
Gökçe’yle Londra’ya taşınma hikâyesinden master sürecine, Amsterdam’da kalmanın ve iş bulmanın zorluklarından yeni bir şehirde yeniden başlamaya kadar pek çok şeyi konuştuk. Bavulda Ne Var?’ın en çok güldüğümüz bölümlerinden biri oldu. ❤️
Transkript
Altyazı M.K.
Ne yapıyorsun Gökçe? Nerede yaşıyorsun? Kimsin? Neler yaptın? Göç ettin diye hayal ediyorum seni buraya davet ettik.
Kimsin nesin? Bize böyle birazcık kendinden bahseder misin?
Çok zor bir soruyla başladık gibi hissediyorum. Ben Londra'da yaşıyorum. Geçtiğimiz 9 senedir.
2017'de göçtüm. Hala da oradayım. Taze taze vatandaşlığımı aldım.
Kimim? Sürekli değişen biriyim gibi tanımlarım galiba kendimi. Çünkü bu soru beni inanılmaz tetikliyor.
Sanki net cevabım olması gerekiyormuş gibi.
Ve böyle inanılmaz huzursuz hissediyorum.
Çünkü hala bir sürü sorun ve sıfıra yakın cevabım var.
Bence neşeli biriyim.
Bu çocukluğumdan beri hiç değişmeyen bir özelliğim.
Enerjisi yüksek biriyim.
Gülmeyi seven biriyim.
Akıllı olduğunu düşünüyorum.
Gezmeyi seviyorum.
Seyahat etmeyi seviyorum.
Yeni insanlarla tanışmayı seviyorum.
İnsanların nasıl düşündüğünü anlamaya çalışmayı seviyorum.
Yaşamaya çalışıyorum.
Güzel bir hayatı olabildiğince herhalde bu kadarım.
Bence bunlar çok yeterli.
Şey gibi bir yerden peki.
2017 yılında nereden göç ettin?
Göç etmeden önce neler yapıyordun?
Birazcık da böyle hani klasik ve sıkıcı sorular var ya.
Hani nerede okudun, neler yaptın falan gibi şeyler.
Bunlardan da biraz bahsetmek istersen sevinirim.
Çünkü 2017 9 yıl ve sen çok gençken göç etmişsin.
Ve bu gençken göç etme fikri aklına nasıl geldi de göç ettin?
Çok güzel bir hikaye olabilir merak ettiğim benim.
O yüzden de şeyi merak ettim ya.
Hani birazcık öncesinden bahsetsek nasıl olur diye.
Şöyle ben doğma büyüme Beşiktaşlıyım.
İstanbulluyum.
Klasik.
İlk okula 5 dakika mesafede bir okulda gittim.
Liseye 20 dakika mesafede yürüyerek bir lisede gittim.
Sonra üniversitem 45 dakika otobüsleydi.
En uzak yine Beşiktaş sinirleri içerisindeydi.
Boğaziçi'ne gittim.
Mesela yaz okuluna kalmak istiyordum arkadaşlarımın üründe kalmak için.
Babam dedi kızım gülerler sana insanlar Beşiktaş'a taşınıyor falan.
Ama ben de yurtta kalmak istiyorum.
Bir orada bir arzum varmış.
Herhalde bir evden çıkma arzusu.
Ve bilmiyorum yurt dışı mesela çocukluğumdan beri aklımda olan bir şey değildi.
Ama Boğaziçi'nde sanırım bir kültür olarak böyle bir Erasmus programı var.
Ve hani farklı yerlere gidip öğrenciler dünyayı tanısın falan filan diye.
Benim 2015'te yine İngiltere'ye Londra'ya bir Erasmus programım ile gelişim olmuştu.
Ben buraya burası ve gelişim falan dediğim her zaman siz Londra'yı düşünün.
Ben kendimi Londra'da sanıyorum şu anda.
Ve bir 6 aylık Londra serüvenim olmuştu.
Sonra Türkiye'ye geri döndüm.
Üniversiteden mezun oldum ve bütün arkadaşlarım master için bir yerlere başvurdular.
Bazısı Amerika'ya başvurdu, bazısı Avrupa'ya başvurdu.
Sanki yol hep oymuş gibi.
Benim de refleksif olarak attığım adım buydu yani.
Ben okulda kalmak istiyorum.
Bu açıdan hoca olarak kalmak istiyordum.
Ve hep akademide kalmak istiyordum.
Dolayısıyla da yani bunun yolu biraz da şöyle bir hikaye var aslında arkasında.
Daha gerçekçi bir yere geleceğim şimdi.
Ben 2016 mezunuyum.
2016'da mezun oldum ve o sene 2016-2017 bu İstanbul'da bombaların patladığı bir dönemdi.
Metroda patladı, Beşiktaş'ta patladı.
2016'da Boğaziçi'ne toma girdi.
Yani yıllarca bu İstanbul Üniversitesi'nde hep duyduğumuz polis hükümet mevzuları bir anda Boğaziçi'nin ortasında yaşanmaya başladı.
Ve benim böyle şey gibi hissettiğim bir dönemdi.
Zaten Türkiye yanıyordu yani senelerce ben doğduğumdan beri.
Hatırladığım kadarıyla hep bir karışıklık vardı ama doğudaydı yani bize uzanmıyordu.
2016'da böyle şey hissetmeye başladım.
Benim güvenli alanım Boğaziçi'ydi, Beşiktaş'tı.
Bir anda Beşiktaş'ta İnönü Stad'ının orada bomba patladı.
Eve kadar geldiler hissi geldi.
Metroya binip okula gidiyordum mesela.
Bu Etiler metro açılmıştı o zaman.
Metroda ben her an öleceğim gibi hissediyordum.
Ve böyle çok gerçekçi bir şey değildi bu tabii ki.
Ama okuluma geldiler, evime geldiler.
Ben burada kalırsam galiba öleceğim gibi bir korku.
Ve gerçekten hissettiğim bir korkuydu bu.
Hani ablam o dönem böyle şey diyordu.
Kardeşim bu gerçeklik böyle değil ama sen böyle hissediyorsun.
Okey bu da bir duygudur ama ölmezsin gibi sanki.
Ama ben böyle çok inandım ve böyle şey gibi.
Tamam akademide kalmak istiyorum.
Ölmemek istiyorum.
Ama İstanbul'da da kalmak istemiyorum.
O zaman nereye gidebilirim?
Bildiğim teker Londra'ydı.
Dedim ki o zaman akademi.
O zaman bildiğim bir yer.
O zaman tekrar ben master için Londra'ya gideyim.
Gittim.
Bir senelik master programı full time'dı.
Ve nefret ettim.
Yani gerçekten akademiden nefret ettim. Erasmus'ta geldiğim okul Sovast'ta. Sovast'ta Turkish Studies diye bir bölüm vardı. Orada işte ne bileyim tercüme dersleri, çevirmenlik dersleri, biraz daha kültürel dersler almıştım ve bayılmıştım.
Ve çünkü şimdi baktığımda anlıyorum şöyle bir fark vardı. Erasmus'a geldiğimde babam destekliyordu. Ekonomik olarak hiçbir kaygım yoktu. Sadece gezip yiyip içiyordum ve yani Erasmus dersler sadece kalma ve geçme üzerineydi.
geçtiğin zaman gayet yeterliydi.
Şey.
Ve o yüzden bayılmıştım Londra'ya.
İlk yani tercihimin olması da
Londra olması da yani tesadüf değil.
Hala hazırda sevdiğim bir yer. Akademi için
uygun bir ortam falan. Ama Masra
geldiğimde bütün hikaye baştan sona değişti.
Böyle Masra geldiğim dönemde
2017'de Londra'da şöyle
İngiltere'de sistem şöyle çalışıyor.
Üç dönem okul.
İşte üç törm. İlk törm, ilk iki törmde
ders alıyorsun. Üçüncü törmde
tezini yazıyorsun ve mezun oluyorsun.
Ve benim amacım akademide kalmak olduğu için
benim ikinci dönemin sonunda Ocak ayına kadar
doktora başvurularını yapmış olmam gerekiyordu.
İlk dönem nefret ettim.
Zaten hep teori dersleriydi ama şöyleydi yani böyle
dersler inanılmaz basic giriş yani.
101 dersleri düşün.
Ve yani biz bunları ne bileyim hazırlıkta falan böyle
çerez çitleyerek falan ne alaka gibi.
Bir de ben oraya tabii ki burs bulamadım yani.
Ama benim o hikayem de başka bir hikaye.
Çünkü gerçekten beş saat burada mıyız?
Şöyle bir hikayeydi.
Şimdi master İngiltere'de pahalı.
Yani o zamanlar 15 bin, 20 bin pound'dan başlıyordu.
Ve yani benim öyle bir param yok.
Ve burs bulmaya çalışıyorum.
Ve yani bulamadım.
Milliyetime yazdım, bir sürü hocalara yazdım falan filan.
Ama master'a kimse zaten takmıyor yani.
Doktora için aslında burs veriyor insanlar.
Ama benim hikayem böyle Acun Alıcalı.
Tarkan.
Ne alaka?
Dün bir türlü burs verdi zannettim bir an.
Hayır ama herkese yazdım çünkü bütün okullara başvurdum Londra'daki ve hepsinden onay aldım.
Kabul aldım ama parayı ödemem lazım.
Öyle bir param yok yani ve başvuru da ücretli.
Yani her okula başvuracağım 100 pound, 150 pound falan.
Babam da şey diyor.
Sen bunlara başvuruyorsun da hani kabul alsana gidemeyeceksin.
Niye başvuruyorsun yavrum falan.
Sokağa atıyoruz parayı.
Ben böyle göreceksin ben burs bulacağım gideceğim.
Tabii ki bulamadım.
Sonra çok alakasız işte babamla annemin boşanma dönemine denk geldi.
babamın taksi plakası vardı. Onu sat da
anneme ev almak için. Dedik ki çok mu istiyorsun?
