
Bir söz ne kadar yaralayabilir? Peki bazen neden yıllar önce duyduğumuz tek bir cümleyi hâlâ içimizde taşırız?
Bibliyoterapi serimizin bu bölümünde İmam Gazali’nin Dil Belası eserinden yola çıkarak sözün insan ruhundaki izlerini konuşuyoruz. Dedikodudan öfkeyle söylenen sözlere, sessizliğin gücünden sosyal medya diline, şefkatli iletişimden kendimize söylediğimiz acımasız cümlelere uzanan bir sohbet…
Çünkü bazen mesele ne söylediğimiz değil, sözümüzün karşımızdaki insanda nerede kaldığıdır.
🎧 Hazırsanız, bundan bahsedelim mi?
Transkript
Herkese selamlar. Ben uzman klinik psikolog Fatma Kurtgenç.
Bundan Bahsedelim mi?? podcast'inin yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugünkü bölüm benim için çok özel.
Çünkü bu kez bir romanı değil, yüzyıllardır okunan bir düşünce metnini konuşacağız.
Biblioterapi serimizin bu bölümünde konuğumuz,
İslam düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biri olan İmam Gazali
ve onun çok etkileyici eseri Dil Belası.
Bu bölümü hazırlarken şunu fark ettim.
İnsan bazen hayatındaki en büyük yaraları bir sözle alıyor.
Bazen de en büyük iyileşmeyi yine bir sözle yaşıyor.
Belki siz de bunu yaşamışsınızdır.
Yıllar önce duyduğunuz bir cümleyi hala hatırlıyor olabilirsiniz.
Bir öğretmenin sözü, bir ebeveynin eleştirisi, bir sevdiğinizin kırıcı cümlesi
ya da tam tersi bir dostun destekleyici sözü, bir terapistin cümlesi
ya da bir arkadaşın yanındayım deyişi.
Demek ki dil yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda ruhsal bir güç.
Bugün birlikte şu soruların peşine düşeceğiz podcastımızda.
Dil neden bu kadar güçlü?
Konuşmak neden bazen iyileştirirken bazen yaralar?
Sessizlik gerçekten bir erdem olabilir mi?
Ve modern psikoloji İmam Gazali'nin söyledikleriyle nerede buluşuyor?
Kahvenizi aldıysanız, yürüyüşe çıktıysanız ya da akşam sessizliğinde beni dinliyorsanız başlayalım.
Hazırsanız Bundan Bahsedelim mi??
Şimdi kitaba geçmeden önce biraz İmam Gazali'den söz edelim.
Tam adı Ebu Hamid Muhammed el-Gazali.
11. yüzyılda yaşamış büyük bir İslam alimi, düşünür, filozof ve mutasavvıf.
1058 yılında Horasan'ın Tuz şehrinde doğuyor ve 1111 yılında vefat ediyor.
Gazali'yi önemli yapan şey nedir dediğimizde,
yalnızca dini ilimlerdeki derinliği değil, insan ruhunu anlamaya yönelik olağanüstü gözlem gücü.
Bugün psikoloji literatüründe konuştuğumuz pek çok meseleye benzer soruları o da soruyor.
Sorduğu sorulardan bazıları insan neden öfkelenir, neden kıskanır, neden gösteriş yapar,
neden insan boş konuşur, neden kendini başkalarıyla kıyaslar, neden iç huzuru kaybeder.
Bu yüzden Gazali'yi yalnızca bir din alimi olarak değil,
insan davranışını dikkatle gözlemleyen bir ruh düşünürü olarak da okumak mümkün.
Onun en meşhur eseri İhya-u Ulumi Dindir.
Dil Belası da bu büyük eserin içinde yer alan bölümlerden biridir ve zamanla ayrı bir kitap olarak yayımlanmıştır.
Gazali'nin yaşadığı dönemde sosyal medya yoktu, televizyon yoktu, telefon yoktu ama insan dili vardı ve o dilin insanı nasıl yücelttiğini ve nasıl felakete sürüklediğini çok iyi görmüştü.
Bazen düşünüyorum Gazali bugün yaşasaydı muhtemelen Dil Belası'nın bir bölümünü sosyal medya yorumlarına ayırırdı.
Oradan neler çıkardı kim bilir.
Ve şimdi biraz daha kitaba yaklaşacak olursak.
Dil belası adı ilk bakışta sert gelebilir kulağa.
Ama Gazali'nin derdi dili susturmak değil.
Dili bilinçsiz kullanmanın ruhsal ve ahlaki sonuçlarını göstermek bizlere.
