
“Ben neler yaşadım, seninki de dert mi?”
Peki, ne zamandan beri acılarımızı yarıştırıyoruz?
Çok şey yaşamış olmak, bizi her zaman daha anlayışlı biri yapar mı? Yoksa bazen yaşadığımız zorlukları, başkalarının acılarını küçümsemek için mi kullanırız?
Bu bölümde; sınanmışlığın kibrini, kuşaktan kuşağa aktarılan duygusal sertliği ve acının nasıl bir üstünlük duygusuna dönüşebildiğini konuşuyoruz.
Çünkü acı çekmek başka, acıdan bilgelik çıkarabilmek bambaşka bir şey.
🎙️ Bundan Bahsedelim Mi? | Uzman Klinik Psikolog Fatma Kurt Genç
Transkript
Herkese selamlar, Bundan Bahsedelim mi?? podcast'inin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bugün sizinle biraz rahatsız edici bir konuyu konuşmak istiyorum.
Bazen insanı en çok yaralayan şey yaşadığı acı değildir.
O acıyı anlattığında karşılaştığı tavırdır.
Düşünün, birine çok yorulduğunuzu söylüyorsunuz.
Size dönüp hemen şunu söylüyor.
Sen bir de benim yaşadıklarımı bir bilsen.
Üzüldüğünüzü anlatmaya çalışıyorsunuz.
Buna mı üzülüyorsun?
Ben neler atlattım diyor.
Kırıldığınızı söylüyorsunuz.
Bizim zamanımızda böyle şeylere takılmazdık demeye başlıyor.
Ve bir anda fark ediyorsunuz ki sizin acınız karşınızdaki insanın geçmişiyle yarışmaya başlamış adeta.
Sanki üzülebilmek için yeterince kötü şeyler yaşamış olmanız gerekiyor.
Sanki yorulmaya hakkınız olması için önce bir başkasının geçtiği yollardan geçmeniz gerekiyor.
Peki ne zamandan beri acılarımızı yarıştırmaya başladık biz?
Ne zamandan beri bir insanın yaşadığı zorluklar ona başka insanların duygularını küçümseme hakkı veriyor?
Ve daha da önemlisi insan çektiği acıyla ne zaman kibirlenmeye başladı?
Bugün bunun üzerine konuşacağız.
Konumuz sınanmışlığın kibri.
Çünkü bazen insan yaşadıklarından güçlenerek çıkmaz.
Bazen yaşadıklarını başkalarının üzerinde bir üstünlük kurma aracına dönüştürür.
Ve işte o zaman acı artık yalnızca bir hatıra olmaktan çıkar.
Bir kimliğe dönüşür adeta.
Hazırsanız bundan bahsedelim mi?
İlk sorumuz geliyor.
Acı çekmiş olmak haklı olmak mı?
Hayatın bazı insanları gerçekten çok ağır sınavlardan geçirdiğini biliyoruz.
Kimi çocukluğunda sevgi görmemiştir.
Kimi çok erken yaşta sorumlu kalmak zorunda kalmıştır.
Kimi kayıplarla büyümüştür.
Kimi ihanetle, kimi yalnızlıkla.
Kimi de hiç kimsenin bilmediği mücadelelerle yaşamıştır.
Ve elbette bütün insanlar bunları dünyaya bakışını değiştirebilir, değiştirmeyebilir, tartışılır bu konular.
Ama burada çok önemli bir ayrım var.
Acı çekmiş olmak, her konuda haklı olmak anlamına gelmez.
Bir insanın çok şey yaşamış olması her şeyi bildiği anlamına da gelmez.
Çünkü yaşanmışlık ile bilgelik aynı şey değildir.
Yaşanmışlık başımıza gelenlerle ilgilidir.
Bilgelik ise başımıza gelenlerle ne yaptığımızla ilgilidir.
Bazı insanlar yaşadıkları acıdan şefkat üretir.
Bazıları ise aynı acıdan bir üstünlük duygusu çıkarır.
Örneğin birisi şöyle der.
Ben bu yoldan geçtim. Ne kadar zor olduğunu biliyorum. Yanındayım.
Bir diğeri şöyle söyleyebilir.
Ben bu yoldan geçtim. Senin bu kadar zorlanmaya hakkın yok.
İşte bu iki cümle arasında kocaman bir psikolojik mesafe vardır.
Birincisinde empati vardır, ikincisinde yargı.
Birincisinde insanın yaşadıkları başkasına yaklaşmasını sağlar.