O zaman sen de yürü. Ben de öyle Londra'ya
göndermiş oldum. Ve bu böyle
Haziran'da son kabulleri
artık birine dönüş yapmam gerekiyordu.
Mayıs ayı oldu. Ben hala burs
bulamadım falan. Böyle babam artık şey
hani tamam ya sen de çok istiyorsan git
falan gibi verdi. Ben böyle hayal kırıklığı.
Ulan madem verecekten ben niye böyle aylardır
Sezen Aksu'yla Tarkan'ıyla uğraşıyorum?
Neyse. Gittik Londra'ya ve
Nefret ettim. İlk dönem böyle hiç hoşlanmadım.
Sonra ilk dönemin sonunda bir anda bütün İngiltere'de, İngiltere'de değil Birleşik Krallık'ta grev oldu.
Bütün profesörler, üniversite hocaları hepsi grev yapıyor.
Ders vermeyi kestiler.
Çünkü şeyleri, emekli maaşları yeterli değilmiş.
Bize bu oranla vermeye devam ederseniz işte emekli aylığın yatırım ne o?
Sigortasının.
Whatever neyse yani bilmiyorum.
Biz ders vermeyeceğiz ikinci dönem ve üçüncü dönemde.
Grev yaptılar ve ikinci dönem ders olmadı.
Ulan ben gelmişim zaten iki döneminde ders alacağım bir döneminde tez yazacağım.
Sonra iki dönemde ders olmadı üç dönemde tez danışmanlığı yapmayacaklarını söylediler.
Bu ne demek biz mezun olamayacağız demek.
Biz şey Çanakkale Savcılığı'nda mıyız o sene hiç mezun verilmedi.
Ama ben zaten bir sene eline gitmişim.
Böyle şey mevzusu oldu bu sefer international öğrenciler greve başladılar.
Biz paramızı verdik geldik bizi mezun edin falan diye neyse.
Şeye ikna oldular ilk dönem dersleri aldık bazen akademiden soğudum.
İkinci dönem hiçbir ders olmadı ben böyle şey doktoraya da başvuramayacağım.
Ben ne yapacağım? Gelecek kaygısı.
Pik yaptı.
Üçüncü dönem yaza denk geliyor.
Tezimi normalde mesela işte tezini veriyorsun hoca feedback veriyor.
Tekrar gönderiyorsun.
On kere falan bu gel git oluyordu.
O yaz iki kere oldu.
Benim tezime danışma alacağım.
İki kez gördü.
Üçüncü de sabit ettim zaten falan.
Neyse ne yani.
Sonra mezun oldum.
Sorunu unuttum zaten.
Bu çok güzel.
Burada duralım.
Burada duralım.
Temel bir soruya geleceğim.
Boğaziçi'nde ne okudun ve ne için İngiltere'ye master'a gittin?
Ben Boğaziçi'nde Türk dili ve edebiyatı okudum.
Karşılaştırmalı edebiyat için İngiltere'ye master'a geldim.
Wow.
Boğaziçi'nde Türk dili edebiyatı okumak çok havalı geldi bana.
Niye öyle havalı geldi?
Edebiyat olunca herhalde havalı geldi.
Şuradaki kitapların hepsine o yüzden baktın tek tek.
Ben genel olarak kitap okumayı sevdiğim için edebiyat okudum aslında ama
Boğaziçi'nde edebiyat okumak Boğaziçi'nin en havasız bölümü.
O yüzden hiç havalı değil yani.
Çok kötü.
Peki.
Bilinç geliyor mu hocam?
Yok gelmiyor.
Gelmez ya anılacak.
Peki Erasmus için İngiltere'ye neden gittin de başka bir Avrupa ülkesine gitmeyi tercih etmedin?
Şöyle.
Ya ben çocukluğumdan beri çok başarılı bir tiptim.
Ve İngiltere'deki Soas ilk sıradaydı yani.
Tercih listesinin en başındaydı.
Ona hakkız olunca gerisine bakmadım bile.
Çünkü şöyle aslında Türk dili ve edebiyatı okuduğun zaman çok sınırlı bir yere gidebiliyorsun dünyada.
Soas'ta dediğim gibi Turkish studies vardı.
Şeyde İsveç'te sanırım bir Turkish Studies bölümü vardı.
Bir burada Leiden'de vardı.
Leiden mi diyorsunuz hocam?
Bir orada vardı.
Hani Turkish Studies çok kısıtlıydı.
Diğer gidebileceğin şeyler, bölümler hani Comparative Literature olarak geçiyordu.
Ve benim böyle hani ben Turkish Studies yapayım gibi bir yerden aklımda vardı.
Çünkü hani Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde akademisyen olmak istiyordum.
Hani ne alaka gibi bir yerden bir yerlerini tercih etmedim.
Ya şey de çok ilginç bir bence Gökçe.
Bu akademiden akademiye başlamadan nefret etmiş olman çok dozunda bir karar olmuş.
Çünkü master'a başlamak akademiye başlamak olmuyor.
Ve hani araştırma görevlisi oluyorsun sonra bilmem ne oluyorsun.
Standart basamaklara çıkıyorsun.
Daha oralara gelmeden vazgeçmiş olman çok ilginç.
Farkına varmış olman.
Çok bence güzel, ilginç dediğim öyle bir yerde.
Bence o dönem farkına varmak gibi bir şey değildi.
Londra'daki edebiyatı sevmedim.
Yani Londra'daki belki Birkbeck'i sevmedim.
Bir de bir şey değil gibi bir yerden.
Bir de biraz şans yani o grevin olması.
Benim başvuracak zamanımın olmaması.
Biraz şans şu an baktığımda iyi ki akademide değilim gibi hissediyorum.
Yani 3-3 günlük tanışma hayatımızda fark etmişsindir.
Hareketli veya sosyal gibi kıpır kıpır.
Benim masa başında çalışırken hayal edemiyorum.
Zor.
Yani masa başında çalışırken hayal edemiyorum ama bence öğrencilerin olsaydı çok mutlu olurlardı.
Yani çok iyi bir aktarıcı olabilirmişsin gibi hissediyorum.
Bence bu benim tarzımla da alakalı bir şeydi.
Biri bana böyle neşeyle eğlenceli bir şey anlatınca anlıyorum.
Ama biri böyle yazıp anlat, yani okumak gibi bir şey yapınca ben hiç...
Uyuyorum, gidiyorum, kopuyorum.
Yani ben böyle enerji...
Örneğin hikaye olarak anlatmak.
Ben nefret ederdim tarihten.
Ben de sen ne kadar başarılıysan o kadar başarısız bir öğrenciydim lisede.
Üniversitede barajı geçebilmek için dershaneye gittim.
O 180 barajını.
Çünkü konservatuara girmek istiyordum falan.
Ve orada bir tarih hocamız vardı dershanede.
Adam o kadar güzel tarih anlatıyor ki.
Ve ben sanki hiç tarih dersi görmemişim gibi dinliyordum.
İlk dersi gidiyordum.
Hep sarhoş gidiyordum ama gidiyordum yani.
Ve dinliyordum.
Adam anlatıyordu böyle.
Oradan atlara binip gidiyorlardı böyle.
Atlara binmek ne kadar zor biliyor musunuz?
Tıkı tıkı düşünsenize.
Böyle adam tarih anlatıyor ve inanılmaz yaşıyorsun.
Sen de bence öyle anlatır mısın gibi hissediyorum.
Olsam belki olurdu yani bir yolunu bulurdum ama.
Birazcık o zaman geri dönelim.
Türkiye'nin o kaosu aslında bütün her yerdeki kaos gibi bir yerden mi seni gerdi?
Yoksa artık İstanbul'da yaşadığın yere kadar bu bomba olaylarının geliyor olması senin hiçbir şekilde üretemeyeceğini mi hissettirdi?
Yani bu güvende hissetmeme duygusunun böyle başka şeyleri de var mıydı?
Çünkü bir tek güvende hissetmeyip mi gittin İngiltere yoksa aslında ya aslında akademide de olsa bu olmazdı sanırım.
Kalmak istediğim okul buydu ve Tom'a girdi demen de çok anlaşılır bir şeydi.
Daha başka da bir şey var mıydı?
Çünkü zaten bunlar da çok yeterli bir şeydi.
Hani başka daha bir şey de var mı diye de merak ediyorum.
Çünkü bu dönemlerde göç eden çok tanıştığım insan da oldu.
Böyle şey gibi göçlere çok denk geliyorum.
Bu Beşiktaş bombalamalarından sonra Ankara tren olayından sonra göçen bir tayfa var.
15 Temmuz'dan sonra göçen bir tayfa var.
Bir de yeni yeni artık bu son 2-3 yıldır 15 Temmuz'la beraber artık herkes gitmeye çalışıyor.
Ama o insanlar artık şey gibi yani.
Okey biz artık Avrupa'da bir hayat biçimi kuralım.
Ama seninki güvende hissetmek için de bir yandan ya.
Güvende hissetmek için gittiğin yerde de o kadar güvende hissedebiliyor musun İngiltere'de, Londra'da?
Çünkü hani başka bir şeylerde de var mıydı Türkiye'de seni oraya iten?
Ya aslında bu çıkış noktası bombaların patlaması ve gerçekten fiziksel olarak güvensiz hissedişim olsa da
baktığın zaman mantık çerçevesinde yani benim hocalarımın çoğu da o dönemde ihraç edilen hocalar oldu bir sürü.
Ve işte bir kısmı yine Amerika'ya göçtü, bir kısmı Avrupa'ya gitti, bir kısmı hapse girdi.
Ve akademi demek özgür düşünce, yazmak, edebiyat demek, politikaya bir yerden dokunmak zorunluluğu yani.
Yoksa ne yapıyorsun? Körler sararlar yine orada da birbirini ağırlar ama yani bunu mu istiyorum?
Hani akademi, özgür düşünce, hapse girmeme, girme korkusu olmadan yazabilmek ve kendini ifade edebilmek.
