
Ariadne’nin İpi’nde Jungiyen Analist Didem Çivici ile onun için hayatındaki labirent neydi ve sonrasında çıkış yolu ne olmuştu, sorusunun peşinden gidiyoruz.
---
Didem Çivici ile Gölge Arketipi dinlemek isterseniz: Linke Tıklayınız
Transkript
O da titriyor, kanter içindeyim ve uzaylar beni gelip kaçıracak yani.
Ben bir hafta böyle gezdim.
Ve hoca bana şey dedi, şimdi biliyorsun dedi ne olduğunu.
Ben çünkü o hafta bırakıyordum okulu.
Dedim ki bu böyle gidecekse ben dedim tımarhanelik olacağım.
Bunun bir sonu yok.
Ona nasıl bir yorum yaptı?
İşte bunu söyledi.
Şimdi biliyorsun dedi psikozdaki bir insanın ne yaşadığını.
Bir şizofrenin ne yaşadığını çok iyi biliyorsun dedi.
Ama dedi korkma.
Bu dedi sürecin bir parçası.
Senin sürecinin bir parçası.
Herkes de böyle olacak diye bir şey yok bu arada.
Din nedir diye sorulduğunda Jung'un verdiği cevap şu.
Yeniden bağlantı kurmak bağdır, erostur din Jung'un gözleminde.
Nedir? Belki iç dünyanla, belki Allah'la, belki Yaradan'la, doğayla bağ içerisinde olmak.
O yüzden de hani o bence o dini fonksiyon da psikolojik fonksiyon diye dediğim gibi adlandırıyor.
Bence yine Ariadne'nin ipi.
Ariadne'nin ipine hoş geldiniz. Ben Mukadder.
Bugün bir önceki bölümde de bizimle olan Jungiyen Analist Didem Çivici ile beraberiz.
Hoş geldin tekrar.
Hoş bulduk.
Nasılsın?
İyiyim, teşekkür ederim.
Şimdi biraz daha bireysel bir konuya geçeceğiz.
Benim her konuğuma sorduğum bir soru var.
Ariadne mitindeki gibi kendini labirente sıkışmış hissettiğin deneyimin neydi?
Ki bunlardan çok fazla olduğuna eminim hepimiz gibi.
Ama onlardan birini seçmeni rica edeceğim.
Ve sonrasında senin için çıkış ipi ne olmuştu?
Biraz bunları konuşalım isterim.
Olur memnuniyetle.
Galiba ilk gideceğim yer bir önceki sohbetimizden de esinlenerek.
Kendi herhalde hem analiz sürecini onun açığa çıkarttığı dönem olur.
Tamam.
Galiba ben 7 sene labirentte olabilirim.
Ki bu devamı da var aynı zamanda.
Belki de hala labirentin içerisindeyim.
Bilemiyorum.
Evet.
Haliyle belki evet çok böyle nokta atışı.
Orası karanlık evre.
Özellikle tabii ki de karanlığın içerisinde daha zifir karanlık dönemler oluyor.
Benim de aynı şekilde analizin içerisindeyken çok böyle önümü göremediğim, hiç çıkamayacağımı zannettiğim bir dönem oldu.
Bu balinanın karnı dediğimiz gibi mi?
Tam olarak.
Ya da artık Hades'in dünyası.
Karanlıkta hissettiğin.
Evet tamamıyla karanlık ve hiçbir tünelin ucundaki ışığı hiç göremediğim bir zaman.
Peki labirente sokan neydi seni?
Onu bahsetmek ister misin?
Labirente sokan bir yandan bilmiyorum demek gönlümü rahatlatır.
Diğer yandan benim için bir rüyaydı.
Aa çok ilginç.
Ama bence ona sokan değil oraya gireceğimin belki emaresiydi.
Şimdiki hani gözlüklerimle baktığımda.
Belki nasıl diyelim bir analist olarak da baktığımda.
Arada hoşuma gidiyor çünkü geriye bakıp hani o zamanki Didem'in sürecine sanki analiz alınmış gibi bakmak.
