
Hayatınızda "nasılsa o halleder" denen kişi siz misiniz? Bu bölümde her şeyi halletmenin görünmeyen yüklerini, yardım isteyebilmeyi ve pilimizi biraz da kendimize saklamayı konuşuyorum. Dinleyin, düşünün, bana da yazın.
Transkript
Herkese merhaba Ben Saati Neye hoş geldiniz ben Elif.
Hayatınızda herhangi bir konuda bir sorun çıktığında ilk aranan kişi siz misiniz arkadaşlar?
Bir iş sarpa sardığında bunu nasıl hallederiz diye kapınızı çalanlar var mı?
Ya da çok sık çalınıyor mu kapınız?
Peki tersini düşünürsek, sizin başınız sıkıştığında dönüp birinden yardım isteyebiliyor musunuz?
Yoksa etrafınızdakiler ya nasılsa o halleder deyip sizi kendi halinize mi bırakıyor?
Ben uzun yıllar o nasılsa halleder denen kişi oldum.
Bu bölümü hazırlarken bunun nerede ne zaman başladığını biraz düşündüm.
Ve sanırım öğrencilik yıllarıma kadar gidiyor.
Yük olmayayım diye aileme pek sesimi çıkarmazdım.
Her işimi kendim yapardım, yurtta kaldığım arkadaşlarıma, ödev yaptığım arkadaşlarıma karşı da aynı şekilde davrandım.
Uyumlu olayım, ortam bozulmasın, iş yürüsün diye hep kendimi biraz geri çektim.
Ve her şeyi de hallettim.
Bir süre sonra da başta babam olmak üzere herkes buna alıştı.
Üniversitedeyken çok sıkıntılı bir süreç yaşamıştım, ev sorunum vardı.
Güvendiğim bir ev arkadaşım beni arkamdan vurdu ve bir anda ortada kaldım.
Ne ev var ne yurt, paradesen sınırlı, şimdi ne yapacağım diye o kadar gençken, o küçük yaşımda o günleri dişimi sıkarak geçirdim.
En çok da şunu hatırlıyorum, o dönemde ulaşabildiğim, dayanabildiğim pek fazla kimse yoktu.
Sonra o da geçti, hayat bir şekilde devam eder zaten.
Bir şekilde içimden çıktım, kütüphanede sabahladım, derslerime odaklandım.
Zorlu zamanlarda ben mutlaka zaten ya eğitimlere başvururum ya ders çalışırım falan böyle atlatırım.
Odağımı başka bir şeye çevirerek.
Ve o içinden geçtiğim süreçte de herkes şu sonuca vardı.
Elif kendi işini görüyor.
Ama iş bununla bitmedi.
Kendi işimi görmemle yetinmediler.
Kendi işlerini de bana gördürmeye başladılar.
Ben evde uzakta büyüdüm.
Uzakta okudum.
Gerçek hayatla erken tanıştığım için de bir süre sonra daha tecrübeli oldum tabii haliyle.
Birinin sınavı varsa onu ben götürüyordum.
Birinin devlet dairesinde bir işi varsa bana soruluyordu.
soruluyordu. İçimden kaç kere ya senin başka evladın yok mu? Başka
akraban, başka arkadaşın yok mu diye geçirdiğimi bilemezsiniz. Yani
yardım etmekle bir sorunum yok. Onu baştan söyleyeyim. Benim sorunum
yardım alamamak. Bunun beni nasıl etkilediğini çok sonra fark ettim.
Boyumdan büyük işlerle karşılaşınca ya halledemezsem diye korkmaya ve
hayatımda pek risk almamaya başlamıştım. Çok sonra fark ettim bunu.
Aldığım tek gerçek risk tek başıma yaptığım işte yurt dışı seyahatleri
oldu. Onu da ancak otuzlarımı
geçince yapabildim. Şunu da
netleştireyim. Ben kendi hayatımda
her şeyi halletmeye gayet razıyım.