Hiçbiri orada o konumla, o durumla, o oradaki mevcut durumla uyuşmadı.
Ve yani hani benim kafamda aslında hiç şey yoktu.
Mesela dokuz sene oldu diyorum ya hiç dokuz sene gibi bir süreç hayal etmedim.
Yani ben işte doktorama yaparım geri dönerim.
Ben hep geri dönerim gibi bir şey vardı.
Hiç böyle dediğim gibi yurt dışında yaşayayım orada bir hayat kurayım bambaşka bir yere gideyim falan gibi bir şey hiç olmadı ama hayat biraz böyle geldi.
İşte akademi olmadı o zaman ben başka ne yapabilirim gibi bir yerden bir hayata başladım.
Londra güvenli mi sorusuna dönecek olursam fazla dağılmadan güvende hissediyor muyum daha doğrusu?
Güvende hissediyorum.
Yani biraz şey gibi ben Londra'da hiç böyle farklı bir ülkeye göçmüş gibi de çok çok çok hissetmedim yani onu.
Böyle hep bana İstanbul'un bir başka şubesi gibi geldi.
Yaşadığım iki şehir var yani bu hayatta.
İkisi de böyle kaotik.
İkisi de bilmiyorum istersen dağılabileceğin, kaybolabileceğin, istersen huzur bulabileceğin ve güvenli.
Çünkü dediğim gibi yani benim için İstanbul hiçbir zaman güvensiz bir yer olmadı.
Belki yaşadığım çevreyle alakalı, belki bilmiyorum yani.
Hiç böyle dışarı çıkarsam başıma kötü bir şey gelecek gibi bir hisle büyümedim yani.
Londra'da da onun devamı gibi oldu yani.
Hani bomba fikri beni çok rahatlatıyordu.
İki, güvenli hissettiğim diğer bir şey de çok enteresan.
Bunu söylemek tabii ki acı veriyor bir taraftan ama.
Çünkü suçluluk duygusuyla da gelen bir şey.
Böyle huzurlu bir uyku çektiğimi hatırlıyorum.
Ulan burada deprem olmuyor diye.
Ve sonra aynı saniyede gelen ama annem babam ve ablam orada.
orada olursa ne yapacağım?
Ama yani böyle şey
bilmiyorum çok çok biraz
yani göçmen olmak böyle bir şey galiba.
Bir parçanı geride bıraktığın için
hep suçlu hissettiğin.
Bir taraftan rahatı ersen bile
aslında rahat edemediğin falan.
Yani güvendesin.
Güvensiz hissetmiyorum Londra'da.
Tam şey yazıyordum ben de.
Orada aslında ailem var ve
onları düşünüyorsun.
Ama sen buradasın
ve güvende hissediyorsun.
Tam göç bence böyle bir şey ya.
O kadar boktan ki bu yanı
Ve şey gibi bir yerden işte bana çok soruyor yabancı arkadaşlarım işte özlüyor musun işte İstanbul'u işte Türkiye'yi o işte çok güzel değil mi İstanbul falan diyorum ki ya bence de çok güzel paha bitilemez evet ama ben yani yeğenlerimi düşünüyorum işte arkadaşlarımı düşünüyorum ve hani özlemek gibi bir yerden özlüyorum tabii ki yeğenlerimi çok.
Aile mi demiyorum onlar artık yaşlılar onlar hani başka bir alternatif de yok ama onlar daha çok genç ve onların orada olma hali beni çok düşündürüyor.
O mesela sanırım Gökçe'nin getirdiği bir şey de bu yani hani en ilginç ve zor aşamalarından biri.
Peki master'dan sonra ne yaptın Gökçe? Nasıl kaldın İngiltere'de? Kalmak için ne yaptın?
Çünkü öğrenci vizen vardı ve öğrenci vizen bittikten sonra neler oldu bunlardan bahsetmek ister misin?
İsterim ama yani beş saat falan.
Küçük sinsice bir güldün ama ben sormamalı mıydım acaba dedim.
İşte şimdi başlıyoruz Saadet.
Şimdi başlıyor.
Ben mezun oldum Eylül ayında ve yani kayıp.
Gökçe'yi kaybettik. Hepimize geçmiş olsun gibi bir dönem başladı.
Çünkü öğrenci vizesiyle oradaydım ve Türkiye'deki hayatım boyunca hep öğrenciydim.
Hiçbir zaman ekonomik bir kaygım olmamıştı.
Edebiyat okumamın sebeplerinden biri bu.
Yani ben şarabımı içip Orhan Pamuklu Cihangir'de edebiyat tartışacağım gibi bir hayatım olacak sanıyordum.
Bir anda Londra'dayım param yok.
Akademide kalmayacağım.
Hangi edebiyat hangi şarap yani.
Gibi bir noktada böyle inanılmaz bir şeye düştüm.
Kimlik kargaşası ve gelecek kaygısı.
Gelecek kaygısı hep olan bir şeydi ama akademi hep böyle bir yolu belli olan bir yol.
Yani işte bachelor bitiyor masterini yapıyorsun.
Master bitiyor doktorunu yapıyorsun.
Doktor bitiyor post dokun yapıyorsun.
Pozisyon buluyorsun falan.
Yani gideceğin yol belli ve benim için o mezun olma hali ve akademide kalmayacak bilgisinin cebime girişiyle ben böyle
o zaman ben öleyim gibi bir yere döndüm.
Çünkü çok dark bir şey anlatacağım ama o dönem hissettiğim kadar kötü hissettiğim yani
belki geçen sene olmuştur.
O da bambaşka bir hikaye ama.
Hayatımda ilk kez böyle beynimden vurulmuşa döndüm yani.
Ben kimim? Ne yapacağım? Ne olacak?
Gökçe öğrenci değilse nedir?
Gökçe Londra'da ya da İstanbul'da yaşamayacaksa nerede yaşayacak?
Ve gerçekten böyle kendine zarar vermen noktasına kadar böyle karanlıklara girdiğim bir noktada.
Ablam psikolog.
Böyle bir gün gerçekten ciddi ciddi böyle çok büyük bir Richmond Park bilenler.
Richmond Park'ın yanında bir evde oturuyordum.
Ama zengin kısmında değil fakir kısmında.
Royalton'da.
Hemen yani hani şey yapmıyorum.
Gece konduda yaşıyordum.
Şöyle mezun oldum.
İki ay arkadaşımla kaldım çünkü param yok.
Bir de şöyle bir şey var.
Babam diyor ki ben dönmek istemiyorum baba.
Aynı böyle alttan alta para dileniyor.
Burada kalmak istiyorum. Nasıl yapabiliriz falan.
O diyor ki paran yoksa dön.
Hani ben burada sana destek olmaya devam edeyim.
Dön burada kafe açarız, restoran açarız, iş yaparız birlikte falan.
Ya da burada devam edersin hani akademiyi orada sevmediysen.
Ben dönmek istemiyorum.
Kalmak istiyorum ama B planım yok.
Vizem yok.
Beş ay sonra bitecek öğrenci vizem.
Mezun olduktan sonra beş ay daha uzatıyorlar.
İşim yok.
Param yok.
Ve ne yapacağımı da hiçbir fikrim yok yani.
Hani akademinin dışında nasıl bir skill'im var, nasıl bir yeteneğim var, ben nasıl bir insanım hiçbir fikrim yok.
Yani ben sadece okumayı ve yazmayı biliyorum yani bu hayatta.
Böyle çok çok tamam o zaman ben artık demek ki akademide de kalamayacağım.
Londra'da da kalamayacağım.
O zaman benim var olmamın hiçbir anlamı kalmadı.
Şeklinde düşüncelerle parka yürüdüm.
Böyle göle atlayacağım ama.
İnternet meydanım yok.
Burası şey Triggered World.
Ve ablamı aradım.
Veda etmek için aradım yani.
Böyle hani abla ben yapamıyorum.
Seni çok seviyorum falan.
Duygusal konuşmalar.
Ablam da hemen psikolog kartını çıkardı.
Dedik ki yani Gökçe şu an demek ki var olduğun şeklinde var olmak istemiyorsun.
O zaman şekil değiştirebilirsin.
Hani başka bir yerde olabilirsin, başka bir şey yapabilirsin.
Ama yani hiç olmamaktan daha iyi bir seçenek gibi duyuluyor.
Şekil değiştirmeyi dene o zaman kardeşim.
Ben bunu nasıl düşünemem?
Çok genius bir şey değil ama bana çok çok iyi gelen bir şeydi o.
O zaman bunu duymak.
Ve böyle şeyle o gazla eve dönüp ben ne yapabilirim, ne olabilirim falan diye.
Ama bu yine arayış şeklinde.
Böyle Facebook'a girip bütün bu Türk grupları olur ya burada da vardır kesin.
Oralara böyle kendimi anlatan paragraflar döşedim.
İşte ben şuyum, şu yaşındayım, adım şu, şunu okudum.
Ve gerçekten bilmiyorum ne yapabileceğimi ama işte CV'mi de gönderebilirim.
Ben iş arıyorum.
Hani ne yapabiliriz birlikte düşünelim.
Kadınlar falan ya da kadınlara danışıyorum.
Erkeklerden de bunlardan bir şey çıkmaz.
Onlarla danışmadım bile.
Bir de sizden dinlemeyelim.
Bunca yıl zaten yeter yetmedi mi?
Falan filan derken böyle bir geçen üç ay işsizlikten sonra böyle en dibi gördüğüm dönemden sonra böyle işte bu Facebook'tan bir şey çıktı.
Bir çift, Türk bir çift.
Kadın fotoğrafçı, adam belgesel yönetmeni.
Böyle bir asistan arıyorlarmış.
Caz festivali organize ediyorlarmış.
Böyle onlar bizim asistanımız olur musun diye bana yazdılar.
Benim bir anda böyle dünyam değişti.