Kitabın ana fikrini tek cümlede özetlesem şöyle derdim sizlere.
İnsan diline hakim olamadığında çoğu zaman kendine de hakim olamaz.
Gazali dilin pek çok tehlikesinden söz eder kitapta.
Gereksiz konuşma, dedikodu, yalan, iftira, alay etme, öfkeyle konuşma, gösteriş için konuşma, kırıcı sözler ve boş tartışmalar.
Dikkat ederseniz bunların büyük kısmı bugün de hayatımızın tam içerisinde.
Belki biçimleri değişti ama özü hala değişmedi.
Eskiden mahallede dedikodu vardı.
Bugün WhatsApp gruplarında.
Eskiden yüz yüze kırıcı söz vardı.
Bugün yorumlarda ya da hikayelerde.
Eskiden mecliste gösteriş vardı, bugün sosyal medyada.
Bu yüzden kitap şaşırtıcı derecede güncel hissettiriyor hala insanı.
Hemen bu noktada burada kısa bir biblioterapi parantezi de açmak istiyorum.
Çünkü neden biblioterapi diyebiliriz, bunu sorgulayabiliriz.
Biblioterapi kitapları ruhsal farkındalık ve iyileşme sürecinde bilinçli şekilde kullanılmaktadır.
Bir kitabı yalnızca bilgi almak için değil kendimizi görmek için de okuruz.
Dil belasını okurken insan sürekli kendine dönüyor.
Ben nasıl konuşuyorum?
İnsanları dinliyor muyum?
Öfkelendiğimde dilim nasıl değişiyor?
Sessizlikten neden rahatsız oluyorum?
Konuşurken gerçekten anlaşılmak mı istiyorum yoksa haklı çıkmak mı?
İşte biblioterapinin gücü burada başlıyor.
Kitap bize okurken ayna tutmaya başlıyor.
Şimdi biblioterapinin ardından da psikoloji kısmına geçelim.
Sözün psikolojik gücünden bahsedecek olursak modern psikolojide dil yalnızca iletişim değildir.
Düşüncenin taşıyıcısıdır.
Bilişsel psikolojiye göre düşüncelerimiz çoğu zaman iç konuşmalar halinde akar.
Yani aslında gün boyu kendimizle konuşuruz.
Zihnimiz bir şekilde devam eder.
Şimdi çok önemli bir soru geliyor burada aklıma.
Kendinize nasıl konuşuyorsunuz?
Kendinizle iletişim şekliniz, iletişim diliniz nasıl diye soracak olursak, örneğin yine beceremedim, ben zaten yetersizim, kimse beni sevmez, hep hata yapıyorum tarzındaysa bunlar da birer söz.
Üstelik en çok maruz kaldığımız, kendimize yönelttiğimiz sözlerden bazıları.
Gazali daha çok dışa yönelen dile odaklanır.
Psikoloji ise içe yönelen dile de dikkat çeker.
Ama ikisi aynı yerde buluşur.
Dil, ruhu etkiler.
Yani zihnimizde geçen kelimeler, kendimizde kurduğumuz iletişim şekli psikolojik anlamda bizi, motivasyonumuzu bariz bir şekilde etki altına alır.
Şimdi dil, ruhu etkiler dedik ya, başkalarına söylediğimiz sözler kadar kendimize söylediğimiz sözler de bizi şekillendirir.
Terapi odasında bazen danışanların iç sesini duyduğumda şunu düşünüyorum.
Kimse onlara bu kadar sert davranmasa bile onlar kendilerine çok sert davranıyorlar.
Yani tekrar konu kendimizle iletişimimiz kurduğumuz cümlelere geliyor.
Belki bugün bu bölümü dinleyen biri için en önemli farkındalık şu olabilir.
Kendime konuşma biçimim de ruh sağlığımın bir parçası.
Bunun farkındalığına ulaşabiliriz belki de.
kişinin kendiyle iletişim şekli, ruhsal sağlığımıza etkisini konuştuktan hemen sonra
bir diğer önemli alt başlıkta dedikodu ve ruhsal yük.
Gazali'nin en çok üzerinde durduğu konulardan biri gıybet yani dedikodu.
Psikolojik açıdan düşündüğümüzde dedikodu neden bu kadar yaygın?
Çünkü bazen insanlar ait hissetmek ister, yakınlık kurmak, üstünü hissetmek, sıkıntıdan kaçmak ister.
Kendi eksikliklerini görmemek için başkaları hakkında konuşurlar.
Bu saydıklarımızın hepsi kısa vadede rahatlatıcı gelebilir ama uzun vadede ilişkilerde güveni aşındırır.