İkincisinde ise yaşadıkları başkalarıyla arasına görünmez bir duvar örer.
Ve belki de kendimize sormamız gereken ilk soru şudur.
Ben yaşadıklarımdan bir anlayış mı çıkardım yoksa bir ayrıcalık mı?
Bir de o büyülü sözüm ona cümleye gelelim.
Ben neler yaşadım bir bilsen.
Ben neler yaşadım cümlesinin arkasında ne var?
Şimdi bu cümleyi biraz yakından inceleyelim.
Ben neler yaşadım ile başlayan bir sürü hikaye.
Aslında bu cümle tek başına problemli değil.
Bazen insanın görünme ihtiyacını anlatır, bazen anlaşılma arzusunu,
bazen de yıllarca kimseye anlatamadığı bir hikayenin ağırlığını taşır.
Ama bu cümle bir başkasının duygusunu susturmak için kullanıldığında anlamı değişir.
Çünkü artık kişi kendi hikayesini anlatmıyordur.
Karşısındaki insanın hikayesini geçersiz kılıyordur.
Psikolojik açıdan baktığımızda bunun arkasında farklı süreçler bulunabilir.
Örneğin bazı insanlar geçmişte yaşadıkları zorlukların yeterince görülmediğini hissederler.
Kimse onlara ne kadar yorulduklarını sormamıştır.
Kimse onların acısının yanında durmamıştır.
Belki ağladıklarında susturulmuşlardır.
Belki yardım istediklerinde güçsüzlükle suçlanmışlardır.
Ve yıllar sonra başka bir insanın rahatça kırılabildiğini, ağlayabildiğini, destek isteyebildiğini gördüklerinde içlerinde eski bir yarı harekete geçer.
Şöyle düşünebilirler bu kişiler.
Ben bunları yaşarken kimse yanımda değildi.
Şimdi neden herkes onun etrafında?
Bu düşünce her zaman bilinçli değildir.
Bazen insan kendi geçmişinden mahrum kaldığı şefkati başkasına göstermekte zorlanabilir.
Ama burada çok önemli bir gerçek var.
Bir zamanlar size gösterilmeyen anlayış bugün başkasından esirgediğiniz anlayışa dönüşmek zorunda değil.
Yani sizin acınızın görülmemiş olması başkasının acısının da görülmemesi gerektiği anlamına gelmez.
Siz yalnız bırakıldınız diye başkalarının da yalnız bırakılması gerekmiyor.
Siz çok erken büyümek zorunda kaldınız diye bir başka bir çocuğun da çocukluğundan vazgeçmesi gerekmiyor.
Siz yardım alamadınız diye yardım isteyen bir insan güçsüz olmuyor.
Belki de gerçek iyileşme tam burada başlıyor aslında.
İnsanın kendi yaşadıklarını başkasına yaşatmamayı seçtiği yerde.
Hemen ardından gelen yine önemli bir başlık bence acının bir kimliğe dönüşmesi.
Bazen insanlar yaşadıkları zorlukları yalnızca geçmişlerinin bir parçası olarak taşımazlar.
Onları kimliklerinin merkezine yerleştirirler adeta.
Ben hayatın bütün zorluklarını görmüş bir insanım derler.
Beni hiçbir şey yıkamaz.
Benim geçtiğim yollardan kimse geçmedi.
Şimdi bu cümleler ilk bakışta güçlü görünebilir ve gerçekten de insanın dayanıklılığını hatırlaması değerli olabilir.
Fakat burada ince bir çizgi vardır.
İnsan geçmişinden güç alabilir ama bütün değerini ne kadar acı çektiğine bağladığında başka bir sorun ortaya çıkabilir.
Çünkü o zaman kişi acı çekmediği zamanlarda kendisini yeterince değerli hissetmekte zorlanabilir.
Daha da önemlisi başkalarının yaşadığı zorlukları kendi hikayesine yönelik bir tehdit gibi algılayabilir.
Sanki başka birinin acısını kabul ederse kendi acısının önemi azalacakmış gibi.
Oysa acı paylaşıldıkça değeri azalan bir şey değildir.
Bir başkasının yarasını görmek sizin yaranızı görünmez yapmaz.
Bir başkasının gözyaşını anlamak sizin gözyaşınızı değersizleştirmez.
Bir başkasının hayatınız zor olduğunu kabul etmek sizin hayatınızın kolay olduğu anlamına gelmez.
Yani özetle aslında acının birincisi, ikincisi, üçüncüsü yoktur.
Acı bir yarış değildir.
