
Her Şey Güzel Olacak Demiştik, Ne Oldu? | Neredesin Firuze'den Limonata'ya
14 Ekim 2026 · 30 dk
PlatformlardaSpotify
Bazı filmlerin sonunu ezbere biliriz. Hangi sahnede güleceğimizi, nerede içimizin burkulacağını hatta hangi repliğin geleceğini biliriz. Yine de dönüp dönüp izleriz.
Bu bölümde Neredesin Firuze, Her Şey Çok Güzel Olacak ve Limonata’nın arkasından konuşuyoruz. Unkapanı’nda hayallerinin peşinden koşanlardan Altan ve Nuri’nin yarım kalmış planlarına, birbirlerinin varlığından bile habersiz büyüyen Sakip ve Selim’in yolculuğunu konuşuyoruz.
Üçü de komik filmler. Ama üçünde de kahkahanın hemen yanında hayal kırıklığı, kayıp, kardeşlik ve hayatın planladığımız gibi gitmemesi var.
Belki de bazı filmleri tekrar izlememizin nedeni filmlerin değişmesi değil; her izlediğimizde bizim biraz başka biri olmamız.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba.
Cansu ben.
Arkadaşlar bugün biraz sinema konuşacağız.
Yıllardır dönüp dönüp izlediğim, bazı repliklerini ezbere bildiğim,
bazen yalnızca bir sahnesine bakmak için açıp sonunda tamamını izlediğim
üç filmden bahsedeceğim sizlere.
Neredesin Firuze, Her Şey Çok Güzel Olacak ve Limonata.
Şimdi ben bu üç filmi her yıl mutlaka birkaç defa izliyorum.
Bazen kendime soruyorum, Cansu kaçıncı kez izliyorsun, ne olacağını biliyorsun, neden yeniden açtın diye.
Ama bazı filmlerde sonunu bilmek hiçbir şey değiştirmiyor aslında.
Yani hangi sahnede güleceğimi biliyorum ama yine gülüyorum.
Hangi şarkıda içimin burkulacağını biliyorum, yine dinliyorum.
Çünkü insan aynı filmi yıllar sonra izlediğinde aslında aynı filmi izlemiyor.
Çünkü kendisi artık aynı insan değil.
20'li yaşlarımızda kahkahalarla güldüğümüz bir karaktere 30'lu yaşlarımızda üzülmeye başlayabiliyoruz.
Eskiden dikkat etmediğimiz bir cümle yıllar sonra bize başka türlü dokunuyor.
Bu üç film de biraz böyle benim için aslında.
Bir tarafta şöhret olmak için un kapanına gelen insanlar,
bir tarafta hayatını toparlayacağına kendisinden başka herkesin şüpheyle baktığı Altan,
diğer tarafta birbirlerinin varlığından bile habersiz büyümüş iki kardeş var.
Baktığımız zaman 3 film de komik filmler aslında.
Ama öyle sahneler var ki gülerken bir anda içiniz burkuluyor.
Az önce kahkaha attığınız adama 5 dakika sonra üzülüyorsunuz.
Başlamadan söyleyeyim arkadaşlar bugün bol bol spoilerlar vereceğiz.
Filmlerin sonlarını da konuşacağız, önemli sahnelerini de masaya yatıracağız diyebilirim.
Henüz izlemediyseniz önce filmleri izleyip sonra bölüme dönmeniz daha iyi olur bence.
O zaman hazırsanız başlayalım.
2004 yılına gidiyoruz arkadaşlar.
Ama aslında biraz daha geriye.
90'lara, kasetçilere, un kapanına.
Bir albüm çıkartmanın gerçekten büyük mesele olduğu yıllara gidiyoruz.
Neredesin Firuze?
Bence Türk sinemasının en özgün filmlerinden biri.
Bir kere filmin dünyasına bakar mısınız?
Her yer rengarenk.
Kostümler, müzikler, karakterler.
Sanki bir masalın içindeyiz gibi.
Ama o renklerin altında borç var, çaresizlik var, başarısızlık var.
İnsanların hayallerini kullanarak para kazanmaya çalışanlar var.
2004 yılında gösterime giren filmin yönetmeni Ezel Akay, senaristi Levent Kazak.
Oyuncu kadrosunda Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Özcan Deniz, Cem Özer, Ragıp Savaş, Şebnem Dönmez ve Atademiler var.
Hikaye Unkapanı'nda geçiyor.
Genç dinleyicilerimiz için biraz anlatayım istiyorum.
Bugün müzik dinlemek telefon açıp istediğimiz şarkıya basmak kadar kolay.
Ama bir zamanlar kasetçiler vardı arkadaşlar.
Yani yeni albüm beklemek vardı.
Un Kapanı da Türkiye'deki müzik piyasasının kalbinin attığı yerlerden biriydi.
Şarkıcı olmak isteyenlerin, yapımcıların, müzisyenlerin yolu oradan geçiyordu.
