
Bazen sevginin, bazen korumanın, bazen de kontrolün arkasına saklanan bir cümle.
Bu bölümde “Ailem Güvende” tartışmasından yola çıkıp şu sorunun peşine düşüyoruz: Aileyi dışarıdaki tehlikelerden korumaya çalışırken, içeride yaşananları ne kadar görüyoruz?
LGBTİ+ bireylerin kimlik üzerinden suçla ilişkilendirilmesinden, çocukların ailelerine gerçeği söylemekten neden korkabildiğine; “el âlem ne der?”den “çocukların için dayan” baskısına kadar ailede güven, kontrol ve sessizlik üzerine konuşuyoruz.
Çünkü bazen mesele ailenin nasıl göründüğü değil, içindeki insanların gerçekten güvende olup olmadığı.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben.
Arkadaşlar bugün sizinle şu cümleyi konuşmak istiyorum.
Ailem güvende.
Evet bu bir operasyonun adı.
Ve ilk duydum da şunu düşündüm.
Ne güzel cümle aslında değil mi?
Ailem güvende.
İnsanın hayatta söylemek istediği şeylerden biri herhalde.
Annem, babam, çocuğum, sevdiğim insanlar güvende.
Ama sonra içimden başka bir ses şunu söyledi.
Tamam da gerçekten güvende mi?
Çünkü biz aileyi korumak dediğimizde nedense hep dışarıya bakıyoruz.
Dışarıdan gelecek kötülük, dışarıdaki insanlar, dışarıdaki tehlikeler.
Çocuk yanlış biriyle karşılaşmasın, birileri aile yapısına zarar vermesin, aman birileri çocuğa kötü bir şey yapmasın.
Tamam arkadaşlar bunların hepsini konuşalım.
Ama kapının iç tarafı ne olacak?
Ben galiba biraz oraya takıldım.
Çünkü bir çocuğu dışarıdaki yabancıdan koruyup evde korkuyla büyütüyorsak, bir kadının sokakta güvende olmasını isteyip kendi evinde ne yaşadığını görmüyorsak, çocuğa başına ne gelirse gelsin bize söyle deyip gerçekten söylediğinde kıyameti koparıyorsak o zaman güvenlik meselesinin yarasını konuşuyoruz demektir.
Ve bence aile konusunda bizim biraz böyle bir huyumuz var. Kabul edelim.
Dışarıya karşı çok korumacıyız ama içeride olan bazı şeylere bizim aile meselemiz deyip kapıyı kapatabiliyoruz.
İşte bugün biraz o kapıyı açmak istiyorum.
Hazırsanız başlayalım.
Arkadaşlar aile kötü bir şey mi?
Tabii ki de hayır.
Tam tersine.
Bence insanın başına gelebilecek en güzel şeylerden biri gerçekten iyi bir aileye sahip olmak.
Hani bir şey olduğunda ilk aradığın insanlar vardır ya.
ben şimdi ne yapacağım dediğinde telefonu açan,
hastalandığında gelen, saçmaladığında kızan ama seni yine de bırakmayan,
dünya başına yıkıldığında gel diyen,
aile dediğimiz şey buysa gerçekten şahane.
Ama ne yazık ki her aile böyle değil.
Ve sırf adını aile diyoruz diye,
içeride olan her şeyde otomatik olarak sevgi diye kabul edemeyiz.
Çünkü bazen sevgiyle kontrol birbirine karışıyor.
Bazen korumakla sahip olmak birbirine karışıyor.
Ya da bazen senin iyiliğin için dediğimiz şey karşı tarafın hayatına el koymanın bahanesine dönüşüyor.
Aileyi korumak derken gerçekten kimi koruyoruz?
Evin dışarıdan düzgün görünmesini mi?
Evliliğin devam etmesini mi?
Soyadını mı?
Ya da elalem ne deri mi?
Yoksa o evin içindeki insanı mı?
Çünkü bunlar her zaman aynı şey değil arkadaşlar.
