
Yalnız değilsin. Terappin; zihnin ve bedenin için uzman kadrosuyla bütünsel sağlığında hep yanında.
✨ POD20 kodu ile: İlk ve tekli seanslarında geçerli %20 indirim seni bekliyor.
Kendine bir iyilik yap, bugün dinlenmeye ve iyileşmeye izin ver.
*
Bu bölüm "Terappin" hakkında reklam içerir.
*
Antikacılar pazarında çocukluğuma yaptığım bir yolculuk. İnsanın eşyayla bağı ve analog yaşama duyduğumuz özlem üzerine. Sizi zamanda geriye götüren eşya hangisi?
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne. Hoş geldiniz, ben Elif.
Geçen gün Feriköy Antikacılar Pazarına gittim arkadaşlar.
İki saat boyunca tezgahların arasında dolandım, durdum ve oraya bayıldım.
İtiraf edeyim ki o çarşıyı gezen sanki ben değildim.
Çocuk halimdi, çocuk Elif'ti.
Her köşede çocukluğumdan, ergenliğimden, genç kızlığımdan bir parça vardı, bir şeyler vardı.
Dedemin köstekli saatinin bir benzeri, annemin yaldızlı fincanları, Walkman'ler.
Bir dönem saatlerce Mario oynadığımız oyun kasetleri, plaklar, Kayahan kasetleri ve daha neler neler.
Bunlar benim radarıma takılanlar.
Sanki biri zamanlı bir tezgaha dizmiş.
Buyurun istediğiniz yıla dönün diyordu bize.
En çok da kasetler beni mutlu etti.
Kasetleri görmek zaten beni hep mutlu eder.
Eskiden her istediğimiz kaseti alamazdık.
Şu an beni dinleyen gençler kasetin ne olduğunu biliyordur herhalde.
O kadar da habersiz değildir.
Eskiden her istediğimiz kaseti alamazdık.
Radyonun başında bekler sevdiğimiz şarkı çaldığında hemen kayıt tuşuna basardık.
Spiker'in sesi şarkının başına karışırdı.
Şarkı yarıda kesilirdi ama olsun o bizim doldurduğumuz kasetti.
Yani kasete aldırmak değil kaset doldurmak diye bir şey vardı eskiden.
Walkman herkeste zaten yoktu.
Benim için çok değerliydi.
Çünkü ben onu alabilmek için epey harçlıklarımı biriktirmiştim.
İngilizceyi de hep kasetlerden öğrendim.
Yani internettir, CD'ler, bilgisayar bunlar çok daha sonra girdi benim hayatıma.
Ama Walkman'imin de hakkını verdim.
Boş zamanlarımda saatlerce Tarkan dinlerdim.
Titanic'in film müziği albümü vardı.
Arkadaşımın onu da olurmuştum.
Onu dinlerdim.
Yıldız Tilbe dinlerdim.
Ve bunları dinlerken hayal kurardım.
Şimdi düşünüyorum da eskiden çok daha fazla hayal kuruyormuşum.
Proust'un Kayıp Zamanlar izinde romanında anlattığı bir sahne var.
Anlatıcı çaya batırdığı küçük bir madlen kekinin tadını aldığı anda,
işte ağzına attığı anda o unuttuğunu sandığı bütün çocukluk zihninde yeniden canlanıveriyor.
Bunu düşünerek yapmıyor, isteyerek de yapmıyor.
Bir tat, bir koku o kapıyı, geçmişin kapısını kendiliğinden açıveriyor.
Burasının kitaplarını çok severim.
Gerçekten de burası da bana çok tanıdık geldi.
Benim için o çarşıdaki kasetler, oradaki eşyalar işte bu madlen keki gibiydi.
Elimi aldığım anda kendimi 13 yaşımda odamda kulaklıkla buldum.
Böyle gözümün önüne o halim geldi.
Neden bu kadar bağlanıyoruz eşyalara diye düşünecek olursak.
Psikolojide buna sahiplik etkisi deniyormuş.
Bir şey bizim olduğu anda ona olduğundan çok daha fazla değer biçmeye başlıyoruz biz.
Ama bence yalnızca sahip olmak değil mesele.
Japonlar doğadaki her varlığın, her şeyin bir ruhu olduğuna inanıyor.
Bizim eşyaya hissettiğimiz şey biraz daha başka gibi bana kalırsa eşyanın kendi ruhundan çok bizim ona yüklediğimiz, üflediğimiz bir ruh bu.
O Walkman'da bir cihaz değil onu dinleyen eski ben duruyor.
O eşyayla geçirdiğimiz zaman dilimi, o zamanki hallerimiz, o yaşlardaki heyecanlarımız sinmiş üzerine adeta.
Şunu da söylemeliyim.
Hani burada istifçilikten bahsetmiyorum.
Bahsettiğim şey bizde iz bırakmış bir eşyaya kolay kolay elveda diyemememiz.