Bizim filmde Hayri ile Orhan da bu dünyanın içinde iki yapımcı.
Ama durumları sandığınız gibi pek parlak değil.
Adamlar batmışlar.
Borçlu olmadıkları insan kalmamış.
Çıkardıkları kasetler satmamış.
Alacaklılar kapıya dayanmış.
Bir de şu meşhur kaset hesabı var.
Benim en sevdiğim sahnelerden biri.
Hani filmde diyorlar ya son kasete 15.000 bastık 25.000 iade aldık.
Korsanları bile bize yüklüyor akbabalar.
Ya düşünsenize 15.000 kaset basmışlar 25.000 kaset iade gelmiş.
Yani adamların yalnızca kendi kasetleri değil korsanları bile geri dönüyor.
Yani daha ne kadar batabilirler inanın bilmiyorum arkadaşlar.
Tam bu perişanlığın ortasında Almanya'dan Ferhat geliyor.
Özcan Deniz'in canlandırdığı Ferhat'ın sesi çok güzel, yetenekli ve şarkıcı olmak istiyor.
Hayri ile Orhan da Ferhat'ı piyasaya sürüp bütün borçlarından kurtulacaklarına inanıyorlar arkadaşlar.
Ama burada herkesin istediği başka tabip.
Ferhat sesini insanlara duyurmak istiyor.
Hayri ile Orhan ise Ferhat başarılı olsun da biz borçlardan kurtulalım derdindeler.
Aynı albüme bakıyorlar ama herkes o albümün içinde kendi geleceğini görüyor.
Sonra Firuze çıkıyor ortaya.
Evet, Demet Akban canlandırdığı Firuze.
Öyle bir geliyor ki sanki bütün meseleleri çözecek.
Zengin, gösterişli, etkileyici.
Hayri ile Orhan'ın ihtiyaç duyduğu her şeye sahipmiş gibi görünüyor.
Tabii dışarıdan izlerken insan diyor ki siz buna nasıl inanıyorsunuz?
Ama sonra biraz düşününce kızamıyorum bu adamlara.
Çünkü insan çaresiz kalınca inanmak istiyor.
Evet.
Her kapı yüzüne kapanmış, borçlar birikmiş, işler yürümüyor.
E sonra biri geliyor ve bütün bunları değiştirebileceğini söylüyor.
O anda belki de mantıklı düşünmekten çok bir kere olsun bir şeylerin yoluna girmesini istiyorsunuz.
Filmin gerçek müzik dünyasıyla bağlantısı da var.
Nasıl?
Neredesin Firuze'nin çıkışında Özcan Deniz'in Unkapanı ve Prestij Müzik dönemindeki deneyimlerden
izler bulunduğu anlatılıyor arkadaşlar.
Haluk Bilginer'in canlandırdığı Hayri karakteri Hilmi Topaloğlu'yla
Cem Özer'in canlandırdığı Orhan karakteri de Burhan Aydemir'le ilişkilendiriliyor.
Elbette bunlar gerçek insanların birebir biyografileri falan değil.
Film o dünyanın izlerini kendimizde haliyle, abartısıyla anlatıyor diyelim.
Bir de Hayri'nin o meşhur balık benzetmesini hatırlayalım.
Dipte kuma yatıp bekleyen zamanı gelince bir anda çarpacak bir balıktan bahsediyor.
Adamın durumu ortada.
Borç gırtlakta, şirket batmış ama kendisini hala büyük bir hamle yapmaya hazırlanan bir balık gibi anlatıyor.
Birazdan konuşacağımız Altan'la da aslında burada biraz benzeşiyorlar.
İkisinin hayatı darmadağın ama ikisi de bir sonraki hamleyle her şeyi düzelteceklerine inanıyor.
Filmdeki şu söz de aklımdan çıkmıyor arkadaşlar.
İntihar edecekseniz yaşayarak edin.
İlk duyduğunuzda önce bir gülüyorsunuz.
Sonra düşününce ne kadar sert bir şey söylediğini fark ediyorsunuz.
Çünkü bu insanlar yalnızca para kaybetmiyor.
Umutlarını, emeklerini, kendilerine duydukları güveni de kaybediyorlar.
Ama bütün bunların ortasında yine şarkı söylüyorlar.
İşte neredesin Firuze'nin müziklerini bu yüzden seviyorum.
Film zaten yarı müzikal gibi.
Şarkılar yalnızca araya yerleştirmiş parçalar değil, hikayenin bir parçası.
Atademir Eri görüyoruz, Özcan Deniz'i dinliyoruz.
Sonra bütün ekip birden çıkıp ya evde yoksan diye araya giriyor.
Albümde Özlem Tekin, Cuguli, Burcu Güneş, Işın Karaca, Erol Büyükburç ve Bulutsuzluk Özlemi gibi birbirinden farklı isimler var.
Ve tabii ki Müslüm Baba.