Hani aa falan çünkü hani asistan olman için bir skripte ihtiyacın yok.
Sıfırdan başlayabilirsin gerçekten.
Böyle zıpladım ve yani gerçekten hayatımda en eğlenceli işlerinden biriydi.
İşte Londra'da jazz festivali organize ettik.
Arkanorlar geldi, Barış Demirel'ler geldi falan.
Benim bir yandan böyle sanatçı tayfam.
Böyle çok çok eğlenceliydi yani.
O zaman mesela ilk kez gerçekten hani Londra'da böyle insanlarla muhabbet etmeye başladığım,
böyle çeşitli mekanlara gidip mekanını ayarlamaya çalışıyoruz.
Onlarla iş yapmaya başlıyoruz falan.
Böyle yani İngilizcemin İngilizce yapmaya başladığım dönemlerde böyle hani selamlaşmak, kahve içer misin falan çok basic muhabbetlerim dönmeye başladı.
Çünkü international yani öğrenci olduğunda sadece öğrenci muhabbeti yapıyorsun, kitap konuşuyorsun.
Ne konuşacaksın yani felsefe konuşuyorsun.
Oturup böyle hani şey bir de ben partici bir tip değildim.
Hani böyle enseyi tokat günlük hayat çok yoktu yani falan.
O dönemde böyle insanları tanıdım.
İngiltere'deki mekanları tanımaya başladım.
Güzel müzik dinlemeye başladım.
keşfettiğim yani aslında şehri o dönem.
Bu dönem 2019.
2019 Şubat, 2020 Mart.
Neye tekabül ediyorum?
Covid.
Covid'e kadar bir hayat yaşadık.
Ama mesela kazandığım en kötü parayı da o işte kazandım.
Böyle çok yani sadece kiramı ödeyebiliyorum falan.
Ama yeterli benim için.
Çünkü hayatımda ilk kez kendi paramı kazanıyorum.
İnsanlarla muhabbet ediyorum ve insan tanımaya başladım.
Hayatı öğreniyorum.
Ve yani şey survival moddayım ama yani keyfim aşırı yerinde.
Yani ben bir şeyler yapabiliyorum.
İnsanlar benimle çalışmaktan keyif alıyor.
İnsanlar güzel yani.
Hayat demek ki böyle bir hayatta mümkünmüşü gösteren bir iş oldu.
O yüzden çok çok çok şanslı hissediyorum.
Bu insanlara denk geldiğim için.
Ondan sonra Covid döneminde yine böyle bir tabii ki ilk vuran eventler ve işte konserler falan iptal oldu.
Onlar bir anda bir günde işsiz kaldım yani ben 2020 Mart'ta.
Yine böyle bir üç ay işsizlik dönemim oldu.
Sonra.
Bir saniye.
Beş ay çalışma ya da iş arama vizesi veriyorlardı.
Ve senin sonra vizeye de ihtiyacın vardı.
Vize işini ne yaptın orada?
İngiltere'nin şansı Ankara Anlaşması.
Hemen işte Şubat ayında vizem bitiyordu.
Hemen Şubat ayında Ankara Anlaşması'na başvurdum.
Bu arada bunların bu antiklerim hepsi yani off the record yani böyle bir şey.
Bunlar benim ikinci işlerim.
Benim asıl işim asıl yani şöyle bir şirket kurdum.
Tercümanlık, çevirmenlik ve Türkçe öğretmenliği üzerine.
Hani biznes planım da buydu.
Ve gerçekten bu işleri de yaptım.
Ama yani bu yaptı yani çevirmenlikle medikal dokümanları çeviriyordum.
Doktor raporlarını.
Tercümanlığı NHS'de hastanede yapıyordum.
Doktorlarla Türk hastalar arasında böyle terapi seanslarına giriyordum falan.
Bu aşırı eğlenceli bir iş.
Ama self-employed olduğun için yani bu ay kiramı ödeyebilecek miyim'in asla bir şeyi yok yani garantisi yok.
O yüzden benim her zaman cebimde aslında full time yaptığım ve bana asıl parayı getirecek başka bir işimin olması gerekiyordu.
Bu işi ne yapıyordum ama asıl işim aslında bu değil ya.
Şu an pasaportum geri alınır mı hocam?
Şu an boka girdik.
Alınmaz ben de öyle başvurdum.
Benim de öyle.
Benim vatandaşlığım da yok mesela hala.
Daha vatandaş oldum.
Seni kaybedecek bir şeyin yok.
Ben yeni almışım taze vatandaş.
Ben hiçbirini anlatmayacağım.
Artık almışsın bu saatten sonra ne olacak?
Bu arada Ankara Sözleşmesi'nden son yararlananlardan birileri olabilirsin o zaman.
Ondan bir iki yıl sonra kapandı Ankara Sözleşmesi.
2022'de falan kapandı şeyin.
Doğru.
İngiltere'ye.
Bir haftadan sonra çıktı.
Evet.
Son değildim.
Ya işte son bir iki yıldı yani.
Ama sonra üç beş yıl.
Evet.
Güzel.
Çünkü kötü bir şey değil.
Çünkü ben de öyle başvurdum burada.
Ben de sanatçı olarak kaldım.
Ben sanatçı olarak Ankara Sözleşmesi'yle bağlantısı da var.
Ama ben burada ürettiğim için buradaki yerlerden mektuplar alarak falan referans oldular bana.
Çünkü Hollanda Ankara Anlaşması'nı var evet ama saymıyor.
Ankara Anlaşması'ndan başvuranların %99.9'u red alıyor burada.
Sebep?
Sebep çünkü buna ihtiyacımız yok diyor.
Yani şey gibi bir yerden.
Senin işin bir niş.
Sen aslında gerçekten bu işi yapıyorsun.
Bundan ne kadar kazanıp kazanmaman önemli değil.
Sen bunu yapıyorsun.
Ama insanlar şöyle geliyor.
Turist vizesiyle Hollanda'ya geliyor.
Ve burada bir şirket açıyor hızlıca.
Ve sonra o şirket üzerinden kaçak olarak burada kalıp Ankara Antlaşması'na başvuruyor.
Burada bunu yapan ajanslar var.
Bilmem neler var.
Senin burada kalmanı sağlıyor.
Ve sonra o süreçte davan oluyor.
Redd alıyorsun.
Redd aldıkça burada kalabiliyorsun.
Redd aldıkça burada kalabiliyorsun.
Ve bu böyle 3 yıl 4 yıl sürüyor.
4-5 yılın sonunda düşüyor gibi bir şey oluyor.
Sana mecburen oturum izni veriyorlar gibi oluyor.
Ve 5 yıl burada kaçak gibi kalıyorsun.
Çalışamıyor musun o süreçte?
Çalışamıyorsun.
Nasıl geçiniyorsun?
Kaçak iş yapıyorsun.
Kaçak iş yapıyorsun gibi şeyler oluyor.
Ya da işte örnek veriyorum çalışıyorsan da kurduğun şirket üzerinden çalışabiliyorsun ama ne işi kurdun o çok önemli.
Senin işinde çalışabiliyorsun.
Başka şeyler üretiyorsun.
Bu yeterli oluyor yani.
O yüzden bunda bence yasalış bir şey yok senin söylediğinde de.
Çünkü ben de öyle kalıyorum.
Yani aslında benim gösterdiğim hani sadece bu işten para kazandığım ya.
Ama aslında şöyle aslında bir şeyi de var.
Yani yaptığım şey aslında illegal değil.
Başka işleri de yapabilirsin ama gelirinin ana kısmı o işten kaynaklanıyor olma.
Bazı aylarda böyleydi hakikaten de.
bazı aylar daha çok kazandım ama kendimde
garanti almak zorundaydım sonuçta. Ama serbest
çalışanın kaderi bu. Ben de öyle.
Seni çok uyandırıyorum. Bu ay
yazın hiç iş yok bizim sektörde
ve ben şey çok düşünüyordum
yani ne olacak ne yapayım.
Ben tekne tamiri yaptım burada mesela
iki yıl. Ben işte mülteci
botlarını tamir ediyordum. Yani şey
böyle onların böyle dayanışlı bir bot vardı
o böyle para için böyle
yapıyordum da böyle şey değil. Ama böyle yazın ne iş varsa
gidiyordum yani çalışmaya. Benim yapmadığım iş
Kalmadı daha dinlemeden hikayem ya.
Şimdi evet oraya geliyoruz.
Sonra böyle Ankara Anlaşması'na başvurdun ve Ankara Anlaşması'yla kaldın.
Ve 9 yıldır buradasın.
Birazcık toplayacağım İngiltere'desin.
Şunu hızlıca sorayım ya çok net bir cevap.
Akademiden neden nefret ettin?
Yani hiç girmeden neydi sana nefret ettiren?
İngiltere'deki hocalar mıydı?
Türkiye'deki sistem miydi?
Yoksa burada bir gelecek mi göremedin?
Çünkü şey dedin yani İngiltere'deki okuldan da soğumuş olabilirim ama tam spesifik olarak ne olabilir?
Yani ne bu kadar yok ya ben bunu yapmayacağım.
Doktora da yapmayacağım bilmem ne yapmayacağım demem.
Sanırım derslerdeki hissim.
Yani sen sorarken ne gerçekten diye düşünüyorum böyle.
O ilk dönem dersi oldu dedim ya.
O dersler böyle gerçekten kendimi kandırıyormuşum gibi hissettirdi.
Yani o ortağım, çünkü master'a hani insanlara farklı backgroundlardan geliyor ya.
Mühendis adam gelmiş edebiyat master yapıyor.
80 yaşında sınıf arkadaşım vardı.
Hani biraz böyle şey gibi hissettiriyordu.
Ya bu insanlar zaten tuzu kuru.
Hani takılmaya geliyorlar burada falan gibi.
Ama benim ben bu işi ciddi ciddi yapmak istiyorum ve bu ortamda mı yapmak istiyorum?
Sanki mümkün değil gibi geldi.
