
Bir insan ne kadar haklı olabilir? Peki, herkes haklıysa kim haksız?
Bu hafta Arkandan Konuştuk’ta, Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi’nin yarattığı Gibi evrenine giriyoruz.
Yılmaz’ın bitmek bilmeyen haklılık mücadelesini, İlkkan’ın kendini kanıtlama çabasını, Ersoy’un bütün bu saçmalıkların ortasında kalışını konuşuyoruz.
Çünkü Gibi’yi izlerken yalnızca üç arkadaşın saçmalıklarına gülmüyoruz. Kendi arkadaşlıklarımızı, gereksiz tartışmalarımızı ve bir türlü vazgeçemediğimiz haklı çıkma arzumuzu da görüyoruz.
Transkript
Sizinle hangi anda denk geldiysek oradan merhaba, Cansu ben.
Bugün mikrofonun başında hepimizin hayatına bir yerlerden sızmış, dilimize pelesenk olmuş.
Hatta bazen kendi hayatımızı yaşarken, ya şu an tam olarak bu dizinin hangi bölümünde emisiyatı yaratan o büyük fenomen diziyi konuşacağız.
Evet, Gibi. Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi'nin kaleminden çıkan, Türk komedi tarihinde ve popüler kültürümüzde daha şimdiden kendi anayasasını yazmış olan o meşhur dizi.
Ama önce sizinle şöyle bir şey yapmak istiyorum arkadaşlar.
Bir masa düşünelim, arkadaşlarla yemek yiyeceğimiz bir masa.
Hepimiz öçüz ve akşam yemeği yiyeceğiz.
Tek meselemiz nerede yiyeceğimize karar vermek.
Biri bana fark etmez diyor.
Sonra diğeri önerilen bir yeri bir gerekçeyle eliyor.
Bir başkası, e geçen sefer de sizin istediğiniz oldu diye geçen ayın hesabını açıyor.
10 dakika sonra artık yemek seçmiyoruz, kimin fikrinin neden dinlenmediğini tartışıyoruz.
Sipariş hala verilmedi ama ortalık yangın yeri.
İşte bu masap pek de yabancı değil bize değil mi?
Başta yemek seçiyoruz, sonra kendimizi savunurken buluyoruz.
Küçücük bir şey insanların elinde bambaşka bir meseleye dönüşüyor.
İşte Gibi dizisi de bize tam olarak bunu yapıyor.
Üç arkadaşın küçük olayları ustalıkla büyütüp işleri karmaşıklaştırmasını izliyoruz ekranda.
Ama bunu öyle bir yapıyorlar ki bir süre sonra ekrandaki adamların aslında bize hiç de yabancı olmadığını fark ediyoruz değil mi?
Küçük meseleleri büyütme ustalığımız, kendimizi haklı çıkarma çabamız.
Aslında ben böyle değildim ama durumlar beni buraya getirdi hikayelerimiz.
Hepsi orada, üç adamın arasında dolaşıyor aslında.
Gibi dizisi sadece komik bir dizi değil arkadaşlar.
karakterleriyle, mekanlarıyla, o eşi benzeri görülmemiş diyalog yapısıyla
televizyonculuk ve senaryo matematiği üzerine yazılmış yüksek lisans dedi gibi geliyor bana.
O soluk ışıklı, kötü dekorlu, mahalle kafelerinden birine oturup
masadaki bayat çayı yudumlarken Yılmaz, İlkan ve Ersoy üçüsünün dünyasına yakından bakalım istiyorum.
Hazırsanız başlayalım.
Arkandan konuştuk.
Arkandan konuştuk.
Bence dizinin en büyük dehası bize büyük bir olay vaat etmemesinde yatıyor arkadaşlar.
Geleneksel bir dizi senaryosuna bakalım neler oluyor.
Yani karakterlerin bir amacı var.
Ne bileyim bir yeri soymak, bir kızı elde etmek, bir aşkı, bir gizemi çözmek, bir şeyleri halletmek gibi.
Ama gibi evreninde ise böyle büyük amaçlar yok.
Karakterlerin tek derdi o günü hasarsız atlatmak.
Ama bunu asla başaramıyorlar tabii ki.
Çünkü hayatın en sıradan, en önemsiz anlarında bile kendi başlarını belaya sokacak büyük bir kriz yaratma konusunda inanılmaz yetenekliler.