Müslüm Gürses'in Bülent Ortaçki'nin Sensiz Olmaz şarkısını yorumlaması.
Ah onun sesinde şarkının bütün havası değişiyor.
Sanki yalnızca bir aşk şarkısı değil arkasında koca bir hayat var.
Bir de o kendine has duruşu.
İnsan rahmet dilemeden edemiyor arkadaşlar toprağı incitmesin.
Bir başka şarkı da Özcan Deniz ile Ragıp Savaş'ın söylediği Beni Affet şarkısı.
Özellikle iki sesin birbirine yakışmasını çok seviyorum.
Bir de Ferhat'ın hikayesini düşünelim.
Sevdiği kadının düğününde şarkı söylüyor.
Sevdiğiniz insanın düğünündesiniz ve şarkı söylüyorsunuz.
İnsanın başına gelebilecek ne kadar acı bir durum.
Ferhat bütün film boyunca sesini insanlara duyurmak istiyor ama
özel hayatında da hiçbir şey istediği gibi gitmiyor.
Bazen insanın sesi herkese ulaşıyor ama
asıl duymasını istediğiniz kişiye asla ulaşmıyor maalesef ki.
Bir de filmin İstanbul'u var.
Eski İstiklal Caddesi, dükkanlar, tabelalar, kıyafetler.
Film 90'ların sonunu 2000'lerin başını taşıyor.
Ama geçmişi fazla romantikleştirmeyelim.
O yıllarda da hayat kolay değildi.
Zaten film bunu gösteriyor arkadaşlar.
Birileri şarkıcı olmak istiyor.
Birileri o şarkıcıdan para kazanmak istiyor.
Birileri de insanların çaresizliğinden faydalanıyor.
Sonunda herkesin istediği hayat gerçekleşmiyor.
Ve filmin başında umut veren o rengarenk dünya var ya
sona doğru daha hüzünlü görünmeye başlıyor.
Renkler değişmiyor belki ama
siz artık o renklerin arkasındaki hayatı görüyorsunuz.
Neredesin Firuze'de bütün o başarısızlıklara,
kırgınlıklara, kandırmalara rağmen
insanlar hala şarkı söylüyor.
Çünkü müzik bazen kendilerini anlatabildikleri tek yer.
Şimdi Unkapanı'ndan çıkıp 1998 İstanbul'una gidiyoruz.
Ve karşımıza öyle bir adam çıkacak ki
Hayri ile Orhan'ın bitmek bilmeyen hayallerini alalım, üzerine biraz da özgüven ekleyelim ve karşımıza Altan çıksın.
1998 yapımı Her Şey Çok Güzel Olacak.
Yönetmen Ömer Vargı, başrollerde Cem Yılmaz ve Mansar Alanson var.
Bu filmi her izlediğimde Altan'a kızıyorum, Nuri'ye gülüyorum, sonra bir bakıyorum ikisine de üzülüyorum arkadaşlar.
Çünkü ilk bakışta sürekli başına iş açan bir adamın hikayesini izliyoruz gibi görünse de aslında yıllardır birbirinden uzak yaşayan iki kardeşin yeniden karşılaşmasını izliyoruz filmde.
Altan Çamlı karakteri tam bir fırlama.
Hayatında doğru düzgün giden neredeyse hiçbir şey yok ama özgüveni yerinde.
Sürekli bir planı var.
Bir şey deniyor olmuyor, hemen başka bir şeye girişiyor.
Her seferinde de bu kez kesin başaracakmış gibi davranıyor.
Bir de kardeşi Nuri var.
Mazhar Alanson'un canlandırdığı Nuri Çamlı.
Nuri karakteri altının tam tersi arkadaşlar.
Bir ezda deposunda çalışıyor.
Hatta deponun içindeki küçücük bir odada yaşıyor.
İş dışında pek sosyal bir hayatı yok.
Arada yaşlı babasını ziyaret ediyor.
Dışarı çıkıp karnını doyuruyor.
Sonra odasına geri dönüyor.
Ve bütün bunlardan memnun olduğunu söylüyor.
Tabi ben Nuri'yi izlerken hep merak ediyorum.
Acaba gerçekten mutlu mu?
Yoksa artık hayattan daha fazlasını beklememeye mi alışmış?
Çünkü odasına baktığınızda hayal kurmayı bırakmadığını görüyorsunuz.
Porsche otomobillere meraklı ama bir Porsche alacak durumu yok.
Ne yapıyor?
Kendi fotoğraflarını kesip otomobil fotoğraflarına yapıştırıyor.
Dışarıdan bakınca hiçbir şey istemeyen, kendi halinde yaşayan bir adam görüyoruz
ama odasının duvarlarında bambaşka bir hayat var.
Altan hayallerini herkese anlatırken Nuri ise hayallerini duvarına yapıştırıyor.
Bir de arkadaşlar Nuri'nin odasında Altan'la çekilmiş çocukluk fotoğrafı görüyoruz.