Şimdi şu ailem güvende meselesini biraz açalım istiyorum.
2026'nın Eylül ayında bu isimle geniş kapsamlı operasyonlar başladı biliyorsunuz.
Yetkililer soruşturmaları çocukların, gençlerin ve aile kurumunun korunması çerçevesinde anlatıyor.
Savcılıkların çeşitli suç iddiaları var ve hukuki süreçler devam ediyor.
Operasyonların önemli bir bölümü LGBTİ örgütlerine ve kişilere yönelik olduğu için
insan hakları örgütleri de sürecin temel haklar ve örgütlenme özgürlüğü bakımından ciddi sorunlar yarattığını savunuyor.
Şimdi ben burada dosyayı açıp kimin suçlu olduğuna karar verecek kişi asla değilim.
Bir suç varsa araştırılsın.
Bir çocuk istismar edilmişse korunsun.
Bir insan başka bir insana zarar vermişse hukuk devreye girsin.
Şimdi buna kimsenin itirazı yok zaten.
Ama benim kafama takılan şey çok daha başka.
Aileyi kimden koruyoruz?
Çünkü bir yerde şu da tartışılıyor.
Bizim gibi yaşamayan insanlar.
Bizim alıştığımız aile tarifine uymayan insanlar.
LGBT'yi bireyler.
Ve burada bence çok basit bir ayrım yapmak gerekiyor.
Suç başka şey arkadaşlar, kimlik başka şey.
Bir insan bir suçu işlemişse yaptığı fiile bakarsınız.
Kim yapmış? LGBT'yi biri mi?
Heteroseksüel biri mi?
Evli mi? Bekar mı? Ne fark eder?
Suç varsa suçu konuşursunuz.
Ama bir insanın kimliğini, yaptığı ya da yapmakla suçlandığı fiilin kendisiymiş gibi konuşmaya başladığımız anda,
kusura bakmayın ama çok başka bir yere geçiyoruz.
Çünkü bir insan bize benzemiyor diye tehlikeli olmuyor arkadaşlar.
Bizim gibi yaşamıyor diye suçlu olmuyor.
Bizim sevdiğimiz insanları sevmiyor diye suçlu olmuyor.
Bizim kurduğumuz aile biçimini kurmuyor diye de topluma tehdit haline gelmiyor.
Ben bazen bu iki cümleyi birbirine çok karıştırdığımızı düşünüyorum.
Ben buna alışık değilim ve bu bana zarar veriyor.
İkisi aynı şey değil.
Bir hayat size yabancı gelebilir, anlamayabilirsiniz.
Hatta hoşunuza da gitmeyebilir.
Ama her hoşumuza gitmeyen şeyi tehlike diye tarif edemeyiz.
Çünkü o zaman mesele zarardan çıkıyor arkadaşlar.
Herkesin bize benzemesini istemeye dönüşüyor.
Ve açık konuşayım.
Benim ailemi başka bir insanın kimi sevdiği neden bozsun?
Başka bir yerde başka bir insanın benden farklı yaşaması benim evimdeki sevgiyi nasıl azaltıyor?
Azaltmıyor.
Ama benim ailemi başka şeyler gerçekten bozabilir.
Çocuğumun benden korkması bozabilir.
Eşlerin birbirini aşağılaması bozabilir.
Şiddet bozabilir.
Kontrol bozabilir.
Kimsenin kimseyi dinlememesi bozabilir.
Bir insanın kendi evinde kendi olamaması da bozabilir arkadaşlar.
Yani bazen aileyi dışarıdaki farklılıklardan korumaya o kadar odaklanıyoruz ki
içeride aileyi gerçekten yaralayan şeyleri normalleştiriyoruz.
İşte benim takıldığım yer tam olarak burası arkadaşlar.
Bir LGBT'yi birey suç işlemişse suçunu konuşun ya.
Fiili konuş, kanıtı konuş.
Ama o kimliği suçun kendisi gibi anlatma.
Çünkü yarın aynı mantığı başka bir gruba daha uygularsın.