Ve hani doktora için böyle bir şeyin seni heyecanlandırması ve kendini ona adaman gerekiyor ya.
O kıvılcım gelmedi yani.
Beni heyecanlandıran, beni orada tutacak bir motivasyon, bir heyecan, bir tutku bulamadım.
Peki dönmek istemedin ya.
Neden dönmek istemedin?
Seni ne korkuttu?
Türkiye'de neydi senin korkuttu?
Aynı şeylerin devam etmesi miydi?
Yoksa dönmek istememenin nedeni neydi?
İngiltere'ye artık alıştım gibi bir yerden miydi?
Alıştım değil ama belki.
Yani tam olarak çünkü çok taze gittim yani şöyle.
2017 Eylül'de Londra'ya gittim ben.
2018 Eylül'de okulum bitti.
Ya sanki oradaki hikayem başlamadı gibi hissediyordum.
Yani Türkiye'de de bir şey değişmedi.
Çünkü benim kafamdaki şey şuydu yani.
Ben İngiltere'ye gideceğim, doktoramı yapacağım.
Zaten 3-5 sene geçecek.
O zamana kadar Türkiye'de düzelmiş olur.
Menderne güzel bir ortama geri dönüş yaparım gibi falan.
Hani ucu bucağa kaçtı yani ipin ucu.
Öyle bir beklediğim eski güzel günlere dönme ihtimali bile kalmadı.
derken yani o zaman bir de hep
aklımda şöyle bir şey var böyle. Üniversiteden
mezun olduğumda bizim okulda
Nazım Hikmet Kültür Merkezi vardı. Orada
bir koordinatör vardı. Buket.
Çok severim kendisini. Böyle şey demişti hani
ne yapacağım ben mezun oluyorum. Buket'i nasıl
yapsak falan gibi muhabbetler dönerken.
Hani şey Gökçe mezun olduktan sonra
beş sene kesin sürüneceksin.
Nerede sürünmek, nasıl sürünmek istediğini seçiyorsun
yani aslında şu an gibi bir şey söylemişti.
O benim senelerdir aklımda böyle dönüp duruyordu.
Ve hani böyle şey ihtimali
Londra'da sürünme ihtimali daha tatlı geldi.
Daha enteresan geldi.
Çünkü zaten İstanbul bildiğim bir yer.
Muhtemelen mutlu olmayacağım bir yer.
Hani Londra'nın o bilinmezliği ve daha çok şey sunuyor olması bir anlamda.
Kalmam için herhalde destekleyen bir fikirdi.
Ya ben hiç yargıladığım bir yerden sormuyorum.
Çünkü keşfetme üçgürlüsü benim en sevdiğim şeylerden biri.
Yani hani bilmediğin bir şehri, bilmediğin bir oyunu, bilmediğin bir içeceği, yemeği keşfediyorsun.
Ve bu çocuksu bir şey ve bu çocuksu bir şeyi bence hiç kaybetmemek de gerekiyor.
Bu bence çok sadece ben hani dönmemendeki neden başka bir şeyler daha var mı gibi bir yer dedim.
Peki nasıl vatandaşlık aldın ya?
Vatandaşlık nasıl alınıyor İngiltere'de?
Ne kadar uzun süre sonra başvurabiliyorsun?
Hani vatandaş oldun ya.
Burada çünkü 5 yıl sonra çok basit Türk vatandaşları sınava girip alıyorlar.
Ve sınav o kadar zor da değil.
Sen İngiltere'de nasıl yeni aldın?
Çünkü 9 yıl çok uzun süre ya.
Hani zaman neden 9 yıl sürdü?
Hani bir süresi mi var?
Yerine getirmen şartlar mı var?
Nasıl İngiltere'de vatandaşlık alınıyor?
Bize birazcık bundan bahseder misiniz?
Tabii ki.
Şöyle ben bir buçuk sene öğrenci vizesiyle kaldım.
Dokuz senelik bir buçuk senesi öğrenci vizesiyle.
Dolayısıyla Ankara Anlaşması'na başvurduğunda sıfırdan.
Sürecin sıfırdan başlıyor.
Yani ben aslında bir buçukuncu, bir buçukuncu senemde sıfırdan başlıyor gibi başladım.
Ve sonra beş sene orada yaşıyor olman lazım.
5 sene boyunca işte o yaptığın asıl işten para kazanıp vergini veriyor ve dolayısıyla orada kendini kanıtlamış olman gerekiyor.
5 senenin sonunda sınırsız oturuma başvuruyorsun.
Indefinitely if to remain deniyor.
Buna başvuruyorsun sonra oradan şey gelince onay alınca bu sınırsız oturumu kazandıktan sonra şeye başvurabiliyorsun vatandaşlığa.
Benim sürecimde de şöyle bir şey oldu.
Bir mesela şey hani Ankara Anlaşması bitiyor.
İlk senenin sonunda bir uzatmaya başvuruyorsun.
O uzatmanın cevabı 6 ay sürebilir, 1 sene sürebilir, 2 sene sürebilir.
Benim ilk oturumum mesela ne bileyim 1 ayda geldi diyelim.
Hatırlamıyorum o süreçleri ama mesela 3. senenin sonunda tekrar 3 seneliğe başvuruyorsun.
3 senelik uzatmanın mesela cevabı 1,5 yılda geldi.
Katlıyor yani artıyor o şey sürecin.
Herhalde ona tekabül ediyor.
Bir de geçen sene işte oturumu aldıktan sonra ben 2020 4 Eylül'de sınırsız oturumumu aldım.
Ki bu sabah bunu düşünüyordum mesela. Bu oturum alınca bana gelen mutluluk bu vatandaşlıktan daha büyük bir mutluluktu.
Bilmiyorum bu sanki böyle artık bitti. Belgelerle uğraşmam gerekmiyor gibi bir yerden.
Sonra vatandaşlığa başvurmam için bir sürenin bitmesini bekliyordum galiba.
Mart'ta mı başvuracaktım, Ocak'ta mı başvuracaktım bir şey bastırmışım o kısmı.
Dramatik bir şey geliyor şu an çünkü.
Bak beynim çalışmadı. İzin vermedi. Neyse.
Sonra benim işte Aralık ayında babam hastalandı.
Ben Ocak ayında Türkiye'ye gittim.
Nisan ortası döndüm.
Ve dolayısıyla o sene 3 ay İngiltere dışında kalmış oldum.
Vatandaşlık başvurusunda da şöyle bir şey var yasa.
İşte son 12 ayda 3 aydan fazla İngiltere Birleşik Krallık dışında olmaman gerekiyor.
Ben o şartı sağlayamadım.
İngiltere döndükten sonra bir sene daha bekledim.
Ki son 12 ay içinde İngiltere Birleşik Krallık içerisinde olmuş olayım diye.
O bir sene daha atmış oldu yani.
Öyle uzadı süreç. Ama normalde 5 sene bittikten sonra 6. senende artık vatandaşlığa başvurabiliyorsun.
Ben biraz FETÖ'cüm bilmiyorum.
Alamadım şu an.
Ben de alamadım hala. Bana da herkes niye alamadın falan diye soruyorlar.
Bu ama bence bizim kendi ayaklarımızın üzerinde durma zorunluluğuyla alakalı bir şey.
Şey gibi bir yerden. Çalışan olarak gittiğin zaman şirketler seni bunu hallediyor.
Çalıştığın şirketler. Biz kendimiz Ankara Sözleşmesi gibi bir şeyle başvuruyoruz.
Ve bunu bir yıl sonra iki yıl sonra tekrar evrak istiyorlar.
Muhasebeciden evrak istiyorlar.
Onları gönderiyorsun.
Bekliyorsun 6 ay bir sene.
O süre zarfında ülkeden çıkamıyorsun.
Çıkıp gelmek için return vize alman gerekiyor falan.
Bu süreçler çok zor.
Milletlerde öyle bir şey yok.
Return vize alınır.
Çıkamıyorsun.
Burada return vize alıyorsun.
Diyor ki Hollanda'ya geri dönmen için sana vize veriyoruz.
Ve bunun için de para istiyor.
İşte Türk vatandaşı değilsen 160 euro falan galiba.
Türk vatandaşıysan da 70-80 euro.
Sana vize veriyor.
Diyor ki tamam git gel ülkene hadi falan diyor.
Bence bu güzel bir lüks.
Kapı dışında hiçbir yere çıkamıyorsun.
Bir tek ülkene gelebiliyorsun.
Yine bilüks çünkü ben çok insan tanıyorum.
Ailesi hastalanıyor ya da ne bileyim acil bir şey oluyor.
Yani gerçekten bir şey oluyor ama içeride evrakları olduğu için ülkeden çıkamıyor.
Çoğu insan ailesini, ebeveynlerini, ne bileyim çocuklarını kaybeden insanlar.
Çocukla uydurdum da.
Ebeveynlerini kaybeden insanlar gidemediğini biliyorum.
Çünkü çıkarsa bir daha Ankara Anlaşması sıfırdan başlamak zorunda.
Çok üzücü.
Peki 9 yılda değişen şeyin, sen değişmişsindir mutlaka da.
Türkiye'ye ne sıklıkla gidip geliyorsun ve bu 9 yıl içinde artık şey diyor musun?
Ömrünün bir yerinde ya ben Türkiye'de de bir yazlık alırım.
Türkiye'ye de gider kalırım, takılırım.
Yoksa hani öyle bir yerde kafanın bir yerinde hani öyle bir psikoloji var mı?
Diye merak ediyorum.
Ne sıklıkla gidiyorum değişiyor her sene.
Bazı seneler, senede bir gidiyordum.
Bir iki hafta kalıyordum.
Genelde böyle kısa kalışlarım oluyordu.
Yani iki senede bir gittiğim dönem de oldu bu Covid'le alakalı.
Ne bileyim vizemin süresiyle alakalı.
Oturumu aldıktan sonra en uzun kalışı mesela üç hafta.
