
Bu bölümde Orhan Veli’yi A’dan Z’ye anlatmıyoruz; onun hayatında ve şiirlerinde takıldığımız yerlere bakıyoruz.
Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le başlayan arkadaşlığından Garip hareketine, şiire nasırı ve gündelik konuşmayı sokmasından İstanbul’a, aşka, parasızlığa ve Yaprak dergisine uzanıyoruz. Bir yandan da kendi kurduğu şiir anlayışını neden değiştirdiğini ve yalnızca 36 yaşında yarım kalan hayatını konuşuyoruz.
Belki de sıradan hayat diye bir şey yoktur. Sadece henüz hatıraya dönüşmemiş hayat vardır.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Arkadaşlar bugün Orhan Veli'yi konuşacağız.
Ama ben burada A'dan Z'ye Orhan Veli'yi anlatmaya gelmedim.
Yani doğumu, eğitimi, eserleri, ödülleri, ölümü diye sıralı bir hayat hikayesi anlatmayacağım size.
Benim dikkatimi çeken yerleri sizin için derledim, onları konuşmak istiyorum.
Orhan Veli'yi okurken beni asıl etkileyen şey onun büyük bir şair olması değil.
Parası olmayan, aşık olan, İstanbul'da dolaşan,
Arkadaşlarıyla takılan, bazen hayatı ciddiye alan, bazen almayan,
Şiirle kavga eden, dergi çıkaran ve daha 36 yaşındayken ölen bir adam.
Ve en sevdiğim Orhan Veli şiirinin ilk cümlesiyle başlamak istiyorum.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Ben bu cümleyi çok seviyorum çünkü bana inanılmaz insani geliyor.
Düşünsenize, hayatınızın içine etmişsiniz.
Ama suçlu olan güzel havalar.
İşinizden istifa etmişsiniz, aşık olmuşsunuz, bir takım alışkanlıklar edinmişsiniz.
Peki bütün bunları kim yaptı?
Hava. Orhan Veli değil.
Adamın hiçbir kabahati yok.
Hava güzelmiş arkadaşlar ne yapsın adam?
Şaka bir yana galiba ben bu şiiri biraz da kendimden bir şey bulduğum için seviyorum.
Çünkü benim de bazen yani yapmam gereken bir sürü iş oluyor.
Bilgisayar önümde yapılacak şeyler kafamın içinde dönüp duruyor.
Sonra dışarı bakıyorum.
Hava çok güzel.
İçimden bir ses.
E ben niye burada oturuyorum diyor.
İşte tehlike de orada başlıyor arkadaşlar.
Çünkü insan bazen hayatından mutsuz olduğu için kaçmak istemiyor.
Tam tersine hayatın başka türlü de yaşanabileceğini bir anlığını hatırladığı için bulunduğu yere sığamıyor.
Bence beni bu güzel havalar mahvettiğin içinde biraz böyle bir şey var.
Bir yanda sorumluluk sahibi yetişkin duruyor,
öbür yanda da boş ver ya çıkalım diyen insan.
Ve kabul edelim, ikincisi daha sempatik.
Ya faturaları ödemiyor, evet ama daha sempatik.
Hadi hazırsanız birazcık Orhan Veli'nin arkasından konuşalım.
Arkandan konuştuk
Orhan Veli 13 Nisan 1914'te İstanbul'da doğuyor.
Ama doğduğunda adı Orhan Veli değil.
Asıl adı Ahmet Orhan.
Babasının adı Veli olduğu için soyadı kanunundan önce insanlar ona Orhan Veli diyor.
Sonradan aile kanık soyadını alıyor.
Ve bugün bizim bildiğimiz Orhan Veli kanık ismi ortaya çıkıyor.
Babası Veli Bey müzikle iç içe bir insan.
Önce Muzikai Humayun'da Kleinist olarak çalışıyor.
Cumhuriyetin ilanından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın şefi oluyor.
Daha sonra Ankara'ya gidiyor.
