
Yıllarca İngilizce öğrendik, kelime ezberledik, gramer çalıştık. Peki biri bize İngilizce bir soru sorduğunda neden donup kalıyoruz?
Bu bölümde, konuşamamanın çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, dille kurduğumuz hikayeden kaynaklandığını konuşuyorum. Bölümün sonunda da bu hafta hemen deneyebileceğiniz birkaç pratik yöntem paylaşıyorum.
🎙️ English Speaking Group
Sizlerden gelen yoğun istek üzerine A1–A2 seviyesi için bir konuşma kulübü hazırladım. Altı kişilik güvenli bir ortamda haftada bir Zoom’da buluşacağımız 6 hafta sürecek bir klüp olacak. Kasım ayı için iki grubumuz var.
Detaylar ve kayıt için:
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne. Hoş geldiniz, ben Elif.
Bugün birçoğumuzun içine dert olmuş bir konudan bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Yıllarca İngilizce dersi gördük, kelime ezberledik, gramer kurallarını yalayıp yuttuk
Ama biri karşımıza geçip İngilizce bir soru sorduğunda, işte mülakatlarda ya da yabancı bir turist geldiğinde yer yön adres sorduğunda donup kalıyoruz.
Kelimeler aklımızda bir yerlerde duruyor ama ağzımızdan çıkmıyor.
Derslerde, işte eğitimlerde en çok duyduğum cümle şudur benim.
Hocam anlıyorum ama konuşamıyorum.
Bu cümle size tanıdık geliyorsa önce şunu söyleyeyim.
Bu aslında sadece yetersizlikten değil, tamamen yetersizlikten değil.
Belki de konuşamamamızın sebebi yeterince İngilizce bilmememiz değil.
Bildiklerimizle daha rahat bir ilişki kurmamız gerekiyor.
Bugün bunu konuşacağız.
Bu bölümde araştırmalardan bahsetmeyeceğim.
Daha önceki bölümlerde zaten birçok araştırmadan, çok dillikten, referanslar vererek bu konuları anlattım size.
Bu konulardan bahsettim.
Daha çok kendi gözlemlerimi anlatmak istiyorum.
Yaklaşık 14 yıldır öğretmenlik yapıyorum.
İngilizce öğretiyorum.
Ondan önce de uzun yıllar dil öğrencisiydim.
Bu yıllarda fark ettiğim en önemli şey şu oldu.
Bir insanın dile nasıl yaklaştığı o dille arasındaki hikayeye çok bağlı oluyor.
Benim hikayem şöyleydi.
Kendimden de bahsetmek istiyorum.
Ben de bu konunun dışında değilim aslında.
Aynı yollardan geçtim.
Ortaokulda bir İngilizce öğretmenimiz vardı.
Sınıfta sık sık biraz da egosunu tatmin eder şekilde.
Siz benim geldiğim yerlere gelemezsiniz.
Benim okuduğum okullarda okuyamazsınız diye yüksek perdeden bizleri azarlardı.
Bu bana yönelik değildi.
Ben dersime çalışırdım.
İşte dersini çalışmayan çocuklar için onlara kızdığında söylediği şeylerdi bu.
Ödevlerimi ben genelde yapardım zaten.
Ama o böyle söyledikçe canım sıkılırdı.
İçimde böyle bir öfke birikirdi.
Liseye geçtiğimde öğretmen lisesi mezunuyum ben.
Sayısal okumak istemedim.
Diğer bölümden de ne yapacağımı karar veremeyince kendimi İngilizce yani yabancı dil bölümünde buldum.
Yıllar sonra dönüp baktığımda anladım ki ben o öğretmene kızdığım için bir şekilde kendimi ispatlamaya çalışmışım.
Aslında şöyle olur ya, ya işte öğretmeniyle arası kötü o yüzden yapamadı.
Matematik öğretmeni ne, ne hiç sevmiyor o yüzden matematiği anlamıyor işte.
İngilizce hocasını sevmedi.
Evet ben sevmiyordum ama bende tam tersi oldu.
Ben Y kuşağıyım.
O yüzden şartlarımız bambaşkaydı.
Benim bu dili öğrenme şeklim şu anki çocukların öğrendiği şekilden daha da farklıydı.
Dinleme pratiği yapmak için CNBC'de bir dizi çıksın diye beklerdim.
Bayağı eskiden bahsediyorum.