Sonra başka bir gruba.
Ve normal dediğin alan giderek küçülür.
Ta ki yalnızca sana benzeyen insanlar kalana kadar.
Bence birlikte yaşamanın asıl sınavı da biraz bu değil mi arkadaşlar?
Kendimize benzeyeni kabul etmek çok kolay.
Bizim gibi yaşayanı normal görmek kolay.
Bizim aile tarifimize uyan aileyi kabul etmek de kolay.
Asıl mesele bize benzemeyen insanla ne yaptığınız.
Ben senin hayatını seçmek zorunda değilim.
Sen de benimkini değilsin.
Seni tamamen anlamak zorunda da değilim.
Ama sana haksızlık yapmamak için sana benzemem gerekmiyor.
Ve madem bu meselenin adı ailem güvendeyse ben de şunu soruyorum arkadaşlar.
Ailem gerçekten başka insanların farkındalığından mı tehdit altında?
yoksa asıl tehdit bazen çok daha yakında mı?
Belki kendi evimizin içinde.
Çünkü dışarıda bize hiç benzemeyen insanlar olabilir.
Ama çocuk eve geldiğinde annesinden babasından korkmuyorsa,
insan sevdiğinin yanında aşağılanmıyorsa,
kimse el alem ne der diye kötü bir hayatın içinde tutulmuyorsa,
bence aile dışarıdaki farklılıklara rağmen gayet yerinde duruyor.
Hatta belki ilk kez gerçekten güçlü duruyor.
Ve tam da bu aileyi asıl ne tehdit ediyor diye düşünürken Zonguldak'tan bir haber geldi.
17 yaşındaki bir genç kızın arkadaşıyla görüştüğü ve ailesinden izinsiz alışveriş merkezine gittiği gerekçesiyle darp edilip yatağa zincirlendiği haberi.
İnanabiliyor musunuz arkadaşlar?
Genç kızla birlikte vücutlarında darp izleri bulunduğu bildirilen 3 kardeşi de devlet kurmasına alındı.
Adliyeye götürülürken gazeteci kızınızı siz mi zincirlediniz diye soruyor.
Cevabı tüylerinizi ürpertir.
Kızını dövmeyen dizini döver.
Daha sonra savcılıkta ise kızının psikolojik sorunları olduğunu ve kendisine zarar verebileceğinden endişe ettiği için bunu yaptığını savunuyor.
Anne suçlamaları reddediyor.
İki ebeveyn de 17 yaşındaki kızlarına yönelik nitelikli kişiyi hürriyetinden yoksun kalma suçundan tutuklandı.
Hukuki sonucu tabii ki de mahkeme karar verecek.
Ben burada başka bir şeye takılıyorum.
Koruma.
Çünkü babanın daha sonraki savunmasında da bir çeşit koruma iddiası var.
Kendisine zarar vermesin diye.
Ve buradan bizim çok daha gündelik hayatımıza dönelim mi arkadaşlar?
Hepimizin duyduğu bir cümle.
Senin iyiliğin için.
Çünkü bu cümle çok güçlü.
Arkasından gerçekten sevgi de gelebilir.
Kontrolde.
Telefonunu bana ver.
Kiminle görüşeceğine ben karar veririm.
Bunu giymeyeceksin.
Bu bölümü okumayacaksın.
Bu insanla evlenemezsin.
Boşanamazsın.
Ve hepsinin sonunda senin iyiliğin için.
Bir dakika ya.
Benim iyiliğime kim karar veriyor?
Tabii ki bir çocukla yetişkin aynı şey değil.
Ebeveyn çocuğuna tabii ki sınır koyacak.
Onu koruyacak.
Her istediğine tamam demeyecek.
Buna okeyim.
Ama sınır koymak başka şey.
bir insanın hayatını tamamen ele geçirmek başka.
Endişelenmek başka şey, korkutmak başka.
Rehberlik etmek başka şey, sahip olmak başka.
Aile içinde bazen bu çizgi birbirine karışıyor arkadaşlar.