Sokakta buldukları bir köpeği sahiplenmek ya da kötü bir marangaza dolap yaptırmak
ya da eve gelen bir misafiri ağırlamak gibi son derece sıradan olaylar
bir anda varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
Şimdi bir bölümde Leopar'a bakıyorlar.
Evet doğru duydunuz, Leopar'a bakıyorlar.
Bir başka bölümde küçücük bir para meselesi insanın elinde kalan son ihtimaller üzerine
neredeyse felsefi bir tartışmaya dönüşüyor.
Dizinin akılda kalan repliklerinden birini hatırlatmak istiyorum.
Sadece 10 liramın olması 0 liramın olmasından daha çok canımı yakıyor.
Beni bu 10 liradan kurtarın kurban olayım.
Evet ilk duyduğumuzda gülüyoruz.
Ama bir düşünün 0 liramız olsa yok deyip geçeceğiz değil mi?
Ama 10 liramız olunca hala bir şeyler yapabilecekmişiz gibi geliyor.
Bazen küçücük bir mesele de böyle kalıyor elimizde.
Çözülmüyor ama gündemden de düşmüyor.
Sonra meseleye değil, onun hakkında bu kadar konuşmuş olmamıza gülüyoruz.
Dizi bence bunun hakkını veriyor.
Bu biraz fazla tanıdık geliyor bence bize.
Ama asıl büyütme sanatı para meselesinde değil, mantık kurmada ortaya çıkıyor.
Dizinin bir yerlerinde durum şu cümleye özetleniyor aslında.
Bak bu tek başına yata yıkan, karanlık, kadim, kötücül bir güç uyanır da bize zarar verirse diye gofret aldık.
Şimdi durun bir saniye geri sarıyorum.
Evet adam gofret almış.
Neden?
Kadim bir kötücül gücün uyanma ihtimaline karşı.
Şimdi Cexin sizinle saçmalıyorsunuz yalnız.
Vallahi ben saçmalamıyorum.
Bu cümlenin komikliği tamamen kendi içinde tutarlı olmasından geliyor.
Şimdi bir saniye düşününce hem mantıklı diye bakabiliyoruz sonra kendimize geliyoruz değil mi?
Bir kutu gofret mistik bir tehlikeye sigorta mı oluyor?
Şimdi tam burada dizinin eli bize karşı güçlü arkadaşlar.
Çünkü biz de hayatımızda aynı şeyi yapıyoruz.
İş görüşmesinden önce hep aynı ayakkabıyı giyiyoruz.
Neden? Bu bana geçen sefer şans getirdi diyoruz.
Ya da uçaktan korkan biri uçağa binerken mutlaka sakız çiğniyor.
O sakız olmadan uçağa binemiyor.
Yani hepimiz kadim, kötücül güçlere karşı kendi gofretimizi almışızdır.
Kabul edelim.
Biz buna evet batıl inanç diyoruz.
Ama dizide ise bu bir strateji gibi sunuluyor.
Hatta dizinin esprisi bazen o kadar yavaş, o kadar sakin geliyor ki
inanın neye güldüğümüzü şaşırıyoruz.
Mesela şu cümleyi söylemek istiyorum.
Saat daha sabah 8.
Büyücüler açılmamıştır.
Gidelim şurada bir çay kahve bir şeyler içelim.
Evet, büyücüler açılmamıştır.
Yani sabah 8'de bile bu adamların dünyasında her şey mümkün.
Ama bir düşünün, bu cümleyi bir taksi şoförü ya da mahalleden bir amca söyleyebilir mi?
Yani dizinin revlikleri bu yüzden bu kadar hızlı günlük dile giriyor.
Hepsi bizim kendi ağzımızdan çıkabilecek cümleler gibi duruyor.
Üstelik bu tuhaf olaylar yaşanırken karakterlerin hiçbirinde ya biz ne yapıyoruz diye ciddi bir sorgulama görmüyoruz.
Çünkü herkesin kendi mantığı var.
Ve bu mücadelenin de tabii ki mutfak bir diktatörü var.
Yılmaz.
Evet, Beyaz Yiğit'in hayat verdiği Yılmaz karakteri.
Bence Türk televizyonlarındaki en kendine özgü, en tahammül edilemez ama bir o kadar da haklı antipatik karakterlerinden biri arkadaşlar.
Yılmaz kendi kafasında kurduğu son derece katı, sınırları asla esnetilemez bir kuranlar bütünüyle yaşıyor.
Onun dünyasında her şeyin bir raconu ve bir yapılma şekli var.