Düşünün bir ortamda sürekli başkaları konuşuluyorsa insan bilinç dışı olarak şunu hissedebilir ya da sorgulayabilir.
Ben yokken de beni konuşuyor olabilirler mi?
Güven duygusu işte tam burada zedelenir.
Gazalinin uyarısı yalnızca ahlaki değil aynı zamanda ilişkiseldir.
Bir diğer alt başlığımız da öfke anında dil.
Dili nasıl kullandığımız.
Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri öfke anında dilin kontrolü.
Hepimiz biliyoruz öfkeliyken söylenen sözler bazen yıllarca unutulmuyor.
Nörobilim bize şunu söylüyor.
Yoğun öfke sırasında beynin düşünmeyi düzenleyen bölgeleri geçici olarak geri planda kalabilir.
Yani insan gerçekten daha dürtüsel, daha agresif bir şekilde konuşabilir.
Bu yüzden terapi süreçlerinde sık sık şu beceriyi çalışırız.
Durmak, o anda kalmak, durabilmek ve susabilmek.
Derin bir nefes almak, ortamdan kısa süre uzaklaşmak.
Mesajı hemen göndermemek, cevap vermeden önce beklemek, düşünmek ve yine durmak.
Gazali'nin diline hakim ol çağrısı ile modern duygu düzenleme becerileri burada çok güzel örtüşüyor.
Bazen ruh sağlığını koruyan şey konuşmak değil birkaç dakika susabilmektir.
Şimdi susabilmek dedik sessizlik üzerine konuşacak olursak da sessizlik modern dünyada biraz kötü bir şöhrete sahip.
Sürekli konuşan, paylaşan, görünür olan insanlar daha başarılıymış gibi sunuluyor yine sosyal medyada.
Oysa gazali bilinçli sessizliği bir içsel disiplin olarak görür.
Burada önemli olan ayrım şu bastırılmış sessizlik başka bilinçli bir şekilde sessizlik başka.
Korkudan susmak sağlıklı değildir ama düşünmek için susmak, dinlemek için susmak, kırmamak için susmak çok farklıdır.
Yine benzer şekilde terapi odasında bazen birkaç saniyelik sessizlikler olur.
Danışan önce rahatsız olur.
Sonra o sessizliğin içinde gerçek duygusuna ulaşır.
Belki biz de hayatımızda sessizliğe biraz daha alan açabiliriz.
Deneyebiliriz.
Peki sosyal medya çağında dil belasını konuşacak olursak şimdi kitabı günümüze taşıyalım biraz daha.
Sosyal medyada insanlar saniyeler içinde yorum yazıyor, paylaşım yapıyor, tepki veriyor.
Gazali'nin uyarılarını bugüne çevirecek olursak şöyle söyleyebiliriz.
Her düşündüğünü paylaşma, her tartışmaya girme, her eleştiriye cevap verme.
Bilmediğin konuda kesin konuşma ve öfkeyle yazma.
Çünkü dijital ortamın en büyük yanılsaması şu, yazılan sözlerin etkisi yokmuş gibi hissettirmesi.
Oysa ekranın diğer tarafında gerçek bir insan var.
Bir yorum bazen günlerce, aylarca, hatta yıllarca zihinde kalabiliyor.
Bu yüzden ben Dil Belası'nı aynı zamanda bir dijital farkındalık kitabı olarak da okuyorum.
Şimdi yine bunları dinlerken bazılarımız şunu söyleyebilir.
Ne yapalım yani? Susalım mı?
Her konuşmanın ardında sessiz kalalım, duralım, cevap vermeyelim.
Biz susan taraf olalım mı diyebilirsiniz.
Çok dağıl bu sorular.
Çözüm susmak mı? Hayır.
Gazalinin amacı dili yok etmek değil, dili arındırmak.
Psikolojide son yıllarda çok önem verdiğimiz kavramlardan biri şefkatli iletişim, şefkatli bir dil.
Nedir bu?
Yargılamadan konuşur, küçümsemeden eleştirir, incitmeden sınır koyar, anlamaya çalışır, insanın onurunu korur.
Mesela aynı mesajı iki farklı şekilde verebiliriz.
Örneğin, sen çok sorumsuzsun yerine bu konuda zorlandığını hissedebiliyorum, görüyorum.
İkinci cümle savunmayı azaltır ve ilişkiyi korur.
Yani dil değişince ilişki de değişir.
Ve şimdi biraz içe dönelim.
Kendimize söylediklerimize odaklanalım tekrar.