Yıllardır görüşmediği kardeşinin fotoğrafını saklıyor.
Tabi bazı insanlar sevdiğini söylemez, arayıp sormaz, yan yana geldiğinde sürekli tartışır ama yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafı saklamaya devam eder.
Altan'ın eşi Ayla'yla kavga ettiği gece Ezra deposunun önündeki banka yattığı sahneyi hatırlayalım.
Ayakkabısını yastık yapmış, perişan halde uyuyor.
Ve Nuri kardeşinin nasıl biri olduğunu o kadar iyi biliyor ki.
Başına ne işler açabileceğini de biliyor ama yine de içeri alıyor.
Çünkü ne kadar kızarsa kızsın kardeşini orada bırakamıyor.
Bir de Nuri'nin o meşhur cümlesi var.
Evet.
Bilemiyorum Altan, bilemiyorum.
Ve size bir şey itiraf edeyim arkadaşlar.
Şimdi chat tp'ti hepimiz bir isim veriyoruz ya.
Benim chat tipitimin adı yıllardır Altan.
Evet, bilemiyorum Altan.
Bu cümle Nuri'nin film boyunca yaşadığı bütün ruh halini anlatıyor aslında arkadaşlar.
Altan bir şey söylüyor, Nuri şüpheleniyor.
Yeni bir işe giriyor, Nuri yine şüpheleniyor.
Çoğu zaman da haklı çıkıyor zaten.
Altan'ın en büyük hayali bir bar açmak.
Üstelik barın yeri, ismi, her şey kafasında hazır.
Taburelerini bile almış.
Daha ortada bar falan yok ama tabureler evin salonunda bekliyor.
Bir de film boyunca kurduğu o üç maddelik plana gelelim mi?
Ne diyordu?
1. Barı açıyorum.
2. Ayla ile aramı düzeltiyorum.
3. Babamı yanıma alıyorum.
Ardından o meşhur cümlesi geliyor.
Olay bitmiştir.
Ama Altan'ın hayatında hiçbir olay kolay kolay bitmiyor maalesef ki.
Hayallerini gerçekleştirmek için abisinin çalıştığı ezda deposundaki ilaçları satmaya kalkışıyor ve başını belaya sokuyor.
Enuri yıllardır aynı yerde çalışıyor.
Kendisine küçücük de olsa bir düzen kurmuş.
Altan ne yapıyor?
Yıllar sonra geliyor ve adamın bütün düzenini alt üst ediyor.
Sonra iki kardeş kendilerini Bodrum yolunda buluyorlar.
Ve burada arkadaşlar filmin 3. kahramanını anmadan geçemeyeceğim.
Reno 12 Toros.
Evet yolculuk boyunca iki kardeşinin hallerine bakın.
Altan giderken lastik ve tarakla müzik yapmaya çalışıyor.
Nuri sinirlenip susturuyor.
Ama Bodrum dönüş yolunda bu kez Nuri aynı şekilde müzik yapmaya çalışıyor.
Giderken müziği kapattıran Nuri dönüşte bir şarkıyı beğenip sesini açtırıyor.
Evet bundan küçük ayrıntılar ama Nuri'nin değişimini gösteriyor bize filmde.
Bir de Şavmey var arkadaşlar.
Evet Nuri'nin Bodrum'da karşılaştığı kadın.
Nuri dans etmeyi bilmiyor ama Şavme'yi dans ediyor.
Yıllardır kendi küçük dünyasında yaşayan adam bir anda aşık olmanın heyecanını yaşıyor.
Hem de ne yapacağını belki bilemeden.
Nuri hayatının daha önce bilmediği taraflarını keşfederken Altan tarafında işler pek iyi gitmiyor.
Şimdi arkadaşlar geldik filmin en unutulmaz sahnelerinden birine.
Altan'ın aldatıldığını öğrendiği sahne.
Altan ile Nuri Ayla'nın yanına gitmeye karar veriyorlar.
Nuri kardeşine gitmeden önce akıl veriyor.
Ayla'ya çiçek al.
Hani bütün kadınlar çiçeği sever falan diyor.
Altan da çiçek alıyor.
Adam kafasında sevdiği kadınla arasını düzeltmeye gidiyor.
Elinde çiçekler var.
Çok güzel.
Belki konuşacaklar, barışacaklar.
Eve girdiklerinde ne görüyorlar?
Ayla, Altan'ın en yakın arkadaşıyla birlikte.
Düşünsenize.
Bir tarafta sevdiğiniz kadın, diğer tarafta en yakın arkadaşınız.
İkisine de güvenmişsiniz ve ikisi de sizi aldatmış.
Altan öfkeden kendisini kaybediyor sahnede.
İçeri gidip bir bıçak alıyor.
Tabii filmde bir gerilim müziği var.
Biz geriliyoruz otomatikman izlerken.