Walkman'imde kitapların kasetlerini dinlerdim.
Çünkü İngilizce dinleyecek bir yer yok yani.
Hani dediğim gibi şarkılar belki olabilirdi.
O da herkesin mp3'ü yok.
Herkes ulaşamıyor zaten böyle şeylere.
Daha sonra CD'ler hayatımıza girdi.
Lise sona doğru filan artık o CD'lerle biz ders dinlemeye başladık ama çok da böyle aman aman bir etkileşim değildi bunlar.
Ben dili dinleyerek öğrenemedim.
Ben okuyarak öğrendim.
Çok fazla hikaye kitabı okudum.
Sınava hazırlanıyordum.
Bir şekilde öğrenmem gerekiyordu bu dili.
Sonra Anadolu Üniversitesi'ne başladığımda konuşma pratiğimin daha geride olduğunu zaten biliyordum.
Oraya gelen pek çok arkadaşım da böyleydi.
Dediğim gibi zaten hani dinleyecek fazla bir kaynak yoktu.
Derslerimizin neredeyse hepsinde sunumu vardı.
Ve sunum yaptıkça yavaş yavaş alıştım.
Konuşmaya alıştım.
Şimdilerde biz ortaokulda, lisede konuşma sınavları yapıyoruz.
Çocuklar zaten konuşmaya alışarak gidiyorlar.
İlla dil bölümünde okumasalar bile ama o zaman öyle değildi.
Ama tabii itiraf edeyim dille, yabancı dille aramdaki hikaye o yıllarda bayağı kasıntıydı.
Çoğu zaman konuşmayı sevdiğimden değil ödev olduğu için yapıyordum yani konuşuyordum.
Mecburdum.
Hatta yani hocalarımız çok hızlı konuşuyordu.
Kimisi aksanlı konuşuyordu, kimisi yabancıydı falan.
Ben çok strese giriyordum.
Hızlı cevap veremiyordum falan.
Pek çok kişi bunu yaşıyordu.
Daha sonra yaptıkça, her dersten sunumlar yaptıkça, dersler anlattıkça onu aştık.
Ama bunun için yapmak gerekiyor.
Yani pratik gerekiyor.
Yapa yapa olan bir şey.
Sonra tabii öğretmen oldum.
Okula çalışmaya başladım.
Dersler vermeye başladım.
Ve sonra da karşıma gelen İngilizcesi çok iyi olan öğrencilere hep şu soru yönelttim.
Sen bu dili nasıl öğrendin?
Yani onların yolculuğu daha başka çünkü.
Onlar oyun oynarken öğreniyorlar şu anki Z kuşağı.
Dünyanın dört bir yanından insanlarca kolayca konuşabiliyorlar.
Ellerinin altında sayısız sesli kaynak var.
Bir bebek nasıl anne babasını dinleyip taklit ederek konuşmayı öğreniyorsa
bugün bu kaynakların desteğiyle yurt dışına hiç gitmeden birçok dili çok iyi iş seviyede öğrenip rahatça konuşabilmek mümkün.
Bence en sağlıklısı da bu zaten.
Yani dinlemek ve konuşmak.
Çünkü doğal akışta bu var.
Bebekler önce duyuyorlar, taklit ediyorlar.
Anne babasının çıkardığı sesleri çıkartıyor.
Sonra zaten konuşmaya başlıyor.
Bir öğrencim vardı.
Hiç unutamadığım bir öğrenci.
Bundan 4-5-6 yıl da olabilir önce.
Bir dersine giriyordum.
Lise ikinci sınıftaydı ve çok güzel konuşuyordu.
Çok akıcı konuşuyordu.
Benden de iyi konuşuyordu.
Benim o kadar deneyimim olmasına rağmen.
Dedim ki sen bu nasıl öğrendin yani?
Bu kadar iyi seviye nasıl geldin?
Yani hani yurt dışında ya da özel okulda falan okuyan bir çocuk değil, özel ders alan bir çocuk değil.
Normal bir hani diğer öğrenciler gibi.
Dedi ki küçükken oyun oynarken, video izlerken duyduklarımı anlamaya çalışarak kendi kendimi öğrendim dedi.
Ve şunu söyledi, bayağı bir gülmüştük.
Ben çok şaşırmıştım.
Ben dedi İngilizce ile Türkçenin aynı dili olduğunu sanıyordum.
Farklı diller olduğunu ortaokula gelince anladım dedi.