Yılda bir kere gidip bir hafta annemi bir hafta babamı görüp sonra geri döndüğüm bir senaryo vardı.
Çok enteresan.
Türkiye'ye her gidişimde yani şey olmuyor.
Ya bana bilmiyorum garip bir şekilde artık şey olmuyordu yani buraya taşındıktan sonra İngiltere'ye taşındıktan sonra.
Ben eve gidiyorum hissi gelmiyordu.
Biraz benim ailemin durumuyla da alakalı yani işte benim buraya 2015'te işte annemle babam boşandı dedim ya.
Annem İstanbul'da kaldı.
Babam varma ise taşındı.
Dolayısıyla benim hani eve dönüyorum.
Çünkü çocukluğunda doğduğum büyüdüğüm ev orada artık yoktu.
Annem Anadolu yakasına taşındı.
Babam başka bir şehre taşındı.
Dolayısıyla ablam Hollanda'ya taşındı.
Ve yani aslında benim döndüğüm bir ev hiç olmadı ben buraya taşındıktan sonra.
Dolayısıyla böyle eve geldim değil de annemin babamı göreceğim.
Arkadaşlarımın çoğu Avrupa'da başka yerlerde.
Yani görüştüğüm 3-5 arkadaşım kaldı belki.
O yüzden de böyle Türkiye'ye tekrar dönerim hissi coğrafyası için yani.
Havasına dönerim.
Dönersem belki gibi bir yerdeyim.
Ege'ye dönerim.
İstanbul'da işim kalmadı gibi hissediyorum.
Ege'de bir yerde belki takılırım yani gerçekten.
60'ımdan sonra.
Ama şu şekilde yaşamam gibi hissediyorum.
Okey peki saçma abzur sorulara gelelim birazcık.
Gelelim artık ya.
Ne kadar İngiliz hissediyorsun kendini?
İngiliz hissetmiyorum. İngiliz hiç hissetmiyorum.
Yani şöyle, şöyle bir yerden.
Beğenmedi Sadettin göz deviriyor.
Evet.
Şöyle, böyle şey mevzu var ya hani insanların bizi nasıl tanımladığını yılla tanımlıyoruz kendimiz gibi.
Lacanien bir yerden.
Mesela İngiltere dışında olduğum zaman insanlar mesela bir Kanadalı ile konuştuğum zaman benim İngiliz aksanımı yakalıyor.
Ya da ne bileyim Türkiye'ye gittiğimde sen Almanya'da mı doğdun büyüdün.
Niye böyle konuşuyorsun?
Kardeşim ben hep böyle konuşuyordum da böyle bir bilmiyorum bir gariplik hissediliyor bence halimde tavrımda.
Ve böyle sanki oraya ait değilmişim gibi.
Ama mesela bu İngilizlik değil benim için.
Bilmiyorum İngiliz gibi hissetmiyorum.
İngiliz gibi hissetmek ne demek?
Şöyle bir yerden ben mesela bazen kendimi Hollandalı gibi hissediyorum.
Nasıl?
Yağmurda çamurda bisiklete biniyorum.
Bir Hollandalı gibi.
Arkadaşlarımın hesabını ödeyince yeni alıştım.
Onlara tiki gönderiyorum.
Yani bana yediğinizi içtiğinizi gönderin diye.
Başka da bir şey yapmıyorum.
Bu kadar kendimi Hollandalı hissediyorum ya.
Mesela şöyle bir yerden söyleyebilirim.
Bu dünya kupasından sonra İngiltere'ye destekledim ve hakikaten destekledim.
Yani kazanmamızı gerçekten çok istedim.
Belki o yani böyle bir aidiyet bir beraberlik hissi ne bileyim bira içmeyi çok seviyorum.
Olur mu hocam?
Havadan şikayet etmeye bayılıyorum.
Sıcaksa çok sıcak soğuksa çok soğuk yağmurluysa.
İngilizce'nin klasik özelliği bu.
Yani şikayet ediyorlar havadan.
Başka konuşacak bir şeyleri yok.
Ne konuşsunlar havadan konuşuyorlar.
Konuşmaya başladım.
Alkolaşim çok yükseldi.
İngilizlik. Yüzüm kızarmaya başladı.
Kırmızı suratlı bir İngiliz'e dönüşüyorum.
Kara ciğer pert.
Gire içen, barlarda serserilik yapıp taşkınlık çıkaran.
Pub'da tek başıma gidip amcalarla sosyalleşmeyi çok seviyorum.
Bir İngiliz özelliği olabilir yani.
En sevdiğim aktivite bu yani.
Tek başıma pub'a gideyim ve tanımadığım dayılarla muhabbet edeyim.
Bu olabilir.
Ama İngiliz olmak ne demek yani bilmiyorum sorduğum zaman.
Bilmiyorum.
Bana biri bir Hollandalı ne kadar hissediyorsun dedi.
Ben de bir şey hissetmiyorum bu arada.
Yani hani şey gibi bir yerde.
İşte Hollandalı gibi bisiklete biniyorum.
Bilmiyorum ki Hollandalı hissetmek nasıl.
Ben de bilmiyorum yani.
Sadece o yüzden saçma sorular.
Peki İngiltere'nin de kötü şeyleri vardır yani.
Neleri var sence kötü?
Mesela buranın sağlık sistemi çok kötü.
Kimle sohbet etsem Hollanda'nın sağlık sisteminden herkes çok iyi.
Hiç iyi diyen.
Benim için okey.
Ben hiç gitmediğim için ben okey yani.
Gitmediğim bir şey için bir fikrim yok.
Ama senin için mesela İngiltere'nin şusu kötü, busu kötü dediğin neleri var mesela?
Sağlık sistemi derdim ama bence o kadar kötü değil yani.
Bence çok iyi ücretsiz oluşuyor.
Ne bileyim hakikaten ölüyorsan hakikaten sana sahip çık.
Sağlık sisteminde mesela şu çok kötü.
Yani yıllar alıyor bir şeyleri teşhis etmeleri.
Hastalığa tanı koyamıyorlar.
Yani insanın canını biraz sıkıyor.
Onların teşhis edeceği sürece zaten Türkiye'ye gidersin teşhisini alırsın.
Tedavini alırsın sapasağlam geri dönersin yani böyle.
O kısmı can sıkıcı.
Onun dışında havası.
Havası beni bazı kışlar gerçekten insanı şeye sürüklüyor.
Ben gerçekten güneşle şarj olan bir insan olarak böyle...
Yani yeter tamam gördük yağmur, çamur tamam artık.
Hani İngilizlik ne güzeldir İngilizlik falan ama yeterli hani gibi bir yerden.
Belki hava derim başka da ben seviyorum ya İngilizleri de seviyorum,
İngiltere'yi de seviyorum kötü olan.
Yani konuşsak mesela biri şu anda bana şikayet etse bir şeyden
ben de muhtemelen katılırım.
Hakikaten ne kötü ya derim ama şu an böyle bir...
Sorunca.
...Hollandalı, bir Türk sorunca.
Hollandalı.
Boklayamadım.
Sen kimsin abi kimsin söylüyorum.
Bu arada Hollandalı değilim öncelikle.
Daha olmadım yani. Bugün imkanım olsa. Bu arada bugün imkanım olsa olurum vatandaş.
Ya şu çok hoşuma gitti. Yaşamak için yaşıyorum dedin ya. Çok güzel. Ben bu soruyu soruyorum bazen.
Yaşamak için yaşıyorum ne demek senin için İngiltere'de? Birazcık bunu açar mısın?
Bunu hangi bağlamda söyledim?
İngiltere'de ne yapıyorsun dediğimde yaşıyorum işte. Yaşamak için yaşıyorum.
Hadi ya öyle mi dedin?
Çok güzel dedin yani. Ve bence yaşamak için yaşıyorum. Bir kalıbın içinde değilim gibi anladım ben.
sizin yarattığınız kalıplarla değilim.
Kendimce bir dünyam var.
Ve bu dünyanın içinde çok mutluyum.
Ve bu dünyada yaşıyorum.
Ve önüme çıkanları ve yapmak istediklerimi yapıyorum gibi hissettim ben.
Ne güzel duydun.
Kulağına sağlık.
Senin için yaşamak için yaşıyorum ne demek?
Yaşamak için yaşıyorum ne demek?
Çünkü Türkiye'de de yaşamak için yaşamıyor muydun?
Yaşamıyordum.
Türkiye'deyken ben miniktim.
Ben 24 yaşındaydım.
Ben şu an 33 yaşındayım.
Ben genç gösteremedim. Gençliğim neye borçluyum? Türkiye'deyken gerçekten kendimi sorguladığım bir düzenin içinde değildim. Hani gelişine yaşadım yani. Lise gittim, üniversite gittim. Kim olduğuma dair bir sorgulamanın içinde değildim.
Ama bence göçmenlik biraz da bununla alakalı.
Tamamen kimliğini yıkan ve her gün yeniden inşa ettiren bir şey.
Dolayısıyla ve her gün daha ben adımı söylediğimde yani Gökçe ah bu nereden geliyor?
Hani Gökçe duymuyor bile böyle bir şey duymamış ve anlamıyor yani aslında.
Ve daha benim ilk saniyeden bir öteki olduğumun ifşası.
Gel bakalım ayıkla pirincini taşın yani anlat kendine hadi.
Yani yaşamak için yaşamak biraz şöyle bir şey gibi.
Bu konu biraz daha uzatabiliriz bence bu kısmı.
Bu kısım benim bayağı sorguladığım ve düşünmekten hoşlandığım da bir yer.
Şöyle bir şey yani ne istiyorsun bu hayatta bir amacın var mı gibi bir yer.
Ben istemiyorum yani hiçbir şeyi.
Ben bir şey olmak istemiyorum bir yerde olmak istemiyorum.
Bir şeye hayatımı adamak istemiyorum.