Ve eğer bu kuralların dışına çıkarsanız Yılmaz'ın o cımasız, kelime dağardığı, inanılmaz geniş olan, yargılayıcı konuşmalarına maruz kalırsınız.
Hani o meşhur sahnede kendi garip tercihlerini yargılayanlara karşı o buz gibi sesiyle kurduğu bir cümle vardı ya.
Benim zevklerim sizin nezdinizde makul bir zemine oturmak zorunda değil.
Bakar mısınız? Harika bir cümle.
Ya bu replik aslında Yılmaz'ın anayasasının birinci maddesi.
Yani Yılmaz dünyanın geri kalanıyla uzlaşmayı reddeden kendi doğrularını etrafındakilere, özellikle de en yakın arkadaşlarını zorla kabul ettirmeye çalışan bir gündelik hayat diktatörü gibi.
Bir düşünün, hepimizin hayatında bence bir tane Yılmaz var.
Düşünün, hatırlayacaksınız.
Kendi konfor alanını, kendi küçük kurallarını asla bozmayan, sen ona bir dertle gittiğinde bile bir şekilde ihaleyi senin üstüne yıkıp seni haksız çıkaran o insan.
Evet Yılmaz tam olarak o.
Ama işin garibi Yılmaz bu diktatörlüğü kurarken öylesine mantıklı, öylesine soğukkanlı bir argüman silsilesi yaratıyor ki ekran başında.
Ya bu adam delinin teki ama galiba haklı diyoruz ister istemez.
Özellikle kendini savunmaya başladığında.
Yılmaz ne yaparsa yapsın bir şekilde ahlaki zafer mi çıkıyor işin içinden?
Vatkalı ceketi ortamda beğenilmeyince verdiği cevap nasıl mesela?
kardeşim ben senin beni yılgın bir hoşgörüyle benimsemene mi kaldım?
Ve cümleye bakar mısınız?
Ve bir insanın arkadaşın ona karşı gösterdiği sahte tahammülü yılgın bir hoşgörü olarak tanımlıyor.
Bu sıradan bir komedi dizisi repliği değil arkadaşlar.
Yılmaz aslında beni beğenmezseniz önemli değil.
Sizin onayınız benim varoluşumun bir parçası bile değil diyor.
Ve burada komik olan şey ki hepimiz hayatın bir yerinde bunu demişizdir.
Arkadaş ortamında bir şeye takılınca biz de hemen bir felsefe üretiveriyoruz ya.
Ben böyleyim, seven böyle sevsin falan filan.
O anda kendimizi çok özgür hissediyoruz.
Hani bir bakıma haklıyız da ama bir bakıma o umursamıyorum cümlesini kurmak için epey umursuyoruz bence.
İşte dizi bu dengeyi yakalıyor.
Karakterlerini aşağılamadan savunma mekanizmalarımızı bize gösteriyor aslında ve biz de gülüyoruz.
Gülerken bu biraz da biz istememek için elimizden geleni yapıyoruz bence.
Tabi Yılmaz'ın bu diktatörlüğünün çalışabilmesi için kime ihtiyaç var?
Yani sürekli manipüle edilebilecek, kafası karışık ve bir o kadar da vizyonsuz bir kurbağana ihtiyacı var.
Ve o kim?
İşte o noktada sahneye Kıvanç Kılınç'ın muazzam oyunculuğuyla ilk kan çıkıyor.
Ah İlkan. Bence İlkan karakteri modern Türkiye'nin entelektüel krizlerinin yürüyen bir özeti gibi.
Oğuz Atay'ın tutamayanlarını okuyup hayatı, toplumu, sosyolojiyi çözdüğünü zanneden.
Ama aslında en temel insan ilişkilerinde bile sınıfta kalan, sürekli dolandırılan, sürekli yanlış kararlar alan da o insan tipi.
Şimdi İlkan'ın en büyük trajedisi her daim çağdaş, yenilikçi ve açık görünüşlü görülme çabası.
Kendi cehaletini ya da ezikliğini öğretmek için sürekli büyük kelimelerin, sosyolojik analizlerin arkasına sığınıyor.
Şöyle hatırlatayım size, o inanılmaz bir bölümü var, eve gelen yabancı uyruklu öğrencinin aslında bir yamyam oldu ortaya çıktığında bile,
o sahte açık görüşlülüğünden taviz vermemek için kurduğu cümleyi hatırlatayım size.
Yılmaz, yamyamlık da bir kültürdür sonuçta. Lütfen saygı duyalım.