Çünkü iyi niyetimiz olduğunda yaptığımız şeyin de otomatik olarak iyi olduğunu sanıyoruz.
Ama değil.
Bir insanı çok sevebilir ve yine de ona zarar verebilirsiniz.
Bir anne çocuğunu gerçekten çok sevebilir ve sevgisiyle de onu boğabilir.
Bir baba kızını koruduğunu düşünebilir ve korkusundan onun bütün hayatını kontrol etmeye başlayabilir.
Sevgi vardır ama güven olmayabilir.
Çünkü sevgi ve güven aynı şey değil.
Bir de güvenin bana göre çok basit bir testi var.
Gerçeği söyleyebiliyor musun?
Sivas'ta yaşanan başka bir olay bu soruyu iyice kafama yerleştirdi arkadaşlar.
12 yaşındaki otizmli bir çocuk 4. kattaki evlerinin penceresinden düşerek hayatını kaybetti.
Soruşturma kapsamında 14 yaşındaki ablasıyla 17 yaşındaki bir genç tutuklandı.
Emniyet ve savcılık ifadesine göre abla kardeşinin kendisini erkek arkadaşıyla gördüğünü ve ailesine söyleyeceğini belirtmesi üzerine paniklediği için konuşmaması için pencereden attığını söylemiş.
17 yaşındaki genç ise olayla ilgisi olmadığını ve o sırada orada bulunmadığını savunmuş ve soruşturma devam ediyor.
Tüyler röportajı bir haber değil mi?
Burada konuşurken çok dikkatli olmam gerekiyor arkadaşlar.
Çünkü bir çocuk hayatını kaybetti.
Bir başka çocuk çok ağır bir suç isnadıyla karşı karşıya.
Ve biz o evde daha önce tam olarak ne yaşandığını, ailenin kızın ilişkisini öğrenmesi halinde nasıl tepki vereceğini inanın bilmiyoruz.
Dolayısıyla ailesi kesin şunu yapacaktı diyemeyiz ama ifadede geçen bir şey beni düşündürüyor.
Ailesinin öğrenmesinden korkmak.
Ve ben bunu sadece bu olaya ait bir şey olarak düşünmüyorum.
Çocuklara hep ne diyoruz?
Benden bir şey saklama.
Peki çocuk bize bir şey anlattığında ne yapıyoruz?
Çocuğa bana her şeyi anlatabilirsin deyip anlattığı anda onu aşağılıyorsak, bağırıyorsak, dinlemeden cezalandırıyorsak,
saklandırıyorsak, aylar sonra bile anlattığı şeyi önüne koyuyorsak,
ona dürüst olmayı öğretmiyoruz.
Daha iyi saklanmayı öğretiyoruz.
Bence çoğu evde olan şey bu.
Çocuk sınavdan kötü not alıyor, notundan çok ailesinin tepkisinden korkuyor.
Birini seviyor, saklıyor.
Başına kötü bir şey geliyor, anlatmıyor.
Çünkü ilk sorunun iyi misin değil de sen orada ne yapıyordun olacağını düşünüyor.
Sonra çocuk büyüyor, yetişkin oluyor.
Bu kez borcunu saklıyor, işini kaybettiğini saklıyor, evliliğinin kötü gittiğini saklıyor, mutsuzluğunu saklıyor ve aile öğrenince bize neden söylemedin diyor.
Ben bazen bu sorunun yerine başka bir soru sormamız gerektiğini düşünüyorum arkadaşlar.
Söyleseydi ne olacağını sanıyordu.
Çünkü güven ben senin annenin bana güveneceksin diye kurulmuyor.
Davranışla kuruluyor.
Çocuk hata yaptığında bile şunu biliyorsa kurulur.
Annem buna çok kızabilir.
Babam yaptığımı hiç beğenmeyebilir.
Ama gerçekten başım sıkışırsa yine de eve gidebilirim.
Bence hali biraz bu.
Çocuğun senden hiç çekinmemesi değil tabii ki.