Şimdi baktığımda evet yani sadece MRS'ydi aslında oraya ama yani dış dünyada büyük önemli bir olay şu oldu da öyle mi girdi işte büyük bir kayıp vs.
Çok böyle parmağımla gösteremem ama tabii ki de şu var bahsettiğim dönem bizim pandemi dönemine girişimizin belki bir sene sonrasıydı.
Yani o bir senelik dönem içinde 2021 gibi.
Ama bir yandan da şurası bir gerçek.
Benim analizimde bir 100 saati arkada bırakmıştım.
120 saati arkada bırakmıştım.
Ondan sonra sen kendini labirente girmiş hissettin.
Tabii ki.
Yani orası artık benim hiç bilmediğim bir dehlizdi.
Öyle söyleyeyim.
Ki yani bence analiz sürecinde de eğer istikrarlı ve gerçekten şuursuzlukla ilerliyorsanız bir 150 saatle birlikte içine alan bir yer.
Yeni bir kapı, yeni bir level'a geçiyorsun.
Belki öyle değiliz. Daha alt, daha aşağıya doğru indiğimiz yer.
Ki orası da ilginç bir şekilde benim deneyimimde öyleydi ki galiba çok genellemeyi sevmem ama benzer şekilde yaşanıyor.
kişisel dünyadan
daha kolektif gölge ve
kolektif dünyaya doğru
tam o eşikler ve ondan sonrası.
Ne kadar sürdü
dersem bir 7-8 ay
ben o dehlizdeydim.
Bu süreçte nerede yaşıyorsun?
Burada mısın yoksa? İstanbul'daydım.
İstanbul'daydın.
Yalnız mıydın yoksa
yakınların var mıydı? Hayır çok anlamlı bir şekilde
annem benim neydi?
Yıllar sonra yani
bir değişiklik yapayım.
İşte İstanbul'da senle birlikte bu zamanı
geçireyim falan. 9 aylık hatta
onun 7-8 ayı
fecaattir zaten ama 9 ay
anne karnımda gibiydim. Tam 9 ay.
Yani Ekim ayında başladım.
Nisan sonunda artık böyle
anneme ne olursun git dedim.
Çok manidardı.
Çıktıktan sonra anladım tabii. Ondan 5-6
ay sonra dedim 9 ay gerçekten
tekrardan balinanın karnı
annenin rahmine girmiş gibi oldu. Çok ilginç.
Evet çok enteresandı. Benim böyle Ekim sonu hatırlıyorum Kasım gibi bir iki rüya ile birlikte çok bizim büyük rüya dediğimiz rüyalar beni sarsmaya başladı.
Ve biraz aşinalığım vardı çünkü pandemi döneminden önce yani ondan yaklaşık bir buçuk sene önce falan da yine benzer nasıl diyeyim motiflerde ve akışta rüyalarım vardı.
O arkasından pandemi süreci geliştiğinde şeyi hatırlıyorum böyle hani Jung'un bir ifadesi var.
Rüyalarını çok kişisel zannediyor ve gerçekten de psikoza girdiğini düşünüyor.
Ondan sonra Dünya Savaşı patlayınca, tabii o zaman Dünya Savaşı denmiyor ama Avrupa'daki savaş patlayınca bir rahatlama geliyor adama yani.
Pandemi dönemi başladığında gerçekten de bir rahatlama gelmişti.
Çünkü çok kişisel olduğunu zannetmiştim ben.
çok o dönemde yani çok karışık bir dönemdi ama
ondan bir buçuk sene sonrasında bu olduğunda
o rüyalar bir öncekinden deneyimli olduğum için
sıkıntılı bir dönemin geldiğini hissettirdi bana.
Bir de zaten onu öğreniyoruz yani hani belli bir okumayı.
Yine de çok üzerinde durmadım ne yalan söyleyeyim.
Ekim, Kasım gibi onlar geldikten sonra
Ocak ayıyla birlikte çok yatırıyorum.
2021'in Ocak ayıyla
2022 Ocak ayı.
İdem sizler ömür.
2021 mi?
2021 Ocak ayıyla. Ocak 6 hocam
tarihle birlikte
öğlen saatleriyle birlikte
çöktü.