Nuri de Ayla'yla adama dönüp Altan'ın onları öldüreceğini söylüyor.
E tabii biz de bunu bekliyoruz.
O an gerçekten geriliyoruz yani.
Çünkü Altan'ın ne yapacağı belli değil.
Ama sonra nafiy arkadaşlar.
Bıçağı alıyor ve biraz önce Ayla'ya götürmek için aldığı çiçekleri kesmeye başlıyor.
Çiçekleri parçalıyor, sonra aylarla adamın üzerine savuruyor.
İkisinin başından aşağı çiçekler yağıyor.
Altan ise bir yandan bu bana nasıl yapılır lan diye söyleniyor.
Şimdi birkaç dakika önce barışmak için alınmış o çiçekler ihanetin ortasında parçalanıyor.
Bir yandan Altan'ın yaşadığı aşağılanmışlığı, kırgınlığı görüyoruz.
Bir yandan da o çiçeklerin insanların başından yağmasına gülüyoruz.
Üstelik yalnızca ayların ihaneti yok.
en yakın arkadaşı da işin içinde.
İşte bazen yapılan kötülükten çok
o kötülüğü kimin yaptığı canınızı yakıyor.
Sahnenin mizahı da burada arkadaşlar.
Şimdi elinde bıçakla gelen bir adam var.
Korkunç bir şey olacak sanıyoruz ama
adam gidip çiçekleri parçalıyor.
Bu öfkesini ya da tehdidini masumlaştırmıyor elbette
ve fakat filmimizi beklediğimiz şiddet görüntüsü yerine
absürt bir manzarayla karşı karşıya bırakıyor.
Her şey çok güzel olacağın mizahı biraz böyle.
Karakterlerin acılarıyla dalga geçmiyor, insanların o acılar karşısında ne kadar tuhaf davranabildiğini gösteriyor aslında.
Ama Altan'ın yaşadığı en büyük kayıp bence Ayla değil, babası.
Hatırlayalım o üç maddelik planın sonuncusunu, babasını yanına almaktı.
Barı açacak, Ayla ile arasını düzeltecek ve babasını yanına alacaktı.
Ama ne oluyor? Babası ölüyor.
Ve Altan'ın sürekli ertelediği o hayatı yaşama ihtimali ortadan kalkıyor.
Ve Altan'ın tepkisini hatırlayalım bölümde.
Benim babam nasıl ölür ya diyor.
Bu cümle filmde beni çok etkiliyor.
Çünkü hepimiz ölümün hayatın bir parçası olduğunu biliyoruz.
Ama sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yine de şaşırıyoruz.
Sanki herkes ölebilir ama o ölmemeliydi gibi.
Üstelik Altan'ın babasıyla ilişkisi de kusursuz değil.
Aralarında kırgınlıklar var, tartışmalar var.
Ama insan bazen bütün bunları sonra konuşuruz diye erteliyor.
Bir gün barışırız, bir gün oturup konuşuruz, bir gün her şey düzelir diyoruz.
Sonra o gün gelmiyor.
Altan kaybettiği parayı yeniden kazanabilir, barını açamadıysa başka bir iş kurabilir.
Hatta yeni birini bile bulabilir ama babasıyla geçiremediği zamanı geri getiremez.
Bir de filmin müziklerine gelmek istiyorum arkadaşlar.
Mansar Alonso'nun Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim şarkısı.
Daha adını duyduğunuzda bile insan geçmişteki kendisini düşünüyor.
Bir zamanlar başka biriydim.
Daha cesurdum, daha heyecanlıydım.
Belki daha çok şey yapabileceğime inanıyordum.
Bir de şarkının en sevdiğim tarafı.
İnsan olmak yetmiyor, süpermen, süpermen olmak lazım bazen.
Gerçekten böyle hissetmiyor muyuz bazen?
Sanki yalnızca insan olmamız yetmiyormuş gibi.
Her şeye yetişeceğiz, her şeyi çözeceğiz, ailemizle ilgileneceğiz, ilişkilerimizi yürüteceğiz.
Kendi hayatımızı da kusursuz şekilde yöneteceğiz.
Bir de bütün bunları yaparken yorulmayacağız.
Altan'a bakın hem bar açacak, hem para kazanacak, hem aileyle ilişkisini düzeltecek.
Babasını da yanına alacak, kardeşiyle de arasını toparlayacak ve ne olacak?
Her şey çok güzel olacak.
Adam filmde tek başına koca bir hayatı düzeltmeye çalışıyor ama
insan bazen kendi hayatını bile toparlayamıyor arkadaşlar.
Şimdi gelelim filmin sonuna.
Başlangıçta hiçbir maceraya bulaşmak istemeyen Nuri dans etmiş, aşık olmuş, müziğin sesini açtırmış.
Altan ise bazı şeylerin kendi kontrolünde olmadığını görmüş oluyor.
Bir de filmin sonundaki kıyafet ayrıntısını hatırlatmak istiyorum.