Orhan Veli'nin çocukluğunun bir kısmı bu yüzden İstanbul'da bir kısmı da Ankara'da geçiyor arkadaşlar.
Ve çocukluğuna bakınca insan ya bu çocuk nasıl hayatta kaldı diye soruyorsunuz.
Neden?
şöyle 5 yaşında yanma tehlikesi atlatıyor ve uzun süre tedavi görüyor.
9 yaşında kızamık geçiriyor.
17 yaşındaysa kızıl hastalığına yakalanıyor.
Yani Orhan Veli daha çocukken bedeniyle boğuşmayı öğreniyor.
Sonra büyüyor ve okul hayatında ileride Türk şiirinin yönünü birlikte değiştireceği insanlar hayatına girmeye başlıyor.
Oktay Rıfat'la ortaokul yıllarından arkadaş oluyor.
Melih Cevdet Anday'la tanışması ise biraz daha sonra Ankara Halk Evi'ndeki bir müsamerede gerçekleşiyor.
Şimdi biz bu isimleri bugün yan yana söylediğimizde kulağa doğrudan edebiyat tarihi gibi geliyor değil mi?
Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday.
Tabi hemen aklımıza garip hareketi geliyor.
Ama o sırada ortada henüz Türk şiirini değiştirelim diye kurulmuş tarihi bir ekip yok arkadaşlar.
Yani kafanızda şöyle düşünün.
Üç genç var, birbirlerine yazdıklarını gösteriyorlar.
Birbirlerinin şiirlerini okuyorlar.
Muhtemelen dalga geçiyorlar, tartışıyorlar.
Birinin yazdığı bir şeyi öbürü beğenmiyordur.
Ve henüz hiçbirinin Türk Edebiyatı'nda nereye oturacağını kimsenin bildiği de yok.
Orhan Veli'nin Ankara Lisesi yıllarında öğretmenlerinden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar.
Düşünsenize aynı koridorda Tanpınar var, öğrenciler arasında Orhan Veli var,
arkadaşları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat.
Ben böyle şeyleri okuyunca bugünden geçmişe bakmanın ne kadar acayip olduğunu düşünüyorum.
Çünkü biz bu isimlerin sonunu biliyoruz.
Orhan Veli o sırada bir gün benim şiirlerimi milyonlarca insan okuyacak diye okul koridorunda dolaşmıyor.
Çocuk sadece şiir yazıyor. Hepsi bu.
Lise yıllarında arkadaşlarıyla Sesimiz adında bir dergi çıkarıyor.
Tiyatroyla da ilgileniyor.
Sahneye çıkıyor.
Oyunlarda rol alıyor.
Yani daha en başından beri yalnızca şiir yazan bir çocuk değil.
Bir şeyler üreten, sahneleyen, yayınlayan, arkadaşlarıyla bir şeyler kurmaya çalışan biri.
Şimdi burada arkadaşlar önemli bir şey söylemem lazım.
Orhan Veli garibi yazmadan önce de şiir yazıyordu.
İlk şiirleri 1936'da Varlık Dergisi'nde yayınlanıyor.
Ve işin ilginç tarafı şu ki o ilk şiirler bizim bildiğimiz Orhan Veli şiirlerine hiç benzemiyor.
Ölçü var, uyak var, benzetmeler, sıfatlar var, romantik bir hava var.
Yani Orhan Veli o günlerde uyakla kavga etmeye başlamış değil, önce o geleneğin içinde büyümüş.
Sonra bu benim değil demiş.
Ya bence bu ayrıntı çok önemli çünkü garip bir anda boşluktan doğan bir isyan değil.
Orhan Veli önce o dünyayı öğreniyor, onun kurallarını deniyor, sonra ondan uzaklaşıyor.
İnsan ancak bildiği bir şeyi bırakabilir.
Bir de mahlas meselesi var arkadaşlar.