Onu söylemiyorum.
Senden korkmaması.
İkisi aynı şey değil.
Ebeveyn olmak, arkadaş olmak değil arkadaşlar.
Sınır koyacaksın tabii ki.
Hayır diyeceksin.
Bazen tartışacaksınız.
Ama çocuğun kafasındaki soru,
annem buna ne der olmaktan çıkıp,
Annem öğrenirse benim başıma ne gelir noktasına geldiyse orada biraz durup düşünmek gerekiyor.
Ve sadece çocuklar mı? Tabii ki değil.
Biz yetişkinler de ailelerimizden bir sürü şey saklıyoruz.
İşimizi kaybediyoruz söylemiyoruz, borçlanıyoruz söylemiyoruz.
İlişkimiz kötü gidiyor, ailem üzülmesin diyoruz.
Boşanmayı düşünüyoruz, el alem ne der diyoruz.
Hayatımız darmadağın pazar kahvaltısında oturduğumuzda nasılsın diye sorduklarında iyiyim diyoruz.
Bizim kültürümüzde öyle bir cümle var ki arkadaşlar.
Kol kırılır, yan içinde kalır.
Ben bu cümleye çok takılıyorum.
Ailelerin tabii ki mahremiyeti var.
Her tartışmayı herkese anlatamazsınız.
Her özel mesele dışarı taşınmaz.
Ama mahremiyet başka şey, gizlemek başka şey.
Şiddet varsa bu ale mahremiyeti değildir.
İstismar varsa bu aile sırrı değildir.
Bir insanın özgürlüğü elinden alınıyorsa bu bizim aile meselemiz deyip kapıyı kapatamazsınız.
Çünkü bir noktada mahremiyet biter, insan güvenliği başlar.
Ve bence söylenmesi biraz rahatsız edici ama gerekli olan şey şu.
Bazen aileyi korumuyoruz.
Ailenin itibarını koruyoruz.
Kimse duymasın, komşu konuşmasın, akrabalar bilmesin, aman yuva bozulmasın.
Çocuğun adı çıkmasın.
Biraz daha dayansın.
Biraz daha sussun.
Biraz daha idare etsin.
İşte benim aileyi korumak cümlesiyle ilgili problemim burada başlıyor.
Çünkü insanı feda ederek aileyi koruyamazsınız.
En fazla ailenin dışarıdan görünen halini korursunuz.
Boşanma meselesinde de bunu çok görmüyor muyuz?
Bir kadın ya da erkek.
Ben artık bu evlilikse iyi değilim, boşanmak istiyorum dediğinde
insanların ilk cevaplarından biri ne oluyor?
Çocukların var.
E biliyor, bilmiyor mu çocukların
olduğunu? Asıl söylemek
istedikleri şey şu. Biraz daha
dayan. Biz bu dayanma işini
çok seviyoruz arkadaşlar. Özellikle
dayanan biz değilsek.
Her evlilikse olur. Biraz idare
et. Yuva kolay kurulmadı.
Çocukların için dayan.
Bazen gerçekten insanlar
zor bir dönemden geçer.
İlişki onarılabilir, konuşulur,
destek alınır, uğraşılır.
Her sorunda ayrılmak tek seçenek değil tabii ki.
Ama bunun tersi de doğru arkadaşlar.
Her evliliğin devam etmesi başarı değil.
Her boşanma da başarısızlık değil.
Bazen aynı evde kalmak çocuğu korumaz.
Tam tersine kötü bir ilişkiyi normal diye öğretir.
Çünkü çocuklar bizim söylediklerimizden çok yaşadığımız şeyi görüyor.
Anne sürekli aşağılanıyorsa onu görüyor.
Baba evde yalnızca korkulan bir figürse onu görüyor.
İki insan birbirine tahammül edemiyor ama çocuk için birlikteyiz diyorsa çocuk ilişkiyi buradan öğreniyor.
O yüzden birine çocukların için dayan demeden önce başka bir soru sormamız lazım.
Çocuk neye dayanıyor?