Ben bayağı bir etkilendim bu söylediğinden.
O çocuğun dille arasında hiçbir korku yoktu.
Benim hikayem mesela öfkeyle başladı, ödevlerle şekillendi ama onunki merakla şekillenmiş.
Aslında hepimiz bunu başka alanlarda da yapmıyor muyuz?
Merak ettiğimiz alanları büyütmüyor muyuz?
Odağımız orada olmuyor mu?
Daha çok zaman geçirmiyor muyuz?
Mesela başka bir alandan örnek vereceğim.
günümüzde ilişkiler konuları çok fazla gündemde ve işte narsizm, sınırlar, manipülasyon konularıyla ilgili çok fazla video var, içerik var, kitap var vs.
İnsanlar artık bir uzman olmadan bunları okuyarak, dinleyerek bir şekilde o konuya biraz daha hakim olabiliyorlar.
Bir konuya ne kadar zaman tanırsan, ne kadar ona alan açarsan o konuyla daha fazla haşırlaşır olduğun için o konudaki hakimiyetin de artar, bilgin de artar.
Aslında bunun tam tersi de oluyor. Yine kendi hayatımdan örnek verirsem. Üniversitede seçmeli ders olarak İtalyanca'yı seçmiştim. Sırf meraktan hem de krediyi doldurmam gerekiyordu.
6 ay kadar İtalyanca dersi aldım ve hocamız bizi çok zorladı. Öğrendiklerimizi sürekli uyguluyorduk. Sürekli uyguluyorduk ve ben bir süre sonra baya baya konuşmaya başladım.
Zorluyordu belki derse korkarak gidiyordum ama gerçekten işe yarıyordu. Yapmak, aksiyon almak işe yarıyordu.
Ama ne zaman ki atandım doğuda göreve başladım ve İtalyanca'ya hiçbir şey eklemedim öylece kaldı ve şu an yok yani bende o yok.
Sadece merhaba nasılsın diyebiliyorum.
Dilde de böyle.
Her zaman eğlenceli olmayacak arkadaşlar.
Hiçbir şey bizi sabahtan akşama kadar keyif veremez.
Biz böyle İngilizce'ye öyle büyük anlamlar yüklüyoruz ki dille aramızdaki mesafeyi arttırıyoruz.
Ve hikaye kolayca olumsuza dönebiliyor.
Peki sizin İngilizce ile hikayeniz nasıl?
Bu dili seviyor musunuz? Kullanabiliyor musunuz? Kullanırken nasıl hissediyorsunuz? Yani kullanırken derken rahat konuşabiliyor musunuz? Kendinizi ifade edebiliyor musunuz?
Pek çok kişi de bu hikaye olumsuz. Neden? Çünkü hata yapma korkusu var. Neden anlıyorum ama konuşamıyorum cevabının biri bu.
Ben bunu çevremde çok sık görüyorum. Yapamam diye düşünüyorlar. Bir de aksan kaygısı ekleniyor.
Yani illa bir İngiliz gibi konuşmak zorundaymış gibi hissediyorlar.
Ya da bir tane kelimeyi yanlış söylediğinde hemen birisi oradan diyor ki sen hata yaptın.
İşte eleştiriyor onu, korkutuyor, yargılıyor falan bunu.
Okullarda çok sık gördük.
Birisi yanlış konuştuğunda diğerleri gülüyordu.
Neden?
Biz Türkler yapıyoruz bunu.
Diğer ülkelerde böyle bir şey yok.
Yani ben karşılaşmadım.
Başka ülkelerdeki öğrencileri de gözlemleme fırsatım oldu.
Hata yapıyorlar, sıkıntı yok.
Hiç bizdeki gibi eleştirme yok yani onlarda.
Birazcık eleştireyim arkadaşlarımı sistemi.
Neyse arkadaşlar işte bu sürekli eleştiren ses, mükemmelliyetçi ses sadece İngilizce konuşmaktan bizi alıkoymuyor.
Pratik yapmaktan, denemekten alıkoymuyor.
Biz bir sürü şeyi de ertelemiyor muyuz bu mükemmelliyetçi eleştiren sesten dolayı?
Ağzımızı açmadan önce cümleyi kafamıza kusursuz bir hale getirmeye çalışıyoruz.
O arada da konuşma çoktan zaten bir yere başka bir yere akmış oluyor.
Dil bir sınav diye bir iletişim aracı.