Ben olur da yaşarsam 80-90 yaşında artık ölmek üzereyken yani böyle geriye bakıp şey demek istiyorum.
Ne güzel yaşadım ya.
Güzel yaşadım aman helal olsun demek istiyorum.
Yani böyle şey gibi hissetmek istemiyorum.
Kimse bana madalyan takmayacak yani çok güzel bu işi başardın, çok başarılı bir iş sahibiydin ya da ne bileyim.
Kimse beni tebrik etmeyecek, taktıracak ya da etsin ya umurumda değil yani artık.
Hani artık gidiyoruz Allah'a emanet.
Kendinize iyi bakın.
Yani o tatmin duygusuyla ölmek istiyorum.
Dolayısıyla yaşamak yani gerçekten ben yeni şeyler tatmak istiyorum, yeni kokular koklamak istiyorum, yeni insanlara temas etmek istiyorum, onların hikayesini dinlemek istiyorum.
Benim hikayem dinlensin istiyorum.
Birilerine bilmiyorum.
Mesela gülümsemek yani.
Birilerini gülümseyip onlar iyi hissetsin.
Hiç tanımadığı birinden o gün pozitif bir şey hissetsin.
Ve gitsin mutlu olsun.
Başka da bir amacı yok.
O mutlulukla onu bir şeye dönüştürmek, bir şey üretmek zorunda değil.
Siktirsin gitsin yatsın yani o mutlulukla.
Ama birine güzel bir şekilde dokunmak isterim.
Ve bütün hayatım boyunca bunu yapmak isterim.
Ya da ben de iyi hissetmek isterim.
Bu sadece böyle çevreye bir hizmet vereyim.
Yani ben hizmet bağımlısı.
Bir şey üretmek bir şey katkı sağlamak falan değil ama hissetmek güzel hissetmek.
Niye yaşadığımızı zaten bilmiyorum yani.
Çok varoluşçu bir yerden hani hiçbir şeyin anlamı yoksa her şeyin anlamı falan.
Böyle yerler de beni düşünmek iyi hissettiriyor.
Güzel kafa açan şeyler ama bir yerden sonra da kime ne ne yaşıyoruz yani.
Zaten hangimiz neyiz ki falan gibi bir yer.
O yüzden yaşamak için yaşıyorum evet yani.
Güzel yaşamak, güzel hissetmek istiyorum.
Kötü hissetmeye de karşı değilim.
hislerimizin hepsi var. Mutsuz da
olabiliriz. Ama onu da hissetmek istiyorum.
Yani farkında olmak istiyorum.
Ot gibi olmak istemiyorum. Belki ot
olmak da güzeldir. Denemediğim bir şey.
Bilmediğimiz bir şey için yorum yapmıyoruz.
Doğru. Çaka çaka.
Güzel. Benim çok keyif aldığım
konular bunlar ama
vaktimiz çok oldu.
O yüzden yavaş yavaş finale doğru geleceğim.
Ama hiç göçmenlik konuşmadık.
İşte konuşuyoruz. Bunların hepsi göçmenliğin yarattığı şeyler.
Peki göçmenliğin en zor
Yanı ne senin için? Yani hani neydi sana çok zor gelen göçmenlikle ilgili?
Salak olamamak. Salak olma lüksümün elinde alınması. Sürekli kendimi ispat etmeye çalışmak.
Sürekli aslında ben de akıllıyım, ben de komiyim, ben de iyi eğitimliyim, ben de sizin gibiyim, ben de öteki değilim.
Yani bu çok çok çok yeni bir şey bence. Hani bir göçmen olarak ilk gittiğin yerde.
Çünkü mesela Türkiye'deki mesela senle ilk tanıştığımızda benim konuşma şeklimden, oturuşumdan, kalkışımdan, gülüşümden, yaptığım şakadan, kullandığım kelimeden, boğazçıla oluşumdan, Beşiktaşlı oluşumdan, saçımın şeklinden, kokumdan bir algın oluyor değil mi?
Sana kendimi kanıtlamama ihtiyacım yok.
Salak olabilirim yani senin yanında.
Salak salak muhabbet yapıp ırkçı şakalar da yapabilirim ne bileyim.
Yapabilirim çünkü şeyi bilirsin yani bu kız bunu şaka yapıyor.
Bu kız böyle bir insan muhtemelen değil.
Hani ve şey de ben de şeyi de anlıyorum mesela tek taraflı değil.
Ben bu adamla böyle konuşabilir miyim?
Senin oturmandan, kalkmandan, kullandığın kelimeden, elini koyuşundan.
Benim işim de kolaylaşıyor.
Ben kimle ne konuşabilirim?
Kendi dilinde çok rahat anlayabiliyorsun.
Ama İngiltere'de bence en çok zorlandığım şey buydu yani.
Zaten İngiliz aksanı bambaşka bir aksam.
Kuzeyinde başka bir şey konuşuluyor.
Doğusunda başka bir şey konuşuluyor.
İskoçya'da bambaşka bir aksam konuşuluyor falan.
Böyle hani şey anlamıyorum.
Ben kimle muhatap oluyorum?
Ben şu an kravatımı ilikleyip efendim moduna mı gireyim?
Yani ben kendimi baştan satayım mı bu adama?
Bak benimle bunu konuşabilirsin, bunu konuşamazsın sınırlarını.
Çünkü hakikaten birer birer inşa etmen gerekiyor her tanıştığın kişiyle.
Çünkü şeyi anlayamıyorsun.
Bu adam ne bileyim şeyde Cornwall'da çiftçilik mi yapıyor?
Ve şey hani vizyonu ne kadar?
Ve ben bu adamla ne kadar neyi konuşabilirim?
Hani bu üsttenci bir yerden de söylemiyorum.
Mesela şeyi bilirsin ya.
Kuaföre gittin.
Mesela işte kuaför diyor ki ya bu şeyler ne bileyim.
Fransızlar hepsi kızıl oluyor gibi salak bir cümle kurdu.
Sen böyle evet ya bütün kızıllarda Fransız diyorsun.
Adamı he he'liyorsun mesela.
Hani muhabbeti nerede kesebileceğini o adama laf anlatamayacağını biliyorsun değil mi?
Ama mesela İngiltere'de biri böyle bir şey dese hani ulan ben bir şey mi kaçırıyorum acaba?
Fransız tarihinde böyle bir şey var da hani ben şu an eksik miyim?
Sürekli bir kendini sorgulama hali.
Tartamamak yani aslında karşındaki insanı.
Bence en çok zorlanan şey bu.
Ve hep dediğim gibi hep hani ben sınırlarımı çizeyim.
Ben nerede durduğumu onlara bir şekilde göstereyim.
O sürekli bir performans hali.
Mesela bana çok yeni gelen bir şey bu.
Salak olabilme lüksü.
Yani İngiliz arkadaşlarımla.
Çünkü onu kanıtladım.
Bu kız akıllı ve komik.
Hani şu an şey yapabiliyorum yani böyle salak salak muhabbetlere girebiliyorum.
Ama bu çok çok yeni gelen bir şey yani.
Bence en zor kısmı burası.
Her gün bir kimlik inşası.
Sürekli kim olduğuna o gün karar veriyor.
Mesela bu sabah kalktığımda gerçekten kimseyle uğraşmak istemiyorum.
Bir.
İki.
Bence en önemli göçmenliğin zorluklarından biri.
Sürekli şu salak gülümsemeyi takınmak zorundasın.
Ve sürekli anlayışlı ve kibar olmak zorundasın.
Yolda önünü biri kesse bile yani gözünü deviremiyorsun.
Sürekli şöylesin.
Ben de medeni bir vatandaşım.
Yani ben şu an gözümün üstüne sinirlenmeyeceğim.
Yanlış bir şey söylemeyeceğim.
Biri önüne geçti tepki vermeyeceğim.
Biri arabada su sıçrattı.
Hay Allah belanı versin demeyeceğim.
Hani sürekli böyle şey o ricacı, anlayışlı, sürekli böyle bir şey.
Ben de sizden biriyim tamam.
O halde olma ve sıkışmışlık beni aşırı sinirlendiren bir şey.
Ve mesela bu sinirini yaşayamıyorsun bile.
Yani o lüksü yok çünkü şey oturum iznini alırlar maazallah hani.
Sakın biriyle pubda tartışmaya girme.
Çünkü hani kes sesini alın immigrant'ı der.
Ve sen bir şey diyemezsin yani.
Belki dersin.
Ama mesela o özgüven böyle oturup ne münasebet diyemezsin yani.
Şöyle bir şekilde polis var mı falan diyebilirsin belki.
Çünkü korkuyorsun yani onun ülkesindesin.
Bu belki bizim giydiğimiz bir kıyafet bilmiyorum.
Belki bilmiyorum öteki olmayı deneyimlemek çok enteresan bir şey.
Yani o olmayan bir şeydi Türkiye'de.
Şu an dediğim gibi isminden itibaren ötekisin yani.
Çünkü kimsindeyiz nereden geliyorsun?
Ötekisin sen İngiltere'de çok net bir kere sarı ve mavi gözlü değilsin.
İngilizler sayıda mavi gözdeyken.
Birçoğu öyle değil mi?
Sen Dutchlarla karşılaştın.
Niye İngilizlerin birçoğu öyle değil mi ya?
Yok soluk benizli.
Çünkü Türkiye'de soluk.
Buraları kesiyoruz.
Okey.
Yani ortalama çok aynı benzer şeyleri düşünüyormuşuz.
Ben son bir yıldır hiç öyle değilim.
Ama benim ilk 2-3 yılım çok şeydi böyle.
Aman onu bütün kurallara uyuyayım.
Neyse bütün her şeyi doğru yapayım.
Bir şey konuşuyorlar.
Ulan bunu herhalde ilkokulda falan öğretiyorlar oluyordum.
Böyle her şeyi bunlar biliyorlar herhalde gibi böyle çok cahil hissediyorum kendimi.
Ve sonra işin içine girdikçe falan demeye başladım.