Gazali başkalarına zarar veren dili anlatırken ben bu bölümü okurken sürekli hiç sesimi düşündüm.
Belki siz de şu cümleleri sık kullanıyor olabilirsiniz.
Yetersizim, çirkinim, başarısızım, kimse beni gerçekten sevmez gibi benzer cümleler.
Bir arkadaşınız size bunları söylese ne hissedersiniz?
Muhtemelen üzülürsünüz, kırılırsınız.
Peki neden kendimize söyleyince normal geliyor?
Öz şefkat çalışmaları bize şunu öğretir.
Kendimizle konuşurken de insanca bir dil kullanmak mümkündür.
Belki bugün kendinize şu cümleyi söylemeyi deneyebilirsiniz.
Zorlanıyorum ama değersiz değilim.
Çünkü bazen iyileşme böyle küçük bir cümleyle, minik adımlarla başlar.
Şimdi sizi kısa bir egzersize davet etmek istiyorum.
Son 24 saatinizi düşünün.
Kiminle konuştunuz? Hangi cümleler ağzınızdan çıktı?
Hangileri gereksizdi? Hangileri kırıcıydı? Hangileri iyileştiriciydi?
Ve şimdi şu soruyu sorun kendinize.
Bugün bir insanın yükünü hafifleten bir söz söyledim mi?
Eğer cevabınız evetse bu çok kıymetli.
Eğer hayırsa yarın için yeniden bir fırsat var bizlere.
Bu egzersizi denedikten, düşündükten sonra kitabın bende bıraktığı duyguyu anlatacak, paylaşacak olursam
dil belası bende suçluluk değil, farkındalık duygusu bıraktı.
Çünkü insan zaman zaman hep hata yapar.
Hepimiz düşünmeden konuşuruz, öfkeyle kırarız, boş konuşuruz, dedikoduya kapılırız.
Önemli olan kusursuz olmak değil, fark etmek.
Gazali'nin metnini okurken sanki yüzyıllar öncesinden biri omzuma dokunup şöyle diyor.
Sözünü seç çünkü söz senden çıktıktan sonra artık sana ait değildir.
Bu cümle gerçekten beni çok etkiliyor ve derin anlamlar da içeriyor düşündükçe.
Söz senden çıktıktan sonra artık sana ait değildir dediğimizden sonra küçük bir egzersiz ya da hatırlatma eklemek istiyorum hemen ardından.
Bölümün sonunda şunları söyleyebiliriz.
Cevap vermeden önce 3 saniye durun.
Özellikle öfkeliyken durun, durmayı deneyin.
Gün içinde bir kişiyle bilinçli olarak destekleyici bir cümle kurun.
Seninle konuşmak iyi geldi gibi yapılandırıcı bir cümle.
Dedikodu başlayan bir ortamda konuyu değiştirmeyi deneyin.
Kendinize yakaladığınız sert cümleyi daha şefkatli bir cümleyle değiştirmeye çalışın.
Günde en az 5 dakika sessiz kalmaya çalışın.
Hiçbir sosyal medya kullanmadan, telefon vesaire kullanmadan sadece kendinizle kalabildiğiniz kendinize bir 5 dakika ayırın.
Ve bu küçük pratikler bile dil farkındalığını arttırabilir, farklı bakış açıları bizlere geliştirebilir.
Durduğumuzda, dinlediğimizde ve sakin kalabildiğimizde tekrar yeniden nasıl düşünüyoruz?
Konuyu, olayı, durumu, kişiyi nasıl yorumluyoruz?
Bunlara tekrar bir odaklanalım.
Ve bugün birlikte İmam Gazali'nin dil belasını konuştuk.
Önce Gazali'yi tanıdık, sonra kitabın temel mesajını ele almaya çalıştık.
Ardından sözün psikolojik gücü, dedikodu, öfke dili, sessizlik, sosyal medya ve şefkatli iletişim üzerine düşündük.
Eğer bu bölümden aklınızda tek bir cümle kalacaksa benim dileğim şu olsun.
Söz yalnızca ağızdan çıkmaz, kalpten çıkar ve bir kalbe gider.
Bu yüzden belki bugün kendimize şu soruyu sorabiliriz.
Benim sözlerim insanların içinde nasıl bir iz bırakıyor?
Bölümü dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Eğer bu sohbet size iyi geldiyse podcast'ı takip etmeyi ve bu bölümü sevdiklerinizle paylaşmayı unutmayın.
Bir sonraki biblioterapi bölümünde yeniden buluşmak üzere.
Kendinize nazik davranın, dilinize de şefkat katın.
Sevgilerle.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