Orhan Veli özellikle ilk yıllarında evet pek çok şiirini Mehmet Ali Sel adıyla yayımlıyor.
Şimdi bu ismi ilk duyduğunuzda kulağa ayrı bir insan gibi geliyor.
Hatta bazı okurların Orhan Veli ile Mehmet Ali Sel'in aynı kişi olduğunun sonradan öğrendiği bile oluyor.
Neden böyle bir şey yapıyor?
Kendi anlatına göre o dönemde çok şiir yayımlıyor.
Adının her sayfada görünmesi hem kendisi için hem de dergi için doğru olmuyor.
Bir de şu var, Oktay Rıfat Orhan Veli'nin yırtmaya kıyamadığı şiirlerini bu isimle yayınladığını söylüyor.
Ben bu cümleyi çok seviyorum çünkü içinde çok tanıdık bir şey var.
Yani bir şeye emek veriyorsun, yazıyorsun, düzeltiyorsun, beğeniyorsun.
Ama bu benim en iyi işim mi diye de emin değilsin yani.
Sonra bir mahlas buluyorsun, yani biraz mesafe koyuyorsun araya.
Orhan Veli'nin şiirle ilişkisi tam da böyle bir şey.
Yani çok ciddi ama aynı zamanda kendini fazla ciddiye almadan.
Mahlas meselesi de baktığımız zaman aslında bunun küçük bir kanıtı.
1939'da ise hayatı bambaşka bir yöne gidiyor.
Melih Cevdet'le birlikte bir araba kazası geçiriyor.
Evet, araç Çubuk Barajı'ndan aşağı yuvarlanıyor ve Orhan Veli yaklaşık 20 gün komada kalıyor.
20 gün, düşünün.
Bir insan hayatının en verimli yıllarında bir anda her şeyden kopuyor.
Sonra uyanıyor ve yeniden yazmaya devam ediyor.
Sonra üç arkadaş şiir konusunda bir şeylerden rahatsız olmaya başlıyor.
Çünkü o dönem şiirin belli bir ağırlığı var.
Ölçüsü, uyağı, sanatlı söyleşisi var.
Şiire yaklaştıran kelimeler var.
Ve arkadaşlar bunlar çıkıp kabaca niye diyorlar?
Niye şiir böyle olmak zorunda?
Niye sokaktaki insan şiirin içine giremiyor?
Niye gündelik hayatta konuştuğumuz değil şiir olmuyor?
Ya da niye bir insanın ayağındaki nasır şiirin konusu olamıyor?
Ve 1941'de üçü birlikte Garip kitabını yayımlıyor.
Orhan Veli kitabın ön sözünde şiire dair düşüncelerini açıkça ortaya koyuyor.
Bugün garip hareketini okulda birkaç maddeyle öğreniyoruz ya hani
ölçü ve uyağa karşı çıktılar, gündelik dili kullandılar, sıradan insanı şiire soktular falan.
E tamam doğru ama böyle söyleyince hareketin yaptığı şeyin küstahlığını kaybediyoruz arkadaşlar.
Çünkü aslında yaptıkları biraz şu.
Birileri yıllardır salının ortasında büyük bir ciddiyette şiir konuşuyor.
Bunlar kapıyı açıp,
''Arkadaşlar, biraz da normal konuşsak mı?'' diyor.
Ve tabii ki de herkes bayılmıyor bu fikre.
Eleştiriyorlar, şiirleri küçümseniyor.
Bu da şiir mi deniyor?
O dönemin şiir anlayışından bakıldığında insanları sinirlendirecek işler yaptıkları da ortada tabii.
Mesela Orhan Veli çıkıp,
''Kitabeyiz, sengi mezarı'' yazıyor.
Şiirin merkezine Süleyman Efendi diye sıradan bir adamı koyuyor.
Sonra şöyle başlıyor.
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada.
Nasır'dan çektiği kadar.
Arkadaşlar, Nasır.
Türk şiirinde devrim yapmaya gelmişsin ve silahın Nasır.