Ve bunun çok insani bir şey olduğunu düşünüyorum.
Kendi çocukluğumla biraz eğlenirken başka şeyler de gördüm tabii ki o tezgahlarda.
Bir tezgahta yığın yığın çok eski fotoğraflar vardı.
Birine uzun uzun baktım bir tanesine böyle inceledim.
Bir nikah töreniydi.
Gelenin heyecanı o siyah beyaz fotoğrafta o kadar belliydi ki.
Damadın yanındakilerin de yüzünde muzip bir ifade vardı.
Belli ki birisi az önce bir şaka yapmıştı.
Ve kendimi şunu düşünürken buldum.
Bu insanlar şimdi nerede? O gelin kaç çocuk büyüttü? O muzip arkadaş hala şaka yapıyor mu?
Antika bir eşyanın bize asıl verdiği şey belki de bu.
Başkalarının hayatına hiç tanımadığımız insanların sevinçlerine bir anlığına tanıklık etmek.
O fotoğraftaki gelin nereden bilecek bir gün o fotoğrafın benim elime geçeceğini?
Onun o anına, o özel anına benim tanıklık edeceğimi nereden bilecek?
Nasıl hesap edecek? Belki bizim fotoğraflarımız da antika dükkanlarına düşer. Kim bilir?
Bizim evde hala o antika fincanlar duruyor. Ben böyle kızdığımda, sinirlendiğimde satacağım bunları falan diyorum. Hatıra olarak saklıyorum.
Ama biliyorum ki herkesin ruhu antika değil. Herkes sevmiyor böyle şeyleri. Bir bende var zaten. Diğer kardeşlerim ilgilenmiyor.
Zamanla daha kusursuz, daha parlak, insan elinin pek değmediği şeyleri arzular olduk.
Oysa o çarşıdaki takılar, camlar, gümüş tabaklar hepsi yıpranmış ama hala varlığını koruyan eşyalardı.
Bazıları tamir edilmişti, bir yerinden yapıştırılmış, bir yerinden onarılmıştı ama yine de varlıklarını koruyorlardı.
Japonların kintsugi sanatı benim aklıma geldi onları görünce.
Kırılan bir seramiği atmak yerine kırık yerlerini altın tozuyla karıştırılmış bir macunla birleştirirler ve o kırığı saklamak yerine parlatıp görünür kılarlar.
Çünkü o çatlak eşyanın bir hayat yaşadığının kanıtıdır.
Feriköy'deki eşyaların kırıkları altında kaplanmamıştı.
belki ama yine de iş görüyorlardı.
Henüz kendilerini çöpte bulmamışlardı.
Biri onlara kıyamamış, onarmış, saklamıştı.
Ki biz gidip görebildik onları.
Ben bu atamadığımız eşyalara duyduğumuz merakı
biraz da analog yaşama duyduğumuz özlemle bağdaştırıyorum.
Plakların yeniden satılması, gençlerin film makinelerine dönmesi,
kasetlerin bile geri gelmesi boşuna değil gibi geliyor bana.
Sanki hala insan yapımına, gerçek emeğe,
insanın kendisine bir özlem var içimizde.
Bu hız çağında unuttuğumuz ne varsa bu nesneler sayesinde ara ara hatırlıyoruz.
Dün ne yediğini unutan insanlar olup çıktık değil mi?
Dün ne yediğimi bazen hatırlamıyorum ben.
Ama koşmadan yaşadığımız, değerlerimize daha bağlı birbirimizden daha memnun kaldığımız yıllar vardı.
Bir şeyler için emek veriyorduk biz o zaman.
Hemen elde edememenin bir hazdı vardı.
Elde edince onun tadını çıkartmanın huzuru ve o küçük başarı hissi.
En basitinden benim için Walkman böyle bir şeydi.
Bir şarkıyı dinleyebilmek için radyonun başında beklemek, kaseti kalemle geri sarmak, pilin bitmesin diye idareli kullanmak hepsi o şarkıyı ve onu dinleyebildiğim o anları daha kıymetli yapıyor.
O çarşıda iki saat boyunca aradığım şey bir eşya değildi.
Aslında öylesine gittim. Biraz vakit geçireyim diye bir aktivite olsun diye gittiğim bir yerdi.
Ama daha yavaş yaşadığım, hedeflerim için çalışmaktan keyif aldığım, bunun için heyecan duyduğum, yaşama sevincimin yüksek olduğu ve daha çok hayal kurduğum o halimi orada hatırladım.
Bir eşya aramadım ama bulduğum şey o halimdi.
Eski Elif'ti, daha küçük Elif'ti ve o halimi daha sık hatırlamam gerektiğini hissettim.
O yüzden size de sormak istiyorum bölümü kapatırken.
Sizi bir anda çocukluğunuza götüren bir eşya var mı?
varsa hangisi?
Ben Saati burada sona eriyor. Çok sevgiler,
selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