Biz sürekli kuralları öğreniyoruz.
Sınavlara çok güzel tam teşekkül hazırlanıyoruz ama konuşma biraz daha geriden geliyor.
Yani sen yesterday I go to the market dediğinde senin markete gittiğini bu cümlede ben bir hata yaptım.
Ama bu hataya rağmen bilerek yaptığım bir hata karşımızdaki kişi bizim markete gittiğimizi anlar.
Çünkü ben dün markete gittim demeye çalıştım.
Doğruluk zamanla geliyor arkadaşlar.
Konuştukça pratik yaptıkça geliyor.
Yine kendi hayatımdan bir örnek vereyim.
Bu örneği daha önce vermiştim ama her zaman pek çok konuya uyuyor.
Uzun yolda araba kullanmaktan korkuyordum ve psikologum bana şunu söylemişti.
Şu an konfor alanından çıkıyorsun ve odağını korkuya veriyorsun.
Odağını meraka ver.
Bakalım bu yolculuk nasıl geçecek?
Bakalım keyif alacak mısın?
Bu bakış açısı benim için çok şey değiştirdi arkadaşlar.
Yapamadığım, korktuğum ne varsa böyle bakmaya başladım.
Biraz daha orası esnedi.
Daha böyle duygusal dayanıklılığımı da arttıran bir bakış açısı bu.
Bir şeyleri daha böyle deneme cesareti verdiren bir bakış açısı.
Dil öğrenirken de o dağımız yapabilmek olsun, yapamamak değil, hataya değil, yapabildiğimiz kadarını motive edelim.
Çoğumuz yapamayacağımıza inandığımız için kendi düşüncelerimizle kendimizi sabote ediyoruz.
Evet hata olacak zaten olsun da ama korkudan mera çevirdiğimizde o dağımızı yani konuştukça, denedikçe o yolculuğun sizin için de gerçekleştiğini göreceksiniz.
Anlıyorum ama konuşamıyorum diyorsanız.
Sizde çok değerli bir şey var.
Anlıyorsunuz.
Yani bilgi var.
Sıfırdan başlamıyorsun.
Bu bölümde anlattıklarım tabii ki sıfırdan başlayanlar için de faydalı.
Ama dili sıfırdan başlamak için anlattığım şeyler gözümüzde büyüttüğümüz şeyler konulu bir podcast serisi yapmıştım.
İngilizce öğrenmeyi orada anlatmıştım.
O bölümü dinleyebilirsiniz.
Ama burada ben daha çok anlıyorum ama konuşamıyorum diyenlere sesleniyorum.
Aslında bizde bilgi var ama konuşma alışkanlığı yok.
Yani ağız kas hafızamızda pratik eksikliği var.
Bu hafta deneyebileceğiniz birkaç şey önermek istiyorum.
Öneri ama yaparsanız gerçekten fayda sağlar.
Birincisi kendi kendimize sesli konuşabiliriz arkadaşlar.
Kahvenizi hazırlarken kahve yapıyorum biraz süte ihtiyacım var gibi böyle basit cümleler kurun.
Kurun.
Garip gelebilir ama kimse dinlemediği için hata yapma korkusu yok.
İkincisi shadowing yani gölgeleme çalışması yapmak.
Bu çok önemli bir çalışma ama pek çok kişi bunu göz ardı ediyor.
Kısa bir video veya podcast açabilirsiniz.
Yemek yaparken bir şeyle uğraşırken kulaklığınızı sakın.
Konuşmacıyı böyle bir iki kelime geriden takip edin.
Gölgesi gibi takip ederek onunla beraber söylemeye çalışın.
Hani bebek örneğini veriyoruz ya ona çok benziyor.
Bebekler taklit ediyor.
Sonra kendileri söylüyorlar.
Biz de öyle.
Üçüncüsü hazır kalıplar biriktirebilirsiniz arkadaşlar.
Bir cümleyi sıfırdan kurmak biraz yorucu olabiliyor, zaman alabiliyor.
Hazır kalıplar var günlük dilde, videolar var.
Onlardan önce bir o kalıpları ezberleyebilirsiniz, öğrenebilirsiniz ya da varsa bildiğiniz.
Bu size zaman kazandırır, düşünmek için de bir nefes alanı yaratır.
Hani o anda bir kelime aklınıza gelmiyorsa hemen o hazır kalıplardan birini söylersiniz.
