'in o büyülü kitabından Momo'dan bir alıntı.
Zamanı çalan gri adamlara karşı dinlemeyi bilen küçük bir kızın hikayesi.
Şöyle diyor içinde.
Zaman hayatın kendisidir ve hayat insanın kalbinde yaşar.
zamanın ne kadar değerli olduğunu ve onu nasıl harcadığımıza dikkat etmemiz gerektiğini öğretmişti bana okuduğumda galiba.
Böyle özetleyebilirim.
Hani Momo'nun en büyük yeteneği neydi biliyor musun?
Dinlemek.
Sadece dinlemek.
Bugün ne kadar nadir bir şey aslında bu.
Birini gerçekten bölmeden, böyle telefona bakmadan dinlemek.
Belki de birine verebileceğimiz en kıymetli şey diye düşünüyorum.
Zamanımız ve dikkatimiz.
27 numara.
Geldik son cümleye.
27 yaşımın son alıntısını en sevdiğim şeylerden birinden seçtim.
Yüzüklerin Efendisi'nden.
İkisi de bitkin böyle her şeyin kaybedildiği bir anda.
Frodo şöyle bir soru soruyor Sam'e.
Peki biz neye tutunuyoruz Sam diyor.
Ve Sam şu meşhur cevap veriyor ona.
Bu dünyada hala iyi bir şeyler var Bay Frodo.
Ve bunun için savaşmaya değer.
Ben bu bölümü bu alıntıyla bitirmek istedim.
Çünkü içimde bütün umudum var.
Yani hayat zorlaşır, karanlık görünür, ben neyip tutunuyorum dediğimiz anlar olur.
Ama her şeye rağmen bu dünyada hala iyi bir şeyler var.
Dostlarımız var, olacak ya da sevdiğimiz birileri var.
Onların sesi var, sabah kahvemiz var, hiç beklemediğimiz bir anda gelen iyilikler var.
Ve bunların hepsi savaşmaya, devam etmeye değer.
Ben bu yaşıma bu inançla giriyorum yani.
Yani önümde ne olursa olsun güzel şeyler hala orada beni bekliyorlar.
Ve böyle 27 cümle 27 yaşıma bunları seçerken aslında şeyi de fark ettim.
Fark ettiğimi bilmiyorum.
Aslında bu cümleler sadece kitaplardan filmlerden de kalmamış bana.
Hepsi böyle hayatımın bir dönemine denk gelmiş ve o dönemde tam ihtiyacım olan şeyi söylemiş.
Bazen böyle olur hani bir cümle doğru bir zamanda insanın karşısına çıkınca
Bir de böyle sanki elini tutmuş ve sakinleşmeni istiyormuş gibi hissedersin.
Bilmiyorum senin var mı böyle cümlelerin?
Hani bir filmde duyup durduğun, bir kitapta altına çizdiğin böyle yıllardır aklında kalan.
Varsa onlara iyi bak.
Çünkü onlar aslında senin kim olduğunu, neye değer verdiğini anlatıyor.
Ben 27 yaşıma bu 27 cümleyle gidiyorum.
Bakalım önümüzdeki yıl bana hangi yeni cümleleri getirecek çok merak ediyorum.
Bu sayfayı şimdilik kapatıyorum.
Ama biliyorsun yine açacağım.
Sen de umarım ki burada olursun yine.
Ben de buradaydım, dinledim.
Zeynep demek istersen bana ulaşabileceğin sosyal medya hesaplarını açıklamalar kısmına bırakıyor olacaksın.
Kendine çok iyi bak.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