İşte Nuri ile Altan yeni kıyafetler almaya gidiyor ve Altan'ın kıyafetlerini giyiyor.
Yani iki kardeş de görsel olarak birbirlerine benzemeye başlıyor.
Çünkü yolculuk boyunca birbirlerinden bir şeyler almışlar.
Altan biraz Nuri olmuş, Nuri biraz Altan olmuş.
Ve filmin sonunda gerçekleşen güzel şey de bu oluyor arkadaşlar.
Altan barını açamamış, aileyle ilişkisi istediği gibi düzelmemiş, babasını da yanına alamamış.
Yani üç maddelik planına bakarsak ortada başarı yok ama kardeşiyle yeniden bir bağ kurmuş.
Yıllardır birbirinden uzak yaşayan iki insan yeniden birbirlerini tanımış.
Üstelik oturup uzun uzun dertleşerek değil, kavga ederek, tartışarak, birbirlerine kızarak, saçma sapan işlere bulaşarak.
Ve Altan'ın unutulmaz o cümlesi.
En azından hayattayız. Bu da bir şey be abi.
Bence bu cümle filmin bütün duygusunu anlatıyor.
Her şeyin güzel olacağına inanan bir adam izliyoruz ama hiçbir şey planladığı gibi gitmiyor.
Sonunda elinde kalan şey hala hayatta olması ve yanında kardeşinin bulunması.
Bu arada filmi sevenlere bir önerim var.
Yayındaki Mazhar Alanson ile Misafir programının ilk bölümünü izleme listenize ekleyin mutlaka.
Cem Yıldız'ın konuk olduğu bölümde Mazhar Alanson ile birlikte filmi izliyorlar, çekildiği dönemi ve kamera arkasında yaşananları konuşuyorlar.
Ben çok keyif aldım. Bence siz de keyif alırsınız.
Peki Türk sinemasına yeniden böyle bir film gelir mi?
Ya izler miyiz?
Bilemiyorum Altan, bilemiyorum diye sim geliyor.
Şimdi başka bir filme geçiyoruz.
Her şey çok güzel olacaktı, yıllardır görüşmeyen iki kardeşin yeniden birbirini bulmasını izledik ya.
Sıradaki filmde ise birbirlerinin varlığından bile haber olmayan iki kardeşle tanışacağız.
Bu kez istikametimiz Makedonya.
2015 yapımı Limonata. Yönetmen Ali Atay. Kendisine hayranımdır. Söylemeden geçemeyeceğim. Ve senaryoyu Ertan Saban'la birlikte yazmışlar. Başrollerde Ertan Saban ve Serkan Keskin var.
Bu filmin diyaloglarını o kadar seviyorum ki.
İki adamın birbirine laf yetiştirmesi, sürekli yanlış anlamaları, durmadan tartışmaları.
Bazen o kadar doğal konuşuyorlar ki sanki arkadaşlar ortada yazılmış bir senaryo falan yok.
İki adamı arabaya bindirmişler ve kameraya açmışlar.
Biz de yolculuklarını izliyoruz.
Hikayemiz Makedonya'da başlıyor.
Suat yıllar önce tır şoförlüğü yapmış bir baba.
ölüm döşeğinde oğlu Sakip'e yıllar önce İstanbul'da başka bir kadından bir çocuğu olduğunu anlatıyor.
Adı da Selim.
Yani Sakip'in hiç tanımadığı bir kardeşi var ve babası ölmeden önce Selim'i görmek istiyor.
İlk bakışta insan diyor ki hani ölmek üzere olan bir babanın son isteği ne kadar dokunaklı
ama bir de Selim'in tarafından bakalım.
Bir baba yıllar önce geride bıraktığı oğlunu ölüm döşeğindeyken hatırlıyor.
Peki o çocuk ne yapmış bunca yıl?
babasız büyümüş. Belki babasını
merak etmiş, belki kızmış. Ne bileyim
belki neden kendisini aramadığını
düşünmüş. Şimdi babasının son
isteği diye bütün bunları unutması mı gerekiyor?
Bence gerekmiyor.
Selim'in babasına kızmaya da hakkı var,
affetmeye de hakkı var, ne hissedeceğini
bilmemeye de hakkı var. Çünkü yıllardır
yaşadığı bir eksiklik karşı tarafın
ölüm döşeğinde söylediği birkaç söz ortadan
kalkmayacak. Sakip'in
durumu da kolay değil. Bir anda babasının
geçmişte yaşadığı bir ilişkinin sonuçlarıyla
karşı karşıya kalıyor ve iki
kardeşin yolculuğu başlıyor.
Ama arkadaşlar nasıl bir yolculuk?
Birbirinden bu kadar farklı
iki adamı aynı arabaya koyarsanız
zaten başlı başına bir komedi
çıkıyor. Selim'in öfkesi,
Sakip'in tavırları,
sürekli yanlış anlaşılmalar.