Harika değil mi?
Orhan Veli'nin zekasını görüyor musunuz?
Adam sıradan olanı şiire sokarken sıradan insanla dalga geçmiyor.
Tam tersine.
Onun derdini ciddiye alıyor.
Süleyman Efendi'nin ayağı acıyor.
Bu bize küçük gelebilir ama Süleyman Efendi için küçük değil.
Ve gerçek hayat zaten böyle bir şey değil mi?
Sabah hayatın anlamını sorguluyoruz.
Öğlen banka arıyor.
Akşam aşık olduğumuz insanı düşünüyoruz.
Sonra ayağımız su topluyor ve o anda dünyanın en önemli meselesi ayağımız oluyor.
Ve Orhan Veli bunu görüyor.
Şimdi benim şiirime gelelim.
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli şiirde güzel havalarda işinden istifa ettiğini, tütüne alıştığını ve aşık olduğunu anlatıyor.
Şiirin sonlarına doğru şöyle diyor.
Eve ekmekle tuz götürmeyi böyle havalarda unuttum.
Burası benim içimi çok burkuyor arkadaşlar.
Çünkü bu iki dizede koskoca bir yetişkin hayatı var.
Nasıl yani diyeceksiniz.
Şöyle, yani bir yanda güzel hava, aşk ve canının istediğini yapmak,
öbür yanda eve götürülmesi gereken bir ekmek var.
Bence Orhan Veli'nin yaptığı şey tam da burada anlam kazanıyor.
Aşkı hayatın üzerine koymuyor, hayatın içine koyuyor.
Çünkü gerçek hayatta insan aşık olduğunda faturaları durmuyor değil mi?
Kalbin kırıldığında iş yerinden, bugün Cansu'nun kalbi kırıldı,
kendisini üç gün idare izni sayıyoruz diye mesaj gelmiyor.
Keşke öyle olsa.
Gayet tabii ki sabah kalkıp işimizi yapıyoruz, kahvemizi içiyoruz, maillerimizi cevaplıyoruz.
Ama bir yandan da içimiz acıyor.
İşte Orhan Veli'nin şiirlerinde sevdiğim şey bu arkadaşlar.
Hayatın saçmalığını temizlemiyor.
Olduğu gibi bırakıyor.
Yani kolumuzdan tutup sokağa çıkarıyor bizi.
Bir de Orhan Veli'nin İstanbul'u var.
İstanbul'u dinliyorum.
İlk dizisinde bilmeyen çok az insan vardır herhalde.
İstanbul'u dinliyorum.
Gözlerim kapalı.
Bence bu şiirin çok meşhur olması bazen şiirin kendisine haksızlık ediyor gibi geliyor bana.
Çünkü arkadaşlar birçok şey çok meşhur olunca onu gerçekten duymamaya başlıyoruz.
Duvar yazısı oluyor, Instagram gönderisi oluyor, kupanın üzerine basılıyor ya.
Sonra cümlenin ne kadar güzel olduğunu unutuyoruz.
Ne diyor? İstanbul'u dinliyorum.
Yani bir şehri anlatacaksınız ve gözlerinizi kapatıyorsunuz.
Görmek yerine dinliyorsunuz.
Rüzgarı, kuşları, suyu, sokakları, şehir görüntü olmaktan çıkıp bir duyguya dönüşüyor.
Ben bunu biraz memleket meselesine benzetiyorum.
Çünkü insan bir yerden uzaklaşınca bazen o yeri görüntüsüyle değil sesiyle özlüyor.
Yani bir sokağın gürültüsünü, insanların konuşma biçimini, bir yemek kokusunu, sabah duyduğu bir sesi.
Hatta oradayken sinir olduğu şeyleri bile özlediği oluyor.
İnsanın hafızası biraz yüzsüz.
Yaşarken şikayet ettiğimiz her şeyi kaybettiğimizde çok güzel romantikleştiriyoruz.