İşte bu ikkan, tamamen ikkan.
Gözünün önünde adam yolar o hala işin kültürel çeşitlilik kısmında.
Ya İlkan üzerinden dizi aslında çok güzel bir medya ve modernist eleştirisi yapıyor bence arkadaşlar.
Sosyal medyada ya da bazı mecralarda diyeyim ya sırf duyarlı görünmek için en akıl almaz saçmalıkları bile savunan,
her şeye bir alt metin uydurmaya çalışan o kitleyi İlkan'ın şahsında izliyoruz bence.
O entelektüel bir kelime salatasının içinde boğulurken Yılmaz gelip durumu en acımasız, en ilkel haliyle onun yüzüne çarpana kadar uyanamıyor.
Ama burada yalnızca İlkan'a gülmüyoruz tabii ki.
Çünkü onun bu çabasının arkasında da çok tanıdık bir insan hali yok mu?
Hani kendimizi olduğumuzdan daha bilgili, daha anlayışlı, daha açık görüşü göstermeye çalıştığımız zamanlar.
Bazen bir fikri gerçekten benimsediğimiz için değil.
Hayır, o fikri savunan insanlardan biri olarak görünmek istediğimiz için sahipleniyoruz.
Yalan mı?
Bence İlkan biraz da öyle.
Ve karşısında Yılmaz gibi bir adam olunca bu çabanın sonucu o zaman felaket.
Çünkü Yılmaz'ın kendi doğrularından vazgeçme yaslaniyeti yok.
İlkan'ın da o doğrular karşısında kendini savunabilecek sağlam bir zemini her zaman bulunmuyor.
E böylece ne oluyor?
Ortaya bitmek bilmeyen tartışmalar çıkıyor.
Ama bir de bu tartışmaların arasında tam ortasında kalıp aklını kaçırmamaya çalışan bir adam var.
Evet Ersoy.
Canım Ersoy.
Ahmet Gülşat Öcalan'ın canlandırdığı Ersoy aslında bence bizlerin dizideki temsilcisi arkadaşlar.
Yılmaz'ın kibrinden ve İkka'nın sahte vizyonundan nasibini alan, fiziksel ve ruhsal olarak sürekli hırpalanan o düz, sıradan vatandaş.
Ersoy'un o çaresiz bakışları, o benim burada ne işim var diye bağıran sessiz isyanları olmasa bence Yılmaz ve İlka'nın dünyası tamamen bir soyutluya sürüklenebilirdi.
Ersoy o soyutluğu gerçek hayata bağlayan karakter aslında.
Her bölümde başına gelmeyen felaket kalmıyor ama bir sonraki bölüm yine o ikilinin yanında, o kötü kafenin masasında çayını yudumlayken buluyor kendini.
Çünkü bazen yalnızlık o zehirli ama tanıdık arkadaşlıktan daha korkutucu geliyor ya bizlere.
Ve burada biraz da arkadaşlık ilişkilerimizin tuhaflığı ortaya çıkıyor aslında.
Ya şöyle bir grup düşünelim.
Her grubun kendi içinde bir düzeni, bir genel kanısı vardır değil mi?
Kimin ne olduğu, kimin neye yakışacağı bir kere yerleşince o fikrin değişmesi zor.
Yani bir kere geç kaldıysak artık o grubun geç kalanı bizizdir.
Ya da her toplantıda birileri bizi bekler.
E bir kere erken geldiysek bu kez de hayırdır saatin mi şaştı karşılığını alırız.
Yani demek istediğim şu.
Zamanında gelerek zamanında gelen biri olamıyoruz.
Geç kalan kimliğimize aykırı bir hareket yapmış oluyoruz.
İşte dizinin o çok konuşulan cümlesi burada aklıma geliyor.
Gerçeklerin bir kıymeti yok.
Genel kanı neyse onu yaşıyoruz.
O kadar doğru bir cümle ki.
Bu cümlede gülecek yerim ve düşünecek yerim arayacağımızı kestiremiyorum.
Çünkü bir iş yerinde, bir ailede, bir arkadaş ortamında aslında durum şu ama herkes böyle biliyor diye sustuğumuz anlar varsa bence o cümle hiç komik gelmiyor.
Çünkü bazen bir insanın gerçekten o olduğu değil.
Diğer insanların onun hakkında ne düşündüğü belirleyici oluyor.
Olmuyor mu?
Oluyor arkadaşlar.
Bir kere birine bir sıfat yakıştırdık mı o sıfat kolay kolay değişmiyor.