Hele Selim'in Bulgaristan'da ne
iş olduğunu sorguladığı sahne.
Orada aklıma hep Nuri geliyor.
Hani her şey çok güzel olacak da Nuri'nin
Bodrum'la ilgili bir çıkışı var ya benim
Bodrum'da ne işim var diye.
İşte Selim'in Bulgaristan'daki isyanı bana onu hatırlatıyor.
Çünkü iki adam da istemedikleri bir yolculuğun ortasında kalmış.
Birinin başına Altan bela olmuş, diğerinin hayatına Sakip girmiş.
Ama bu iki filmin arasındaki asıl benzerlik yolculukta başlarına gelen saçmalıklar değil.
Kardeşlik meselesi.
Altan ile Nuri yıllardır birbirlerini tanıyorlar ama anlaşamıyorlar.
Sakip ile Selim ise birbirlerini hiç tanımıyorlar ama yol boyunca yakınlaşmaya başlıyorlar.
Birinde ortak geçmiş var ama birbirlerini anlamakta zorlanıyorlar.
Diğerinde ortak hiçbir geçmiş yok ama birlikte yeni anılar biriktiriyorlar.
Çünkü aynı anne babadan gelmek bir insanla yakın olacağınız anlamına gelmiyor.
Yani kan bağ sizi akraba yapabilir ama yakınlık başka şey arkadaşlar.
Birbirini tanımak, anlamak, bazen kavga etmek ya en zor anında yanında olmak gerekiyor.
Şimdi Sakip ile Selim'in hikayesinde bunu görüyoruz.
Bir de filmin Makedonya tarafı var.
Ertan Saban'ın Üsküp doğumlu olması da hikayeye ayrı bir doğallık katıyor.
O sokaklar, konuşmalar, insanların tavırları, yemekler.
Yani Makedonya filminde yalnızca güzel görüntüler sunan bir yer değil arkadaşlar.
Hikayenin önemli bir parçası.
Şimdi gelelim filmin en etkileyici sahnelerinden birine.
Selim ile Sakip gece alkollü bir şekilde babalarının mezarına gidiyorlar.
Orada ağlıyorlar, konuşuyorlar ve sonunda mezarın başında uyuyakalıyorlar.
Sabah bir uyanıyorlar bir bakıyorlar ki yanlış mezarın başında uyumuşlar.
Şimdi iki kardeş bütün gece babalarının mezarı başında sabahladıklarını sanıyorlar ama meğer başka birinin mezarında uyumuşlar.
Yani hem komik hem çok üzüldü.
Ama sahne burada bitmiyor.
Doğru mezarı bulmak için amcaları Fuat'ı yani Aco'yu arıyorlar.
Telefon çalıyor ve bir bakıyorlar ses mezarlığın içinden geliyor.
Aco da orada.
O da kardeşi Suat'ın mezarı başında uyumuş.
İşte burada aynı gece, aynı mezarlıkta birbirlerinden habersiz üç insanın aynı kişinin yasını tuttuğunu görüyoruz.
Tabii üçü de aynı şeyi kaybetmemiş.
Sakip birlikte yaşadığı babasını kaybetmiş.
Selim hayatında neredeyse hiç sahip olamadığı babasını, Aco ise kardeşini.
Ve bence en karmaşık duygulardan birini Selim yaşıyor.
Çünkü tanıdığınız birini kaybettiğinizde onunla yaşadığınız anıları hatırlayabilirsiniz.
Ama hiç tanımadığınız bir babanın mezarı başında neyi hatırlarsınız ki?
Belki yaşayamadığınız şeylere.
Hiç birlikte çıkılmamış bir yolculuğu, ne bileyim hiç yapılmamış bir konuşmayı
ya da hiç duymadığınız bir sevgi sözcüğünü.
İnsan bazen hiç sahip olmadığı şeylerin de yasını tutuyor ya arkadaşlar.
Üstelik babası hayattayken ona kızma, karşısına çıkma, hesap sorma ihtimali vardı.
Belki konuşurlardı, belki barışırlardı ama artık o ihtimal de yok maalesef ki.
Ve o sahneye dönelim.
Bütün bunların ardından sabah olmuş ve amcasının yanına gidiyorlar.
Sonra biraz sohbet ettikten sonra birbirlerine mezarın başında acıkıp acıkmadıklarını soruyorlar.
Hadi börek yemeye gidelim diyorlar.
İşte hayatın devam etmesini bundan daha doğal anlatan bir sahne yok arkadaşlar.
Bir gece boyunca mezarlıkta ağlamışsınız.
Babanızı kaybetmişsiniz.
Kardeşinizi kaybetmişsiniz.
İçinizde yılların kırgınlığı var ama ne oluyor?
Sabah oluyor.
Karnınız acıkıyor.
Sonra börek yemeye gidelim diyorsunuz.
Çünkü büyük bir kayıp yaşadığımızda sanki dünyanın da bizimle birlikte durmasını bekliyoruz ya.