Ve bu yarışın kazanını da yoktur.
Çünkü bir insanın ne kadar zorlandığını yalnızca başına gelen olayın büyüklüğü belirlemez.
O olayın kişi için anlamı, geçmiş deneyimleri, sahip olduğu destek kaynakları ve baş etme kapasitesi de belirler.
Bir insanın kolayca atlattığı bir durum başka biri için oldukça sarsıcı olabilir.
Bu o insanı daha zayıf yapmaz.
Yalnızca farklı bir insan yapar.
Belki de hepimizin duyması gereken cümle şu.
Sizin dayanabildiğiniz bir şeye başka birinin dayanamıyor olması onun eksikliği değildir.
Şimdi burada acının bir kimliğe dönüşmesini anlatmaya çalıştım ve bir diğer hemen ardından gelen konumuz da kuşaktan kuşağa aktarılan sertlik.
Sert olmalıyım, güçlü olmalıyım, dirayetli olmalıyım mevzusu.
Biraz da ailelerimize bakalım bu aşamada çünkü sınanmışlığın kibri bazen en çok evlerimizin içinde karşımıza çıkar.
Bir anne düşünün, çocukluğundan itibaren büyük sorumluluklar üstlenmiş, belki kendi ihtiyaçlarını hep ertelemiş, belki yıllarca kimse ona yardım etmemiş ve bir gün kendi kızı anneliğin ne kadar yorucu olduğundan bahsediyor.
Annesinin cevabı şu oluyor, biz sizin gibi miydik? Hem çocuk büyüttük hem ev geçindirdik, şimdi herkes çok nazlı.
Oysa o genç annenin ihtiyacı bir karşılaştırma değildi.
Belki yalnızca anlaşılmaktı.
Bir baba düşünelim şimdi de.
Çocukluğunda çalışmaya başlamış.
Hayatı boyunca ayakta kalmak için mücadele etmiş.
Oğlu ona iş hayatında zorlandığını anlatıyor.
Babasının cevabı şu.
Sen daha zorluk görmemişsin.
Belki baba oğlunu güçlü olmayı öğretmeye çalışıyor.
Ama farkında olmadan ona başka bir şey öğretiyor.
Zorlandığında konuşma.
Ve işte böyle bazı ailelerde acılar anlatılmıyor, yarıştırılıyor, duygular anlaşılmıyor, derecelendirilmeye başlanıyor.
Yani insanlar birbirine destek olmak yerine kimin daha çok yorulduğunu ispatlamaya çalışıyor.
Burada çok çarpıcı bir çelişki var.
Bazı insanlar çocuklarının kendileri kadar zorlanmaması için bütün hayatlarını çalışarak geçiriyor.
Ama çocukları daha iyi koşullarda yaşadığında bu kez onları yeterince güçlü olmamakla suçluyor.
Oysa belki de bir ebeveynin başarısı tam olarak budur.
Çocuğunun kendisi kadar acı çekmek zorunda kalmaması.
Mesela bir sonraki neslin daha az acı çekmesi önceki neslin mücadelesini değersizleştirmez.
Tam tersine o mücadelenin anlamlı sonuçlarından biri olabilir.
Bir çocuğun sizden daha kolay bir hayat yaşaması sizin fedakarlıklarınızın boşa gittiğini göstermez.
Belki de fedakarlıklarınızın işe yaradığını gösterir.
Ve bazen bir kuşağın diğerine bırakabileceği en büyük miras yaşadığı acıların aynısını bırakmamaktır.
Peki hemen ardından şunu konuşalım.
Güçlü insan neden başkasının kırılganlığından rahatsız olur?
Burada biraz durmak istiyorum çünkü çok çok önemli bir soru ya da cümle bu.
Neden bazı insanlar başkalarının kırılganlığına tahammül edemez?
Neden ağlayan birini gördüklerinde öfkelenirler?
Neden yardım isteyen birini hemen güçsüzlükle suçlarlar?
Bunun tek bir açıklaması elbette yok ama bazen başkalarında gördüğümüz kırılganlık kendi içimizde kabul edemediğimiz tarafları hatırlatır bize.
Bir aynalama yapar adeta.
Örneğin hayatı boyunca güçlü olmak zorunda hisseden bir insan düşünün kimseye yaslanamamış, kimsenin yanında rahatça ağlayamamış, her düştüğünde kendi kendine kalkmak zorunda kalmış.