Faturamı öderim, işimi planlarım,
evimin derdini görürüm. Bundan
hiçbir itirazım yok. Benim derdim
başka bir yerde ve o görülmeyen
yüklerde. Beş kişilik bir aile
düşünün. Bir gün devlet dairesinde
bir iş çıkıyor ya da birinin hastanede
bir işlemi var. Randevu alınacak, evrak
götürülecek, sıra beklenecek falan.
Kimse açık açık sen yap demiyor ama
bir bakıyorsunuz o işe giden
kişi siz olmuşsunuz. Çok genel
bir örnek bu. Ben kendim yaşadığım
için değil. Pek çok kişi de ben bunu gördüm.
Nasıl olduğunu siz de
anlamıyorsunuz ve iş size
düşmüş oluyor. Bunun için bir toplantı
yapılmadı, oylama yapılmadı ama sonuç
her zaman belliydi. Ev içinde
de öyle değil mi? Belki bir erkek kardeşiniz
vardır, belki babanız. Bir şey
lazım olduğunda birbirlerine söylemezler
dönüp sizi bulurlar. Bu
anne ve kız çocukları için de geçerli.
Siz daha pratiksinizdir, siz
daha hızlısınızdır. Siz biliyorsunuzdur.
O sen bilirsin lafı
kulağa böyle iltifat gibi geliyor.
Sen bilirsin sen daha iyi yaparsın lafı
gerçekten böyle insanı pohpohluyor
gibi geliyor ama içinde koca bir
iş listesi saklanıyor aslında. Bir de
şunu fark ettim. Her şeyi halletmeye
çalışırken içimdeki eril ve dişil
enerji arasındaki denge kimsenin
görmediği bir şekilde o denge
bozuluyor. Hep yapan, hep çözen,
hep koşan taraf büyüdükçe
dinlenen, akışa bırakan,
kendine alan açan taraf sessizce küçülüyor.
Bunu fark etmekte tabii yıllar yıllar alabiliyor arkadaşlar.
Bunun bir de öbür yüzü var.
Bugün bir kadın olarak hayatta kendi ayaklarımın üstünde durmaya çalışırken
işlerimin çoğunu kendim hallediyorum.
Çok şükür.
Halledebiliyorum.
Bu sefer de başka bir etiket geliyor.
Her şeyini kendi halleden bilmiş eril bir kadın, maskülen bir kadın oluyorsun.
Böyle bir etiket.
Okuldan bir arkadaşım bir gün şöyle söylemişti.
arabanın lastiğini ben değiştireceksem soyadımı neden değiştiriyorum?
Biz buna o gün biraz güldük.
Yani şaka, mini valinde söyledi bunu falan ama bu konuda arkadaşıma katılan da çok.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Düşünsenize insanın kendi işini görmesi bile bir anda tartışma konusu olabiliyor.
Şaka konusu da olabiliyor.
Ama yükü paylaşmak benim kulağıma hoş gelmiyor değil.
Toplumda bir kadın olmak, bir eş, bir anne olarak her şeyi halletmek zaten yeterince yorucu.
Üstüne bir de şu var. Yaparsan laf ediliyor, yapmazsan yine laf ediliyor.
Yapamadığında yük oluyorsun, zayıf görünüyorsun, prenses oluyorsun.
Bazıları bunu da övüyor tabii.
Yaptığında da eril oluyorsun, erkeksi oluyorsun, maskvenol oluyorsun.
İşte o hoşluğunu, cool'luğunu, seksiliğini kaybediyorsun filan ya.
Bu kadar da abartılıyor.
Nasılsa yapabildiğin için daha da yükleniliyor.
Açıkçası ben artık birilerinin kategorisine girmekten sıkıldım.
Benim istediğim aslında çok basit.
Zorlandığımda yardım isteyebilmek, o yardımı alabilmek, bunu yaparken çekinmemek, utanmamak,
yapamadığım bir şey yüzünden yük gibi görülmek de,
yaptığım bir şey yüzünden yaftalanıp kötü hissettirilmek de istemiyorum açıkçası.