Ama durmuyor maalesef ki.
Sabah oluyor.
İşe gidiyoruz.
Fırınlar açılıyor.
Birileri kahvaltı hazırlıyor.
Siz de hayatınızdan bir insan eksilmiş halde yaşamaya devam ediyorsunuz.
Börek yemeye gitmeleri acılarının bittiği anlamına mı geliyor?
Tabii ki de hayır.
Yalnızca o sabah yapabildikleri şeyin bu olduğu anlamına geliyor.
Bir de düşünelim filmin başında birbirini hiç tanımayan iki adam vardı.
Şimdi birlikte bir gece geçirmişler, birlikte ağlamışlar.
Ve sabah aynı sofraya oturmaya gidiyorlar.
Bazen kardeşlik de böyle kuruluyor.
İşte büyük sözlerle değil, birlikte geçirilen zamanla.
Şimdi filmin gerçek hayatla ilgili dokunaklı ayrıntıları da var.
Limonata filmi Ertan Saban'ın kanserden kaybettiği eşi İnci'ye adanmış bir film.
Bir de acıyı canlandıran Nuran Ahmeti'yi 2021 yılında covid nedeniyle kaybetmişiz.
Filmde kardeşin mezarı başında uyuyan adamı izliyorsunuz sonra oyuncunun da artık hayatta olmadığını biliyorsunuz.
İnsan aynı filmi yıllar sonra bu yüzden de başka türlü izliyor arkadaşlar.
Çünkü yalnızca karakterlerin değil onları canlandıran insanların da hayatları var.
Bir de YouTube'da filmin altında bir izleyici yorumunu görmüştüm.
Şöyle diyor, filmin yolda başlayıp mezarlıkta bittiğini, hayatın da aslında bir yolculuk olduğunu söylemiş.
Bence güzel bir gözlem.
Ama ben filmin sonuna baktığımda yalnızca mezarlığı görmüyorum.
Birbirlerini bulmuş iki kardeş görüyorum.
Bir de kardeşini kaybetmiş bir adam.
Ve üçünün birlikte her şeye rağmen börek yemeye gitmesini.
Çünkü bazen bir film finalinde uzun uzun bir şey anlatmak zorunda değil.
Küçücük bir hareket sayfalayca konuşmadan daha fazlasını anlatabiliyor bize.
Evet arkadaşlar bugün çok uzun konuştum.
Bugün üç filmi konuştuk ama aslında biraz da neden bazı filmlerden hiç sıkılmadığımızı konuşmuş olduk.
Çünkü gerçek hayatta da insanlar böyle.
Bir şeyi düzeltmeye çalışırken başka bir şeyi bozuyoruz.
Bazen yanlış insanlara güveniyoruz.
Bazen kendi hatalarımızın sonuçlarıyla uğraşıyoruz.
Bazen de hiç beklemediğimiz bir anda birini kaybediyoruz.
Bir de arkadaşlar bölümün adını neden her şey çok güzel olacak demiştik.
Ne oldu? Koydum, onu söyleyeyim.
Aklımda özellikle Altan vardı.
Çünkü adam bütün film boyunca her şeyin güzel olacağına inanıyor ama hiçbir şey planladığı gibi gitmiyor.
Sonra düşündüm, aslında üç filmin de biraz böyle olduğuna karar verdim.
Ya Ferhat şarkıcı olmak istiyor, Altan bar açmak, Ayla'yla barışmak istiyor.
Sakip babasının son isteğini yerine getirmek için yola çıkıyor.
Yani herkes kendisine bir hayat hayal ediyor ama hayat önlerine bambaşka şeyler koyuyor.
Bu arada arkadaşlar konuştuğumuz 3 filmi de YouTube'da bulabilirsiniz.
Henüz izlemediyseniz izleme listenize mutlaka ekleyin.
Daha önce izlediyseniz de bu bölümden sonra bir kez daha için derim.
Ama bu kez belki biraz başka bir gözle izlersiniz.
Bu 3 filmden hangisi sizin için vazgeçilmez ya da benim gibi defalarca izlemekten bıkmadığınız,
repliklerini ezbere bildiğiniz başka hangi filmler var?
Instagram Arkandan Konuştuk sayfasında buluşalım mutlaka.
biraz da sizin favorilerinizin arkasından konuşalım istiyorum.
Bir de arkandan konuştuğu hangi platformdan dinliyorsanız
lütfen takip etmeyi unutmayın.
Ayrıca bölümü sevdiğiniz insanlarla da paylaşın isterim.
Belki birinin aklına yıllardır izlemediği bir filmi düşürürüz.
Bir sonraki bölümde buluşmak üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Ve ne olursa olsun altının o unutulmaz sözünü bir kenara yazın.
En azından hayattayız.
Bu da bir şey be abi.
Arkandan Konuştuk.
Arkandan Konuştuk.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