Şimdi Orhan Veli'nin İstanbul'unda da bana hep şöyle geliyor.
Şehir dediğimiz şey aslında yalnızca binalardan değil, içinde yaşadığımız anlardan oluşuyor.
Belki bu yüzden bazı sokaklardan yıllar sonra geçince boğazımız düğümleniyor.
Sokağın hiçbir suçu yok aslında.
Biz orada başka biriydik.
Orhan Veli'nin aşk şiirlerinde de aynı sadelik var arkadaşlar.
Mesela anlatamıyorum şiiri.
Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
Ben şiirde böyle cümleleri çok seviyorum.
Çünkü bakın bir insan gerçekten bir şey anlatmaya çalışıyor.
Yani hatta şiirin adı bile şahane.
Anlatamıyorum.
Adam anlatamadığını anlatıyor.
Aslında hepimizin hayatında böyle şeyler yok mu?
Birine bir şey söylemek istiyoruz.
Kafamızda şahane bir cümle var.
Ama konuşmaya başladığımız anda ortaya bambaşka bir şey çıkıyor.
Sonra eve gidiyoruz, iki saat sonra duşta dünyanın en güzel cümlesini buluyoruz.
Geçmiş olsun arkadaşlar. Konuşma bitti.
Şiir biraz burada yetişiyor imdadımıza kabul edelim.
Bir başkası yıllar önce söyleyemediğimiz şeyi söylemiş oluyor, biz de onu alıp kendi hayatımıza koyuyoruz.
Ama Orhan Vey'nin hayatı yalnızca şiir, aşk ve İstanbul değil.
Bir ara İstanbul Üniversitesi'nde felsefe okuyor fakat bitirmiyor.
Daha sonra Ankara'ya dönüyor ve PTT'nin telgraf işlerindeki bir bürosunda memur olarak çalışmaya başlıyor.
Bugün Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri diye konuştuğumuz adam bir dönem bildiğiniz dümdüz devlet memuru.
Sabah işe gidiyor, büroda çalışıyor, hayatını kazanmaya uğraşıyor.
Ama ne yapıyor? Bir yandan da şiir yazıyor.
Zaten Orhan Veli'yi sevdiğim yerlerden biri de tam burası.
hayatında sürekli büyük ve romantik bir şairlik hali yok.
İşi var, para derdi var, gündelik hayatı var
ve bütün bunların arasından şiir çıkıyor.
Askerliğini yaptıktan sonra Milliyetin Bakanlığı da görev alıyor ve çeviriler yapıyor.
La Fontaine'den masallar çeviriyor,
Molière'den, Shakespeare'den, Sartre'e uzanan pek çok isim üzerinde çalışıyor.
Bazı çevreleri ise ancak ölümünden sonra yayımlanabiliyor.
Yani Orhan Veli yalnızca şiir yazan biri değil arkadaşlar.
Edebiyatın günlük işçiliğini de yapan biri.
Çeviriyor, yazıyor, yayınlıyor, tartışıyor, hayatını kazanmaya çalışıyor.
Arkadaşlar 1947'de tercüme bürosundaki görevinden ayrılıyor.
Ve 1949'a geldiğimizde Orhan Veli bu kez Yaprak adlı bir dergi çıkarmaya başlıyor.
İlk sayı 1 Ocak 1949'da yayınlanıyor.
Yaprak küçücük bir yayın ama Orhan Veli'nin edebiyat ve düşünce dünyasını görmek açısından çok önemli.
Fakat ortada romantikleştirilecek pek bir şey yok çünkü derginin maddi sorunları var.
Yaprak 1949'un başından 1950'nin ortalarına kadar 28 sayı yayınlanıyor.
Ancak maddi güçlükler nedeniyle yayın hayatını sürdüremiyor.
Bence burada Orhan Veli'nin hayatındaki o çok tanıdık taraf yine karşımıza çıkıyor.