Bir süre sonra güçlü olmak onun için bir tercih olmaktan çıkmış, bir zorunluluğa dönüşmüş ve şimdi karşısında rahatça yardım isteyebilen birini gördüğünde onun davranışı kendisinde huzursuzluk yaratabilir.
Belki de o an içindeki ses şöyle sesleniyor olabilir o kişiye.
Ben neden isteyemedim?
Ben neden ağlayamadım?
Ben neden hep güçlü olmak zorundaydım?
Fakat bu sorularla yüzleşmek elbette ki kolay değil.
Bu yüzden bazen insan kendi kırılganlığıyla temas etmek yerine karşısındakinin kırılganlığını küçümseyebiliyor.
Burada şunu unutmamak gerekiyor.
Bu tür davranışların arkasındaki psikolojik nedenleri anlamaya çalışmak, onları haklı çıkarmak anlamına gelmez.
Bir insanın geçmişte yaralanmış olması bugün başkalarını yaralamasını meşrulaştırmaz ve belki de olgunlaşmak dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor.
İnsanın kendi acısının, sorumluluğunu başkalarının omuzlarına bırakmamayı öğrenmesinde.
Çünkü güçlü olmak başkasının güçsüzlüğünü küçümsemek değildir.
Bazen gerçek güç bir başkasının gözyaşının yanında hiçbir şey söylemeden yalnızca durabilmektir.
Peki sınanmışlık insanı her zaman iyileştirir mi, iyileştirmez mi?
Toplumda sık duyduğumuz bir söz var, acı insanı olgunlaştırır.
Peki gerçekten her acı insanı olgunlaştırır mı?
Elbette ki hayır.
Acı tek başına olgunluğun garantisi değildir.
Bazı deneyimler insanın empati kapasitesini geliştirebilir.
Bazıları ise kişiyi daha da savunmacı, daha güvensiz ya da daha katı hale getirebilir.
Belirleyici olan yalnızca ne yaşadığımız değil, yaşadığımızı nasıl anlamlandırdığımız ve onunla nasıl baş ettiğimizdir.
Çünkü insan acı çekerek otomatik olarak bilgeleşmez.
Bazen yalnızca daha fazla acı çekmiş olur ve bu cümleyi özellikle önemsiyorum.
Çünkü toplum olarak bazen çok şey yaşamış insanları sorgulamlamaz bir konuma yerleştiriyoruz.
Sanki ne kadar fazla acı çekmişlerse söyledikleri o kadar doğruymuş gibi geliyor kulağa.
Oysa insan çok şey yaşamış olabilir ama hala empati kurmakta zorlanabilir.
Çok büyük kayıplar vermiş olabilir ama başkalarının sınırlarına saygı göstermeyi öğrenememiş olabilir.
Hayatın ağır sınavlarından geçmiş olabilir ama kendi duygularını anlamlandırmakta hala güçlük çekiyor olabilir.
Bunlar birbirini dışlayan şeyler değildir ve belki de bu yüzden yaşadığımız acılardan çok o acıların ardından nasıl bir insana dönüştüğümüzü konuşmalıyız.
Çünkü bazen insanı olgunlaştıran şey yaşadığı acının kendisi değil o acıyla yüzleşebilme cesaretidir.
Ve gelelim o güzel konuya bir başkasının acısını küçümsemek kendi acınızı büyütmez maalesef.
Şimdi size bir şey sormak istiyorum. Hayatınızda hiçbir derdinizi anlattıktan sonra anlatmamış olmayı dilediniz mi? Hiçbirinin yanından konuşmadan önce olduğunuzdan daha yalnız ayrıldınız mı?
Belki sadece anlaşılmak istemiştiniz. Belki bir çözüm bile beklemiyordunuz. Yalnızca birinin size dönüp zor olmalı demesini istiyordunuz. Ama bunun yerine kendi acınızın savunmasını yapmak zorunda kaldınız. Kalmış olabildiniz belki de.
Ve ardından neden üzüldüğünüzü açıkladınız, neden yorulduğunuzu ispatlamaya çalıştınız, neden kırıldığınızı anlatabilmek için daha fazla ayrıntı verdiniz ve belki de sonunda sustunuz.
Çünkü bazı insanların yanında insan derdini anlatmaktan değil, derdinin yeterince büyük olduğunu kanıtlamaya çalışmaktan yorulur.
İşte duygusal geçersizleştirme, değersizleştirme dediğimiz durumun gündelik hayattaki görünümlerinden biri budur.