Ki o hazır kalıpları da böyle bir 3-5 kere tekrar etmek gerekiyor.
Başka bir öneri kendi sesinizi kaydedin arkadaşlar.
Kendinizi dinleyin.
İçinizden çalışmayın.
Ağzınız çalışsın.
Dudaklarınız diliniz çalışsın.
Benim öğrencilerim içlerinden okuyorlar.
Diyorum ki dudaklarınız hareket etsin.
Ağız kas hafızası diyorum ya o hafızanın yani bir şeyleri kaydetmesi için ağzımızın oynaması lazım.
Dilimizin oynaması lazım.
Bir dakika boyunca İngilizce olarak gününüzü anlatın.
Sonra dinleyin.
Bir ay sonra dinlediğinizde her gün böyle kaydedin.
kaydedin. İlk kaydınız kulağınıza
hoş gelmeyecek ama son
kaydınızla ilk kaydınız arasında
gerçekten bariz bir fark olacak
ve bu size inanılmaz bir motivasyon
verecek. Tabi bu arada siz
İngilizce eksiklikleriniz varsa
işte kelime eksikliği olabilir işte
bazı kuralları hatırlayamıyorsanız filan
bunlara da çalışabilirsiniz bu süreçte.
Ve son olarak da mükemmelli
değil düzenli olmayı hedefleyin
arkadaşlar. İstikrarlı
olmayı hedefleyin. Haftada bir saat
iki saat çalışmaktansa her gün 15
dakika çalışmak çok daha etkili.
Çünkü dediğim gibi dil bir alışkanlık
meselesi. Bunların hepsini tek başınıza
yapabilirsiniz. Yapay zekayla
karşılıklı sohbet edebilirsiniz. Ben
yemek yaparken açıyorum yapay zekayı
konuşuyorum. Bazen İngilizce konuşuyorum. Bazen
canım istemiyor işte başka
bir şey konuşuyorum. Kitaplardan bile
konuşuyorum yani. Yapay zekayı
yabancı dil öğrenme üzerine
gerçekten kullanabilirsiniz.
Ama bazı kişilerde şey var
ben etkileşimi istiyorum diyor.
Güvenli bir ortamda karşımda
birisi olsun, birileri olsun
konuşalım istiyor. Buna da
okey. Bir sürü online platform var.
Bunlara bakabilirsiniz. Uygulamalar var.
Bunlara bakabilirsiniz. Yüz yüze
eğitim veren yerler de var. Konuşma kulüpleri
filan da var. Bunlara bakabilirsiniz.
Güvenli bir ortamda
bu pratiği yapmak
en azından ilk başlarda
kimsenin yargılamadığı küçük
gruplarda konuşmak gerçekten
insana iyi hissettirir.
Bir süredir sizlerden gelen
bir istek vardı. Bu konuyu
hazır sizinle paylaşırken
bir haber de vereyim. Bayağıdır
aslında. İki senedir hocam
lütfen bize yardımcı olun. İngilizce öğrenme
yolculuğumda sizden de destek almak
istiyorum. Sizin yaklaşımınızı gerçekten
çok beğeniyorum diyen
dinleyicilerim var, öğrencilerim
var ama ben fırsat bulamıyordum.
Ama talep çok olduğu için
açıkçası tamam dedim yani
bir de böyle yapalım. Ben de
küçük bir konuşma kulübü hazırladım.
A1 ve A2 seviyesinde 6 kişilik güvenli samimi bir grup içinde haftada bir 6 haftalık bir çalışma gibi düşünebilirsiniz.
Detaylar için alta zaten açıklamaya, alta dediğim açıklama oluyor bölümün açıklama kısmına gerekli linkleri açıklamaları bırakıyorum arkadaşlar.
Kasım ayı için iki grup açtım.
Kendi çalışma düzenime göre bunu ayarladım.
Dediğim gibi talep gerçekten fazla olduğu için ve verim kazanmamız açısından da grubu küçük tutuyorum.
Herkese konuşma fırsatı olsun.
Herkes yeterince pratik yapabilsin diye.
Ama illa bu kulübe katılmanız gerekmiyor tabii ki.
Katılmazsanız da az önce size bahsettiğim, önerdiğim o uygulamaların en azından bir tanesini bu hafta denerseniz deneyimlerinizi lütfen benimle paylaşın.
Mutlaka faydasını görürsünüz.
Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Desteklediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