Bir şey yapmak istiyorsun, seviyorsun, uğraşıyorsun, ortaya gerçekten güzel bir şey çıkarıyorsun.
Sonra hayat geliyor ve sana bütçeyi hatırlatıyor.
Şiir güzel ama matbaa parasını romantizmle ödeyemiyorsunuz maalesef ki.
Orhan Veli sadece şiir yazmak istemiyor.
Aynı zamanda bir ortam yaratmaya çalışıyor.
Arkadaşlarıyla fikir üretmek, tartışmak, yayımlamak istiyor.
Yani edebiyat onun için evde oturup ilham beklemek değil.
Doğrudan hayatının içine giren bir şey.
Parasına, işine, arkadaşlıklarına kadar uzanıyor.
Bir de arkadaşlar Nazım Hikmet meselesi var.
1950'de Nazım Hikmet cezaevindeyken açlık grevine başlayınca Orhan Veli de sessiz kalmıyor.
Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le birlikte Nazım Hikmet'e destek amacıyla 3 günlük bir açlık grevine katılıyor.
Bence bu ayrıntı çok önemli.
Çünkü Orhan Veli'yi yalnızca güzel havalardan, aşktan, İstanbul'dan ve sokaktaki günlük hayattan söz eden sevimli bir şair gibi hatırlarsak adamın bir tarafını eksik bırakmış oluruz.
Yaşadığı döneme karşı da bir tavrı var.
Yani bunu yalnızca şiir yazarak göstermiyor.
Ben biyografilerde böyle ayrıntıları seviyorum çünkü bir insanın şiirlerinden tanıdığımızı sanıyoruz ama sonra hayatına bakınca başka bir tarafı da çıkıyor.
Orhan Veli deyince çoğumuzun aklına İstanbul aşk, garip ve güzel havalar geliyor ama adam aynı zamanda yaşadığı dönemin meselelerine de bakıyor.
Tavır aldığı şeyler var, itiraz ettiği şeyler var.
Uğruna, harekete geçtiği meseleler var.
Zaten insan dediğim şey tek bir başlıktan oluşmuyor arkadaşlar.
Keşke oluşsa hepimizi üç maddelik biyografiyle çözer geçerdik.
Ve bir şey daha var.
Orhan Veli garibi yazdıktan sonra da aynı yerde durmuyor.
Çünkü adam kendi devrimini de sorguluyor.
1945'te garibin ikinci baskısının ön sözünde şöyle diyor.
Onları beş sene önce yazmıştım.
Beş sene sonra da aynı şeyleri söyleyecek olduktan sonra neden yaşadım?
Yani adam diyor ki ben 5 yıl önce şunu söyledim, 5 yıl sonra hala aynı şeyi söylüyorsam demek ki hiç ilerlemedim.
Çok güçlü bir cümle değil mi ya?
Çünkü çoğumuz bir şeyde iyi olduktan sonra orada kalmayı seçiyoruz değil mi?
Orhan Veli ise şiirini değiştiriyor.
Vazgeçemediğim, Destan gibi, Yenisi ve Karşı gibi kitaplar çıkarıyor.
Ve bu dönemde uyak kullanmaya başlıyor.
Evet doğru duydunuz, hak şiirine yaklaşıyor.
Türküyü, ezgiyi, tekrarı şiirine sokuyor.
Yani garibi reddetmiyor ama garipte de kalmıyor.
Bence bir sanatçının en zor işi budur.
Yani bir şeyi kurmak değil aslında.
Kurduğun şeyi aşabilmek.
Ve sonra 1950 yılının Kasım ayına geliyoruz arkadaşlar.
Buradan sonrası beni gerçekten üzüyor.
Çünkü Orhan Veli yalnızca 36 yaşında.
36 arkadaşlar.
Ben erken ölen insanlarda hep yaşa takılıyorum.
Neden?
Çünkü 36 yaşında öldü dediğimizde bu yalnızca kaç yıl yaşadığını söylemiyor.
Yaşayamadığı yılları da söylüyor bize.