Öyle değilmiş oldum.
Bu bir de şöyle bir şey olabilir mi?
İngiltere'ye ait bir şey olabilir mi?
Hollanda'dayken böyle hissediyor musun?
Hollanda'nın içinde de az çok gidip geliyorsun ya.
Hani İngiltere'ye ait bir şey de olabilir mi bu?
Çünkü burada insanlar çok rahatlar.
İngiltere'de insanlar daha mı acaba fularlı gibi dolaşıyorlar gibi bir yerden de mi?
Hani böyle çok daha farklı bir perspektifte mi bakıyorlar göçmenlere?
Irkçı bir gözlemle de bakıyor olabilirler mi?
Burada benim bir sorumluluğum yok, yükümlülüğüm yok yani.
Burada bence daha rahat olabilirim, daha kendim gibi olabilirim.
İngiltere özellikle Londra yani hiç florsuz yani.
Çok sen ben yani.
Enseye tokat tipler ama nerede olduğumla da alakalı ama daha şey bir yerden söylüyorum onu.
Ya ne bileyim karşıdan karşıya geçerken arkadaşımla Türkçe konuşuyorsam mesela sesimi daha alçak tutmak gibi.
Ay bıktık bunlar da her yerdeler demesinler falan gibi.
Daha ne bileyim ışıkları beklemek, kafede otururken dediğim gibi sesini kısmak belki, oturuşuna dikkat etmek.
Hani şey rahatsızlık vermemeye çalışmak.
Hani bu adamları aldık ama pişman olduk demesinler diye.
Bir de böyle bir şey örnek öğrenci şeyim.
Bu hepimizde var ya seninle alakalı bir şey değil bence.
Bence işte göçmememek böyle bir şeydi aslında yani.
Hani şey biz böyle sizi rahatsız edecek tipler değiliz aslında.
Biz de iyi insanlarız falan diye böyle sürekli küçülmek yani sürekli böyle bir şeye uymaya çalışmak.
Bence bunun kötü bir kısmı da ne biliyor musun?
Burada İngiltere'de öyle bilmiyorum ama burada son dönem bu da çok büyük bir taşma olacak.
Son dönemlerde gelen bizler gibi yazılım ya da ekspat dediğimiz tayfa yani böyle hani iş göçüyle beyin göçüyle gelen tayfa şöyle de oluyor çok denk geliyorum.
Biz işte buradaki ilk jenerasyon gibi değiliz.
Aslında halbuki kendi jenerasyonuyla alakalı da bir kendi ülkesindeki insanla alakalı da farklı bir şey söylüyor.
Ama onun orada tabii değmeye çalıştığı şey de başka bir perspektif.
Peki İngiltere'de sence ırkçılık var mı varsa nasıl oluyor ve hiç böyle bir şeye denk geldin mi?
Şöyle yani ben hiç denk gelmedim.
Hani bana birebir kimse bir hakaret ya da bir laf sokma girişiminde falan bulunmadı.
Ama mesela insanlar çok ne yapacağını bilemiyor gibi.
Yabancı biriyle tanıştığında yani böyle benim şu an çalıştığım ofis bembeyaz İngilizler pembe gütlü herkes.
Ve böyle hani şey ismim Aksa Hanım ve şey yani Türk oluşum.
Türkiye'ye tahliye gitmiştik çok güzel.
Yani muhabbet oradan çıkamıyor bir.
Hani seni tanıyana kadar.
Aa Türkiye'de şöyle mi?
Aa yemekler şöyle mi?
Aa yani bence ırkçılık yapmak için yapmıyorlar ama seni hep böyle bir şey hissettiriyor yani.
Abi ne bileyim şey satranç konuşuyorduk devam edelim.
Ha yok biz işte Bodrum'a gelmiştik falan.
Ya sal artık beni yani.
Hani bilinçli bir yerden değil belki ama başkasının yapıldığını da görmedim yani.
Çılgın bilmiyorum.
Bence çünkü Londra biraz alışkın yani bu göçmen meselesine.
Güzel.
Peki şu an ne iş yapıyorsun?
Şu anki halin, 9 yıl önceki halini ne söylerdi?
Ay Gökçen ya tatlım.
Ne kızı ya.
Derdim ki çok çok iyisin ya.
Böyle devam kızım.
Yani bu şeyde bu gerginlikler, gelecek kaygısı çok normal ama her şey yoluna girecek.
Devam sen.
Ne yapıyorsan yapmaya devam et derdim.
Ne yapıyorum?
Şu an bir medya şirketinde, retail medya şirketinde.
Tesco Media.
Belki biliyorsundur bu.
Biz Migros gibi düşün.
Migros'un medya kısmında reklam satıyoruz şeylere, markalara, ne bileyim Coca-Cola'ya, web sitesine çıkacak reklamlar.
Ben satışçı değilim, ben administration kısmını yapıyorum.
Administration kısmı demek de işte bu reklam markayla anlaşılıyor.
İşte şu tarihler arasında web sitesinde işte şu kadar bir reklam yapılacak, işte homepage'de çıkacak.
Onun tarihleri belirleniyor, kontrat hazırlanıyor, onun takibini yapmak yani onu müşteriye göndermek, imzasını almak.
Dünyanın en sıkıcı işlerinden biri ama en eğlendiğim işlerden de biri yani.
Bu biraz şey gibi oldu.
Gerçekten ne iş yaptığın değil de kimlerle yaptığın gibi bir şey dolu dolu hissettiğim bir şirket oldu.
İlk kez böyle büyük bir şirkette çalışıyorum.
İlk kez böyle yanaklarım falan var.
İnsan gibi insani şartlarda.
İstediğim zaman ofise gidip istediğim zaman evden çalıştığım.
Yani çok çok mutlu olduğum bir menajerimin olduğu, çalışma arkadaşlarımın olduğu bir iş.
Biraz da şey gibi girmiştim buraya.
Sürekli değişmeye devam ettiğim bu serüvende yaptığım 9 senede yaptığım 18 ayrı iş son aşamasında
geçen sene böyle data, veri analizi kursu almıştım.
3,5 aylık böyle ben de artık IT'ci olacağım ve para kazanacağım.
Sonra bu aslında çalıştırma şirketinden hambe data şirketi.
Yani müşteri datalarını toplayıp oradan yani İngiltere'nin ilk data şirketi.
Oraya girmek için aslında yani geçen sene o şirkete gitmiştik.
Bu benim kursumla.
Ve dediler ki yani data da şu an bir şey yok.
Hani junior pozisyon arıyordum.
Hani bir boşluk yok ama sen bir şirket ayağına at.
Sonra ve hakikaten de öyle oluyor yani.
Şu an giriş yaptım hocam.
Giriyorum.
İyiyim yani keyfim yerinde.
İlk kez böyle ekonomik olarak çok zorluk çekmediğim.
Yani kendimi idare ettim ve biraz da böyle saving yapabildiğim bir yerdeyim.
İyi hissediyorum yani.
Böyle şu an şu an başlıyoruz gibi hissediyorum.
Gözüm karardı.
9 yıl sonra saving yaptığını duyunca çok daha varmış gibi hissettim.
Gözümün önünde daha saving.
Sence belki bambaşka olur bu benim hikayem.
Evet doğru.
Niyeyse bağdaştırdım kendimle.
Artık final sorumuza doğru geleceğim.
Bavulumda ne var Gökçe?
Bavulumda ne götürdün giderken İngiltere'ye?
Bu şey bir soru mu?
Literal olmak zorunda değil.
Figüratif bir soru.
Neşemi getirdim ya.
Bu soluk benizli İngilizlere bir Akdeniz neşesi getirdim.
Yani merakımı getirdim, heyecanımı getirdim.
Umutsuzluğumun içindeki minik tatlı umudu getirdim.
Kendi mi getirdim ya? Bir Gökçe geldi.
Gökçe mi gördüm?
Gökçe mi gelmiş ona?
Öyle yani evet.
Renk.
Çok güzel.
Sorularım bitti.
Senin var mı ekstradan söylemek istediğin bir şey?
Böyle son dünyaya dinleyen milyonlara bir mesajın varsa onu söyleyebilirsin.
Dünya barışı.
Ya şöyle mesela bu anlattığım hikaye yani şu anki Gökçe anlatıyor ya ve bugünkü yani şu anki Gökçe anlatıyor.
Belki bu hikayeler böyle değil bile.
Belki böyle yaşanmadı, belki böyle hissedilmedi, belki o zaman mesela 9 sene önce değil de 3 sene önce göçsen bambaşka bir hikaye yaşanacaktı.
Yani bunların hepsi aşırı değişken ve hiç inanılmaz bireysel.
Ve her gün değişmeye ve dönüşmeye devam ediyoruz.
O yüzden böyle ben bu göçmen hikayelerinde şeyli hikayelerini çok duyuyorum.
İnsanların çok yalnız hissettiği, çok dipte, çok karanlıkta kaldığı, hayatıyla ne yapacağını bilemediği.
Muğla'da geçen sene üç ay kalırken Muğla'lılardan öğrendiğim bir söz.
Olu giden.
Her şey olacağına varır yani.
Her şey bir şekilde, herkes yolunu bulur.
Her şey olu giden.
Çok da şey yapmamak lazım.
Teşekkür ederim vakit ayırıp geldiğin için bu Amsterdam turunda bizimle sohbet ettiğin için.
Umarım siz de keyif alarak dinliyorsunuzdur.
Ben kaydederken çok mutlu oluyorum.
Sözlü bir tarih kaydediyormuşum gibi hissediyorum.
O yüzden böyle iyi hissettiriyor.
Böyle bir sürü çeşitli hikaye oluyor.
Yaklaşık 45 tane hikayemiz var bavulumuzda.
Ve çok iyi hissettiriyor.
Teşekkür ederim.
Çağırdığın için ben teşekkür ederim.
Katkıda bulunduğum için mutlu oldum.
Görüşürüz.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