İşte gibinin bir tarafı var ki absürt bir komedi gibi dururken aslında arada çok gerçek bir yerden vuruyor bizi.
Belki dizinin bu kadar sevilmesinin sebeplerinden biri de bu bilemeyeceğim.
Çünkü bizi güldürürken bir yandan e siz de böyle yapıyorsunuz itiraf edin diyor sanki bir yerden.
Peki bu üçlünün hiçbir yere varamayan, son hep felaketle biten hikayelerini bu kadar etkileyici yapan şey ne?
Biz niye izliyoruz bunları ya?
bence dizinin asıl gücü metnin kalitesinde ve o dilin kullanım şeklinde yatıyor arkadaşlar.
Çünkü gibi evreninde karakterler sokak ağzıyla ya da klasik bir durum komedisinin yüzeysel esprileriyle konuşmuyor farkındaysanız.
Sanki her biri 19. yüzyıl Osmanlı bürokrasisinden fırlamış gibi son derece resmi, felsefi ve edebi bir Türkçe kullanıyor.
Ya düşünsenize, konu alt tarafı ortadan kaybolan bir 100 lira ya da yenmiş bir tost.
Ama o tostun hesabı sorulurken kurulan cümleler, kullanılan kelimeler o kadar ağdalı, argümanlar o kadar derinlikli ki sanki masada tost değil de Orta Doğu'nun kaderi tartışılıyor.
İzlerken kahkaha atıyoruz ama bir yandan da o kelimelerin ağırlığı altında kalıyoruz.
Bir de sohbetin ortasında ortaya çıkan o büyük sözler var.
Bazen konu ne olursa olsun tek cümleyle toparlamak istiyoruz.
Ve dizinin repliklerinde şu ikisi özellikle kulağıma takılıyor.
Biri avcına kadar hile bilirse ayı da o kadar yol bilir.
İlk duyduğumuzda vay be derinmiş diyoruz.
İkinci duyduğumuzda dur ya böyle bir şey var mı diyoruz.
Ama olsun kulağı küpe gibi yerleşiyor.
Diğeri de yahşi günde yar yahşidir yaman günde yetiş kardeş.
Cansu ne diyorsun?
Valla bu sözü birbirimizden duysak itiraz etmeyeceğiz biliyorum.
Öyle oturaklı duruyor.
Ama asıl mesele şu ki, ya bu dizide her şey ters giderken bile biri ağızdan bir cümle çıkıyor ki,
bu da hayata karşı tutunma biçimlerimizden biri oluyor.
E biz de yapıyoruz bunu.
Kötü bir günün ortasında hiçbir şeyi düzeltmeyen ama bir şekilde iyi gelen bir cümle kuruyoruz kendi kendimize.
Tıpkı büyüklerimizden duyduğumuz kaynağını kimsenin bilmediği ama bir yere kulağımızda küpe olduğundan beri,
hayatı ona göre yaşadığımız tozlar gibi.
Ayağını sıcak tut, başını serin.
Kim söyledi?
Bilmiyorum. Doğru mu? Bilmiyorum. Belki doğru.
Ama işe yarıyor mu? Bence yarıyor.
Dizinin sözleri de biraz öyle işte.
Yani doğru olup olmamasından çok hayatı bir cümleye sığdırma çabası önemli.
Ve Gibi bunu öyle bir yapıyor ki bazen bir repliği hatırlamak bile bütün sahneyi gözümüzün önüne getiriyor.
Mesela sen İbana Ayben mi diyorsun?
Diziyi izleyen biri için bu cümle artık açıklama gerektirmiyor bence
Duyan gülüyor çünkü o sahneyi hatırlıyor
İzlemeyen içinse hiçbir anlam ifade etmeyebilir, haklısınız
İşte bir komedi dizisinin ulaşabileceği en güzel yerlerden biri bu
Yani artık yalnızca espriyle değil, anısıyla da hayatımıza yer etmesi
Bazı diziler biter, unutulur
Ne bileyim bazılarıysa bir hayat dili olur gibi ikincisinden bence
Çünkü artık dizinin replikleri sadece ekranda kalmıyor
Arkadaş ortamlarında, sosyal medyada, gündelik konuşmalarımızda yaşamaya devam ediyor.
Ve bazen bir arkadaşımızın yaptığı saçmalığı anlatmak için uzun uzun açıklama yapmamıza bile gerek kalmıyor.
Tam bir gibi bölümü yürütüyoruz.