Yaprak kapandıktan sonra Orhan Veli İstanbul'a dönmüş, 10 Kasım'da ise bir haftalığına Ankara'ya gidiyor.
Ve bir gece belediyenin kazdığı bir çukura düşüyor, başından hafifçe yaralanıyor.
İki gün sonra İstanbul'a dönüyor.
İlk bakışta bunun ölümcül bir şey olmadığı anlaşılmıyor tabii ki.
Ama 14 Kasım'da bir arkadaşın evindeyken, öğle yemeği yerken birden fenalaşıyor ve Cerrahpaşa Hastanesi'ne kaldırılıyor.
Doktorlar önce sebebini tam anlayamıyor, alkol zehirlenmesi olduğunu düşünerek tedavi uygulamaya başlıyorlar.
Ama sonradan anlaşılıyor ki Orhan Veli beyin kanaması geçiriyor.
Aynı akşam saat 8'de komaya giriyor ve gece 23.20'de komadan çıkamıyor.
14 Kasım 1950. 36 yaşında.
Burada insan ister istemez bir duruyor çünkü ölüm hikayesinde şiirsel hiçbir şey yok.
Hatta sinir bozucu derecede sıradan.
Ankara'da açık bırakılmış bir çukura düşüyor.
Yani başından yaralanıyor, İstanbul'a dönüyor, birkaç gün sonra bir arkadaşın evinde fenalaşıyor.
Yani bazen büyük sanatçıların hayatlarına baktığımızda sonlarının da büyük ve anlamlı olmasını bekliyoruz galiba değil mi?
Yani hayatın böyle bir estetik kaygısı yok maalesef ki.
Sen çok iyi şiir yazdın diye sana şiirsel bir final hazırlamıyor.
Ama işin içinde yine de Orhan Veli'ce bir ayrıntı var.
Öldüğü gün üzerindeki ceketin cebinden bir diş fırçasına sarılmış bir kağıt çıkıyor.
Kağıdın üzerinde aşk resmi geçidi adlı bir şiir yazıyor.
Yani adam hayatının son gününde bile üzerinde şiir taşıyor.
İnsanın içinin burkulmamasının imkanı yok.
Çünkü bu şair öldü, geride şiir kaldı gibi temiz bir cümle değil.
Bu daha çok şöyle bir şey arkadaşlar.
İnsan gider ama cebinde kimsenin bilmediği bir cümle kalır.
Ve Orhan Veli'nin ölümünde beni üzen şey aslında yalnızca ölmesi değil tabii ki.
Yaşasaydı ne yazacaktı?
Ben buna çok takılıyorum.
40 yaşındaki Orhan Veli nasıl bir olacaktı?
50 yaşında garibe bakıp biz ne yaptık mı ya diyecekti.
Yoksa hala savunacak mıydı?
Yeni kuşak şairlerle kavga edecek miydi?
İstanbul değiştikçe şiiri değişecek miydi?
Aşk şiirleri nasıl olacaktı?
Ya da yaşlanmayı nasıl yazacaktı?
Bilmiyoruz.
Ve erken ölümün en acı taraflarından biri bence bu.
Bir insan öldüğünde yalnızca geçmişi bitmiyor.
Hiç yaşanmamış geleceği de yok oluyor.
Yazmadığı şiirler de onunla gidiyor.
Bunu düşündüğümde 36 yaş çok daha ağır geliyor.
Arkadaşlar bu bölüme başlarken size A'dan Z'ye Orhan Veli'yi anlatmayacağımı söylemiştim.
Dikkatimi çeken yerleri konuşacağımı söylemiştim.
Ve bölüm bittiğinde şunu fark ettim galiba.
Orhan Veli'de beni asıl etkileyen şey şiir yazması ya da şiirleri değil.
Hayatı şiire dönüştürmesi.
Nasır'ı, ekmeği, sokağı, İstanbul'un sesini, güzel havayı, aşkı, yoksulluğu ve sıradan günü şiirin içine sokması.