Hatice Katrancı'nın yaşadığı olayda bu kısmı konuşurken insanın aklına geliyor.
25 Ocak 2026'da boşanma aşamasındaki eşi tarafından av tüfeğiyle vuruldu arkadaşlar.
Ağır yaralandı önce sol bacağı diz altından ampute edildi.
Yaklaşık 7,5 ay sonra sağ bacağı da diz altından ampute edildi.
Olayla ilgili sanık tutuklandı tabii ki.
Bu olayı bakın evlilik kötüdür gibi saçma bir yere bağlamak için söylemiyorum tabii ki.
Ama çok temel bir şeyi hatırlatıyor bize.
Bir ilişkinin devamıyla bir insanın güvenliği karşı karşıya geldiğinde önce insan gelir.
Evlilik insan için var.
İnsan evliliğin devamı için değil.
Bazen bir evlilik biter ve aile yok olmaz.
Anne yine anne, baba yine baba, çocuk yine onların çocuğu.
Sadece aynı evde yaşamıyorlar.
O yüzden dağılmış aile lafını da çok sevmiyorum.
Bazen aile dağılmıyor, biçim değiştiriyor.
Ve belki o yeni biçimde herkes ilk kez biraz nefes alıyordur arkadaşlar.
Sonra bir de normal aile diyoruz ya oraya gelmek istiyorum.
Normal aile ne? Anne baba çocuk mu?
Peki tek ebeveyn, çocuksuz bir çift, büyük anneyle yaşayan çocuk, evlat edinilmiş çocuk,
hayatın şartları nedeniyle başka türlü kurulmuş aileler.
Bence normal derken bazen sadece benim görmeye çalıştığım diyoruz.
Oysa bir ailenin şekli bize içeride nasıl bir ilişki olduğunu söylemiyor.
Dışarıdan kusursuz görünen bir aile olabilir evet.
Kabul ediyorum.
İçeride herkes birbirinden korkuyordur belki.
Başka bir ev sizin kafanızdaki klasik aile fotoğrafına hiç benzemeyebilir.
Ama o evdeki çocuk akşam eve dönerken huzur hissediyordur belki.
Hangisi daha iyi aile?
Ya belki de biz soruyu yanlış soruyoruz.
Bu aile nasıl görünüyor yerine, bu insanlar birbirlerine nasıl davranıyor diye sormalıyız.
Biri hayır dediğinde duyuluyor mu?
Çocuk hata yaptığında konuşabiliyor mu?
Bir kadın ya da erkek gitmek istediğinde korkmadan karar verebiliyor mu?
Ya da bir insan ailesinin yanında kendisi olabiliyor mu?
Bence aileye asıl bunlar anlatıyor.
Bir de arkadaşlar aileyi koruma adı altında kadınlara ve erkeklere yüklediğimiz roller var.
Bunu çok uzatmayacağım ama bence çok önemli.
Kadına yıllarca evi düşün, çocuğu düşün, yaşlıyı düşün, herkesi toparla, bir de üstüne çalış, kariyerinden geri kalma diyoruz.
Erkeğe de para getir, güçlü ol, ağlama, sorunu çöz, ayakta dur.
E sonra ne oluyor? İkisi de yoruluyor.
Kadın görünmeyen bakım yükünün altında eziliyor, erkek de kendi değerini yalnızca ne kadar para kazandığıyla ölçmeye başlıyor.
Sonra biz buna ne diyoruz?
Güçlü aile diyoruz. Bence güçlü aile bu değil. Güçlü aile yükün paylaşılabildiği ailedir.
Babanın sadece faturayı ödeyen kişi olmadığı, annenin kendinden vazgeçmesinin fedakarlık diye alkışlanmadığı,
çocuğun da anne babanın hayata geçirmek istediği bir proje olmadığı yer.
Yani aileyi koruyacaksak herkes rolün içinde boğarak değil, birbirimize biraz alan açarak koruyacağız.
Şimdi tekrar bölümün başladığı yere dönelim.