Herkes ne demek istediğimizi anlıyor bence.
Ama dizinin başarısı yalnızca bu repliklerden ibaret değil arkadaşlar.
Asıl mesele karakterlerin birbirleriyle kurduğu o tuhaf ilişki.
Yılmaz'ın her durumda haklı çıkmaya çalışması,
İkka'nın kendini olduğundan daha bilgili ve daha açık görüşlü gösterme çabası,
Ersoy'un bütün bunların ortasında bir şekilde ayakta kalmaya çalışması
ve bu üç adamın bütün felaketlere rağmen yeniden aynı masada buluşması.
Ya burada kötü adam aramayacağız.
Yalnızca biraz fazla kendilerine güvenen, biraz fazla konuşan, biraz fazla büyüten üç adam bulacağız.
Yani bize en çok benzeyen halleriyle karşı karşıyayız diyebiliriz.
Belki de bu yüzden kimse onlara gerçekten kim beslemiyor.
Herkes biraz acıyor, biraz gıpta ediyor diyebiliriz.
Çünkü onların dünyasında her şey kötü giderken bile bir gofret,
evet gofret, bir atasözü, bir cümle her zaman bulunuyor.
Bizim dünyamızda da bulunuyor aslında.
Sadece bazen hatırlamıyoruz bence.
Ve bu dizi bize büyük kahramanlık hikayelerinin, aşırı dramatik aşkların ya da inanılmaz entrikaların dışında
tümdüz insan doğasının, kibrin, cehaletin ve o küçük hesapların ne kadar izlenişli bir şey olduğunu kanıtladı.
Gibi bir yanıyla acımasız bir belgesel aslında arkadaşlar.
Sokağa çıktığımızda, metrobüse bindiğimizde, bir kafede kahve sırası beklerken
etrafımızda gördüğümüz o küçük iktidar savaşlarının, o gereksiz haklı çıkma çabalarının dökümü gibi.
Çünkü hepimiz haklı çıkmayı seviyoruz, kabul edelim.
Hatta bazen haklı çıkmak meseleyi çözmekten daha önemli bizim için.
Başta yemek seçmeye çalışırken bir süre sonra kimin fikrinin neden önemsenmediğini tartışmamız da bundan.
Mesela artık yemek değil, saygı görmek ve önemsenmek.
Bu grupta bizim de söz hakkımız olduğunu hissetmek.
Ve belki de bize en çok güldüren şey kendimizi bu kadar ciddi savunurken dışarıdan nasıl göründüğümüz.
O yüzden Gibi'yi izlerken sadece ekrandaki kurgusal bir hikayeye gülmüyoruz.
Kendi hayatımızdaki ikkanlara, başlatmak zorunda kaldığımız yılmazlara ve bazen aynaya baktığımızda gördüğümüz o çaresiz ersoylara gülüyoruz.
Belki de bu kadar sevmemizin ya da bir kült haline gelmesinin ardındaki sır bu olabilir bilmiyorum.
Bize ne kadar eğitimli, ne kadar modern, ne kadar vizyonlu olursak olalım.
Günün sonunda o kötü dekorlu kafede, uyduruk bir mesele yüzünden birbirini yiyen o kusurlu insanlar olduğumuzu hatırlatması.
Şimdi sohbete başladığımız yer olmasa geri dönelim.
Yemek hala sipariş edilmedi tabii ki.
Tartışma çoktan sen hiç beni düşünmüyor musun seyvesine geldi.
Peki orada en son neyi savunuyorduk?
Yemeği mi?
Yoksa o yemeğin bizim için temsil ettiği başka bir şey mi?
Saygıyı, önemi, bu grupta bizim de söz hakkımız olduğunu mu?
Arkadaşlar bugün biraz Yılmaz'ın kibrinden, İlkan'ın vizyonundan, Ersoy'un çilesinden
ve hepimizin hayatındaki o küçük ama bitmek bilmeyen davalardan bahsettik.
Peki siz kendi hayatınızın hangi bölümünde hangi karakteri oynuyorsunuz?
Yani sürekli haklı çıkan mı?
Yoksa sürekli durumu kurtarmaya çalışan mı?
Yoksa arada kaynayan mısınız?
Bunu biraz düşünün isterim.
Bugünlük benden bu kadar.
Arkandan Konuştuk sayfasını Instagram üzerinden takip etmeyi,
beni hangi platformdan dinliyorsanız o platformdan takip etmeyi lütfen unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