Çünkü biz hayatımızı çok önemli şeylerden oluşuyormuş gibi anlatmayı seviyoruz.
Okulları, işleri, evlilikleri, ayrılıkları, başarıları, kayıpları.
Ama geçmişe dönüp baktığımızda özlediğimiz şeyler çoğu zaman bunlar olmuyor.
Ben bunu kendi hayatım içinde söylüyorum.
İnsanın bazen bütün hayatını değiştiren büyük bir günü değil.
Hiçbir özelliği olmayan sıradan bir gün özlediği oluyor.
Bir masadaki kahveyi, birinin sesini, evde yapılan sıradan bir yemeği,
ya arkadaşına saçma sapan şeylere güldüğüm bir akşamı.
O sırada o anın hiçbir özelliği yok tabi ya anlamıyoruz çünkü.
Ve sonra hayat değişiyor.
Bir gün aynı anı hatırlayıp keşke biraz daha orada olabilsem diyoruz.
Bence Orhan Veli'nin şiiri biraz bunu biliyor gibi.
Sıradan hayat diye bir şey yok aslında.
Sadece henüz hatıraya dönüşmemiş hayat var.
Belki o yüzden adam Nasır'ı, ekmeği, sokağı, İstanbul'un sesini ve güzel havayı şiire sokabiliyor.
Çünkü hayat zaten tam oralarda oluyor.
Ve şimdi beni bu güzel havalar mahvetti cümlesi bana biraz daha başka geliyor.
Belki insanı güzel havalar mahvetmiyor.
Belki güzel havalar insana hayatın geçmekte olduğunu hatırlatıyor.
Bilgisayarın başında otururken dışarıda bir hayat olduğunu.
Birilerini sevmenin, bir yere gitmenin, denize bakmanın, saçma bir şey yapmanın ve bazen hiçbir işe yaramayan bir gün geçirmenin de hayatın içinde olduğunu.
Tabii bunu söyleyip yarın hepimiz işi bırakalım demiyorum.
Orhan Veli yaptı diye topluca kariyer yakmayalım.
Podcast'in hukuki sorumluluğunu alamam arkadaşlar.
Ama arada kafamızı kaldırabiliriz ya.
Çünkü Orhan Veli 36 yaşında öldü.
Ve bugün onun hakkında konuşurken ister istemez şunu düşünüyoruz.
İnsan gerçekten ne kadar vakti olduğunu bilmiyor.
Evet biliyorum arkadaşlar çok klişe bir cümle.
Ama klişelerin sinir bozucu tarafı da doğru olmaları ya.
O yüzden size bu bölümün sonunda en sevdiğiniz Orhan Veli şiir hangisi diye sormayacağım.
Başka bir şey soracağım.
Şu anda hayatınızda çok sıradan olduğu için kıymetini fark etmediğiniz ne var?
Hani belki her sabah sesini duyduğunuz biri.
Belki oturduğunuz ev.
Arkadaşlarınıza sürekli gittiğiniz bir yer.
Annenizin sizi araması, hatta kardeşinizle kavga etmeniz bile olabilir.
Belki yıllar sonra bu günleri düşündüğünüzde özleyeceğiniz şey tam olarak şu anda normal dediğiniz şey olacak.
Bilmiyoruz.
Zaten mesele de bu ya, bilmiyoruz.
Bölümle ilgili düşüncelerinizi benimle paylaşmak isterseniz Instagram'da Arkandan Konuştuk hesabında buluşalım arkadaşlar.
Ve yeni bölümlerden haberdar olmak, podcast'a destek olmak için Arkandan Konuştuğu dinlediğiniz platformlardan takip edebilirsiniz.
Olur ya, belki bir sonraki bölümde aynı anda denk gelemeyiz.
O zamana kadar güzel havalara biraz dikkat edin.
İnsanın başına ne geliyorsa güzel havalardan geliyor.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