Ama bu noktaya gelmem öyle kolay olmadı.
Dürüst olayım, eskiden ben bundan mutlu olurdum çok daha gençken.
Birinin bir sorunu çözmek, ona yardım etmek, kendimi işe yarar hissederdim.
Bak iyi bir şey yapıyorum derdim, gururlanırdım falan.
Zamanla şunu gördüm ki bunun çoğu yardım değil düpedüz amelelikti.
Hem de kimsenin fark etmediği çoğu zaman teşekkür bile edilmeyen bir amelelik.
Üstüne bir de o kadar emeğin karşılığında nankörlük de görünce içimden bir ses yükseldi.
Yeter artık ben her şeyi de halletmeyeyim artık.
Daha sert ve haşim bir yerden geldi bu.
Bu sesi ilk duyduğumda suçlu hissettim.
Onu da saklamayayım çünkü alışmıştık o düzene.
Sanki bencillik ediyormuşum gibi geldi.
Genelde bu ortağıncı çocuklarda yaşanan bir şey galiba.
Ama sonra şunu düşündüm.
Bencilik başka bir şey, kendini korumak başka.
Hep söylüyorum ya irade gücü sınırsız bir kaynak değil.
Beynimizin, sinir sistemimizin bir enerjisi var.
Ve bu enerji her sabah dolu başlıyor.
Gün içinde de telefon bataryası gibi azala azala bitiyor.
Odağımız da öyle.
O yüzden bu pili neye harcadığımız gerçekten önemli.
Ben bu enerjiyi kendi önceliklerime, işimi geliştirmeye, hayatımı büyütmeye harcamak istiyorum.
Ama bir bakıyorsunuz sabah başkasının halledemediği bir işe koşmuşsunuz.
Öğlen başka birinin telefonunu açmışsınız.
Akşamda bir başkasının derdini dinlemişsiniz.
Gün bittiğinde pil %3.
Kendi işinizi ayırdığınız o saat geldiğinde elinizde hiçbir şey kalmamış.
İrade dağılmış, odak dağılmış, siz dağılmışsınız.
Sonra da dönüp kendimize kızıyoruz.
Neden kendi işlerime vakit ayıramıyorum?
Ayıramıyorsunuz çünkü o vakti çoktan başkalarına dağıtmışsınız.
O dağı da enerjiydi.
Burada bir şeyin altına çizmem lazım.
Yanlış anlaşılmasın.
Yardım etmeyelim demiyorum.
Yardım güzel bir şey.
Bizi insan yapan değerlerden biri.
Ama fazla yardımında bir bedeli var.
Ve o bedeli çoğu zaman yardım ettiğimiz kişi ödüyor.
Yanlış duymadınız.
Birinin yerine her şeyi siz çözdüğünüzde
onun kendi problem çözme becerisinin gelişmesine ciddi şekilde ket vuruyorsunuz.
Bazen bunu çocuklarımız için de yapıyoruz.
Onların yapması gereken şeyleri biz yapıyoruz.
Ben bunu biraz evrim gibi düşünüyorum arkadaşlar.
İnsan zorlandıkça, uğraştıkça, kendi yolunu bulmak zorunda kaldıkça güçleniyor.
Siz araya her girdiğinizde o kas çalışmıyor o kişide.
O yüzden artık kendime şunu söylüyorum.
Bırak kendisi uğraşsın, çözsün.
Evet biraz canı sıkılacak, belki biraz söylenecek, belki ilk seferde beceremeyecek ama bir yolunu bulacak ve bulduğunda o çözüm onun olacak sizin değil.
Ve o da büyümüş olacak.
Büyümesine yardımcı olacak o yaşadığı sıkıntı.