Ailem güvende.
Bence gerçekten çok güzel bir hedef.
Çocukları dışarıdaki tehlikelerden koruyalım.
İstismarla mücadele edelim.
Bir suç varsa hukuk işlensin.
Ama güvenlik kelimesinin yarısını konuşup diğer yarısını lütfen görmezden gelmeyelim.
Çünkü aileyi tehdit eden her şey kapının dışında değil.
Bazen şiddet içeride.
Bazen korku, kontrol.
Bazen el alem ne der.
Bazen kimsenin konuşmadığı bir şey.
Bazen de adına sevgi dediğimiz bir sahiplenme biçimi.
O yüzden aileyi koruyalım diyorsak gerçekten koruyalım arkadaşlar.
Dışarıdan da içeriden de.
Çocuğu yabancıdan korurken evin içinden gelebilecek zararı konuşmaktan korkmayalım.
Bir kadına yuvam bozulmasın demeden önce o yuvada ne yaşadığını soralım.
Bir anne babaya çocuğuna sahip çık derken sahip çıkmakla sahip olmak arasındaki farkı unutmayalım.
Bir de şu sessizlik meselesini de unutmayalım.
Bazen bir eve giriyorsun, hiç kavga yok, kimse sesini yükseltmiyor, çocuklar çok uslu, herkes söz dinliyor.
Dışarıdan bakıyorsun ve diyorsun ki ne güzel hale.
Ama belki kimse konuşmaya cesaret edemiyordur.
Sessizlik her zaman huzur değildir.
Bazen korkunun da sesi çıkmaz arkadaşlar.
Ben aileyi korumak dediğimizde şunu anlatmak isterim.
İnsan eve dönerken korkmasın.
Çocuk başı sıkıştığında ilk düşündüğü şey bunun nasıl saklarım olmasın.
Bir kadın ya da erkek kötü bir ilişkin içinde sırf aile fotoğrafı bozulmasın diye tutulmasın.
Anne baba çocuğunu yönlendirsin ama onun hayatına el koymasın.
Çocuk ailesini sevmek için kendisinden vazgeçmek zorunda kalmasın.
Ve insanlar sadece aynı soyadını taşıdıkları için değil,
birbirlerinin yanında gerçekten güvendiği hissettikleri için burası benim ailem diyebilsin.
Çünkü eğer koruduğumuz şey evin içindeki insan değilse
belki de koruduğumuz aile değil, yalnızca ailenin fotoğrafı.
Ve dışarıdan kusursuz görünen o fotoğrafın içinde
mutsuz, korkmuş, birbirinden bir şeyler saklayan insanlar varsa
bence fotoğrafın ne kadar düzgün çıktığının çok da bir önemi yok.
Peki arkadaşlar sizce bir aileyi gerçekten aile yapan şey ne?
Aynı evde yaşamak mı? Aynı soyadını taşımak mı?
Yoksa o evin içindeki insanların kendini güvende, seviliyor ve özgür hissedebilmesi mi?
Bir de belki biraz daha zor olanını düşünün.
Hayatınızda hiç senin iyiliğin için denilerek yapılan ama aslında sizi korumaktan çok kısıtlayan bir şey oldu mu?
Evet, bu bölümle ilgili düşüncelerinizi, size kalan herhangi bir şeyi benimle paylaşmak isterseniz Instagram'da Arkandan Konuştuk hesabında buluşalım.
Yorumlarınızı ve mesajlarınızı oradan okuyor olacağım.
Ayrıca yeni bölümlerden haberdar olmak ve Arkandan Konuştuk''a destek olmak isterseniz Spotify'dan ya da beni hangi platformdan dinliyorsanız oradan podcast'ı takip etmeyi unutmayın.
Bir de mümkünse arkadaşlar aileyi koruyoruz dediğimizde önce duvarları, soyadlarını, evlilikleri ya da dışarıdan nasıl göründüğümüzü değil,
o ailenin içindeki insanları düşündüğümüz günlere denk gelelim.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