Bir insanın hissettiği duygunun küçümsenmesi, yok sayılması veya anlamsızlaştırılması ve bu tekrarlandığında kişi zamanla kendi duygularından şüphe etmeye başlayabilir.
Kendisine şunu sormaya başlar sonrasında.
Acaba gerçekten abartıyor muyum?
Belki de bu kadar üzülmemeliyim.
Başkalarının da daha büyük sorunları var gibi.
Oysa bir başkasının daha büyük bir sorunun yaşıyor olması sizin yaşadığınız sorunu ortadan kaldırmaz.
Dünyada açlık var diye yalnızlık acı vermeyi bırakmaz. Bir başkası yaz tutuyor diye sizin hayal kırıklığınız anlamsız hale gelmez. Başka insanların daha ağır mücadeleler veriyor olması sizin yorulma hakkınızı elinizden almaz. Acının meşru olması için en büyük acı olması gerekmez.
Ve şunu da unutmayalım, empati kurmak karşımızdaki insanın yaşadıklarını tamamen anlamak zorunda olmak değildir.
Bazen yalnızca anlamadığımız bir acının da gerçek olabileceğini kabul etmektir.
Peki biz bu kibirden nasıl kurtulabiliriz, uzaklaşabiliriz diye soracak olursak, buraya kadar daha çok başkalarının davranışlarından söz ettik.
Ama şimdi biraz kendimize dönelim.
Çünkü sınanmışlığın kibri yalnızca başkalarında arayacağımız bir özellik değil.
Hepimizin zaman zaman düşünebileceği, düşebileceği bir tuzak.
Ve belki biz de bir arkadaşımızın anlattığı sorunu içimizden küçümsedik.
Belki birinin ağlamasını gereksiz bulduk.
Belki de farkında olmadan şöyle düşündük.
Ben bunları yaşadım ama bu kadar şikayet etmedim.
İşte böyle anlarda kendimize birkaç soru sorabiliriz.
Karşımdaki insanı gerçekten anlamaya mı çalışıyorum?
Yoksa ona ne kadar güçlü olduğumu kanıtlamaya, göstermeye mi çalışıyorum?
Onun acısını mı dinliyorum yoksa kendi geçmişimin onaylanmasını mı bekliyorum?
Bu soruların cevapları her zaman hoşumuza gitmeyebilir.
Ama psikolojik farkındalık biraz da budur.
İnsanın kendisiyle ilgili rahatsız edici gerçekleri fark edebilmesi ve ardından başka türlü davranmayı seçebilmesi.
Örneğin biri size zorlandığını anlattığında hemen kendi hikayenizi anlatmak zorunda değilsiniz.
Ben de yaşadım demeden önce onu dinleyebilirsiniz.
Bunda ne var demek yerine senin için en zor tarafı neydi diye sorabilirsiniz.
Güçlü olmalısın demek yerine şu an neye ihtiyacın var diyebilirsiniz.
Bazen bu kadar küçük görünen bir değişim karşımızdaki insanın kendisini çok daha güvende hissetmesini sağlayabilir.
Çünkü insanlar her zaman çözüm aramazlar.
Bazen yalnızca yargılanmadan duyulmak, dinlenmek isterler.
Ve belki de en önemlisi kendi geçmişimizdeki yaraları fark etmekten kaçınmamalıyız.
Çünkü insanın kendi acısıyla kurduğu ilişki değiştiğinde başkalarının acısına verdiği tepki de değişebilir.
Bir zamanlar yalnız bırakılmış olmak bugün yalnız bırakmak zorunda olduğumuz anlamına gelmemeli.
bir zamanlar susturulmuş olmak bugün susturmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bir zamanlar anlaşılmamış olmak bugün anlamaktan vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Ve insan kendisine yapılmayan iyiliği bir başkasına yapabildiğinde de iyileşebilir.
Bugün bölümün sonuna gelirken sizden bir şey düşünmenizi istiyorum.
Hayatınız boyunca yaşadığınız bütün zorlukları,
Kimsenin bilmediği mücadelelerinizi, içinizden sessizce verdiğiniz savaşları, belki kimse görmedi, belki kimse teşekkür etmedi, belki kimse ne kadar yorulduğunuzu fark etmedi ve belki gerçekten çok ağır sınavlardan geçtiniz.
Bunların hepsi sizin hikayenizin bir parçası.
Hepsi görünmeyi hak ediyor ama size bir soru sormak, soru bırakmak istiyorum.
Bütün bunları, bu yaşadıklarınız sizi nasıl bir insana dönüştürdü?