Size bir hikaye anlatayım. Kendi hikayemi anlatayım. İstanbul'a ilk geldiğim zamanlar 25-26 yaşlarında falanım galiba. Muş'tan geliyorum. Zaten küçük bir yer. Küçük şehre alışmışım. 4 sene falan orada kalmıştım. Yaklaşık 4 sene. Hiç bu kadar büyük bir şehirde de yaşamamıştım öncesinde. Nasıl işlediğini bilmiyorum oradaki hayatın.
Tanıdığım insan yok denecek kadar az. Cebimde de azıcık bir para var. Bir ev tuttum. Zor zahmet. Çok heyecanlıyım. Yeni bir hayat. Büyük bir şehirde bir hayat. Evi tuttuk. Eşya yok. Gidip aldım. Yatağımı ve koltuğumu sipariş verdim. Hemen gelecek zannediyorum. Bu kadar da safım. Sonra bir baktım 3 hafta sonra teslim edilecek diyorlar. 3 hafta aklımdan geçen tek şey ben şimdi ne yapacağım oldu.
Şimdiki aklım olsa git otelde kal ya.
Yani herhalde param yetmiyor diye öyle bir şey düşünmedim.
Bilmiyorum.
Yaklaşık bir hafta o bomboş evde sert zeminde bir havlunun üstünde yattım arkadaşlar.
Gerçekten bir havlunun üzerinde yattım.
Sabah kalktığımda her yerim ağrıyordu.
Ama garip bir şekilde hani o zorlu süreç beni büyüttü.
Kimse gelip işlerimi halletmedi.
Evimi yerleştirmeme yardım etmedi ki ben herkese koşan biriydim.
Elif sen bekle ben hallederim diyen olmadı.
Ben o boş evde, o havlunun üstünde o kadar çok şey öğrendim ki.
Yani bir şehri nasıl çözeceğimi, bir sorunla nasıl yüz yüze geleceğimi, kendime nasıl yeteceğimi.
Hep ben o boş evde, o evi adam ederken, kendi başıma her şeyi hallederken öğrendim.
Şimdi dönüp baktığımda düşünüyorum.
O gün biri gelip her şeyi benim yerime halletseydi ben bugünkü Elif olur muydum?
Sanmıyorum.
E tabii birazcık yardım olsa belki daha iyi olabilirdi.
Ama yine de kendi başıma halletmemin de bana bayağı bir faydası oldu.
Bu yüzden kendime bir soru sormaya başladım.
Ben yükselen biri değilim.
Beni bilen de bilir zaten.
İşten kaçmam.
Elimi taşın altına koyarım ama madem o havlunun üstüne tek başıma yolumu bulabildim.
Tek başıma her şeyi halledebildim.
O zaman neden hala herkesin işine sağa sola koşuyorum?
Belki birilerinin bana ihtiyaç duyması hoşuma gidiyordur.
Belki hayır demek hala zor geliyordur.
Belki de bunca yıl her şeyi halleden kişi olmak kimliğimin bir parçası haline gelmiştir.
Ve onu bırakırsam kim olacağım bilmiyorumdur.
Bu kadar değil tabi bunlar sorguladığım şeyler.
Yardımcı olmayı, yardım etmeyi fazla erdemleştirmiş olabilirim.
Bunların hepsi olabilir.
Ama bir şeyi kesin biliyorum.
Herkesin işini halleden kişi kendi işini en son halleder.
O da pili kalırsa.
Bu konuyu bir sonuçla kapatmayacağım.
Size bırakmak istediğim birkaç soruyla kapatacağım.
Bunların cevaplarını bana yazabilirsiniz, yorumlarınızı benimle paylaşabilirsiniz.
Sizin hayatınızda nasılsa o halleder denen kişi kim?
Yoksa siz misiniz?
Bugün koştuğunuz işlerin kaçı gerçekten sizin işinizde?
En son ne zaman çekinmeden, utanmadan birinden yardım istediniz?
Ve belki en önemlisi birine yardım ettiğinizi düşünürken
onun kendi havlusunun üstünde yatıp bir şeyler öğrenme fırsatını elinden alıyor olabilir misiniz?
Bugünlük bu kadar.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