Daha anlayışlı mı oldunuz yoksa daha yargılayıcı mı, daha katı mı?
Başkasının acısını daha kolay mı fark ediyorsunuz?
Yoksa kendi acınızdan başka hiçbir acıyı yeterince büyük bulmuyor musunuz?
Bir insan size kırıldığını anlattığında onu duyabiliyor musunuz?
Gerçek anlamda kendinizi vererek dinleyebiliyor musunuz?
Yoksa hemen kendi geçmişinizin kapılarını açıp onun sesini mi bastırmaya çalışıyorsunuz?
Çünkü bazen insanın en büyük yanılgısı şudur.
Çok şey yaşadığı için çok şey bildiğini düşünmek.
Oysa hayat bize her zaman bilgelik öğretmez.
Bazen yalnızca hayatta kalmayı öğretir.
Ve hayatta kalmakla yaşamayı öğrenmek aynı şey değildir.
Güçlü görünmekle duygusal olarak olgunlaşmak aynı şey değildir.
Çok acı çekmekle başkasının acısını anlamak aynı şey değildir.
Belki de asıl mesele hayatın bizi kaç kez sınadığı değil, bizim o sınavlardan sonra insanlara nasıl davrandığımızdır.
Ayrıca kendimize nasıl davrandığımız.
Çünkü herkes kendi hayatının görünmeyen bir yükünü taşıyor.
Kimi gülümseyerek, kimi susarak, kimi her şey yolundaymış gibi davranarak, kimi de artık güçlü görünmekten yorularak ve hiçbirimiz karşımızdaki insanın iç dünyasında tam olarak ne yaşadığını bilmiyoruz.
İşte tam da bu noktada bu yüzden birinin acısını küçümsemeden önce belki de şunu hatırlatmalıyız kendimize.
Sizin kolayca yürüdüğünüz bir yol bir başkasının bütün gücünü tüketmiş olabilir.
Sizin çoktan atlattığınız bir mesele başka birinin hayatında hala kanayan bir yara olabilir.
Ve sizin güçlü kalabildiğiniz bir yerde bir başkasının dağılması onun sizden daha değersiz olduğu anlamına gelmez.
Şimdi bölümün başındaki soruya dönmek istiyorum.
İnsan çektiği acıyla ne zaman kibirlenmeye başladı demiştik.
Belki de kendi yaşadıklarını başkalarının yaşadıklarından daha önemli görmeye başladığında.
kendi dayanıklılığının başkalarının kırılganlığını yargılamak için kullandığında
ve kendi yaralarını başkalarını yaralama hakkı gibi gördüğünde
ama başka bir ihtimal daha var.
İnsan bütün yaşadıklarına rağmen şefkatli kalmayı seçebilir.
Kendisine gösterilmeyen anlayışı gösterebilir.
Kendisine uzatılmayan o eli uzatan taraf olabilir.
Kendisinin duyamadığı o cümleyi bir başkasına söyleyebilir.
Seni anlıyorum, zorlanıyor olabilirsin ama yanındayım.
Belki de gerçek olgunluk tam olarak budur.
Acı çektiği için başkalarının üzerinde hak iddia etmek değil,
acının ne demek olduğunu bildiği için kimseyi küçümsememek ve onun yanında olduğunu hissettirmek, dinleyebilmek.
Ve son olarak bir gün biri size derdini anlattığında kendi hikayenizi bir anlığına susturmayı deneyin.
Çünkü belki de karşınızdaki insanın ihtiyacı sizin ne kadar güçlü olduğunuzu duymak değildir.
Belki sadece kendi kırılganlığıyla kabul edilmektir.
Unutmayın çektiğiniz acılar size derinlik katabilir.
Ama o derinliği başkalarını küçümsemek, küçük göstermek için kullanıyorsanız orada bilgelikten değil kibirden söz etmeye başlarız.
Ve belki de insanın kendisine sorabileceği en önemli sorulardan biri şudur.
Benim yaşadıklarım başkalarının hayatını kolaylaştıran bir anlayışa mı dönüştü yoksa onların da benim kadar acı çekmesini isteyen bir sertliğe mi?
Bu sorunun cevabını bugün kendinize bırakıyorum.
Çünkü bazen insanın en büyük sınavı başına gelenler değildir.
Başına gelenlerden sonra nasıl biri olmayı seçtiğidir.
Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bundan Bahsedelim mi? podcastinin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak dileğiyle.
Kendinize ve birbirinizin görünmeyen yaralarına iyi bakın.
Sevgilerle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