Nasıl bir çöküş bu? Hem fiziksel olarak hissettiğin
bir şey mi? Tabii.
Benim 20'li yaşlarımın başında mesela
panik atak dönemlerim vardı. Yaklaşık
2 sene sürdü. O zamandan beri beni
hiç ziyaret etmemiş. Benim o kadar
yani böyle
kaybolmadığım dünya
elimin, avucumun her yerinden
gitti.
Ve yani zordu gerçekten.
Özellikle o ocakla birlikte başlayan katman katman.
Şimdi daha rahat görünüyor tabii.
Peki fiziksel olarak hareketsiz mi kaldın?
Yok hayır.
Tam tersi.
Ben her zaman hareketliydim.
Gerçekten belli şeyleri sağlatmak için de bence o açıdan avantajımdı belki.
Belki biraz fazla hareketliydim.
O da var.
Ama fizyolojik semptomlarla başladı.
Baş dönmesi, mide bulantısı, yaklaşık 3 ay sadece tarhana çorbası, ekmek ve cevizle yaşadım.
Mide semptomları, 2 kere acile gittim.
Artık böyle yani kramplarla, setkikler yaptırdım, hiçbir şey yok.
Somatizasyon diye mi yorumluyorlar?
Yani hastanedeki hoca birazcık da mesleğimde bildiği için senelerdir görüştüğüm bir hocaydı.
Farklı şeylerden.
Hocam dedi bu senlik psikolojik yani.
Yedi ne içine dikkat edeceksin.
Ama bizlik bir şey yok.
Yine rüyayla bu çözüldü.
Çok merak ediyorum.
Rüyayla yani bak nokta atışı bir rüyayla çözüldü diyemem.
Ama o rüyalarla parça parça.
Mecburen ama süreciyle birlikte tabii ki de.
Orada şimdi görebildiğim ve bir yorum getirebilirsem bunları biz taşkın diyoruz.
Yani bu kadar fizyolojik semptomlar da artık bas bas bağırdı.
Bunlar çığlıktır çünkü.
Onunla işte hani bir önceki programda şey dedik ya.
Yani projeksiyonu aldın çektin tamam.
o içerikle ne yapacaksın o enerjiyle.
Şimdi ben ona bir şey yapamadım.
Darma duman oldum. Yani
birkaç gecem var özellikle
böyle net hatırladığım. Birinde
zaten rüya ile ben dedim ki tamam sabah yine
annem beni hastaneye, akıl hastanesine götürecek.
Ha öyle yoğun geldi. Tabii tabii.
Yani benim bir sabahım vardır.
Bir o ve işte
onu tetikleyen bir rüya
var ve aslında çok yaygın
bir rüyada rüya motifi.
Uçmak, düşmek. Dilerse
uzaylı var yani. Uzaylı var.
O tabii ki de yani biraz daha sembolik baktığımızda çok bilinç dışı bir içeriğin aslında bilince empoze olması ve inmesi yani.
Rüyada hiçbir şey yok.
Rüyada en ufak bir endişem ve korkum yok.
Uyandığımda şey böyle hatırlıyorum yani oda titriyor.
Kanter içindeyim ve uzaylar beni gelip kaçıracak yani.
Ben bir hafta böyle gezdim.
Ve hoca bana şey dedi.
Şimdi biliyorsun dedi ne olduğunu.
Ben çünkü o hafta bırakıyordum okulu.
Dedim ki bu böyle gidecekse ben dedim.
tımarhanelik olacağım. Bunun bir sonu yok.
Ona nasıl bir yorum yaptı?
İşte bunu söyledi. Şimdi biliyorsun dedi
psikozdaki bir insanın ne yaşadığını.
Bir şizofrenin ne yaşadığını çok iyi biliyorsun
dedi. Ama dedi korkma.
Bu dedi sürecin bir parçası.
Senin sürecinin bir parçası. Herkesle
böyle olacak diye bir şey yok bu arada. Bu kırmızı kitap
o akıl hastanesinde yattığı dönemde yazdığı
bir şey değil mi? O yanlış bir video.
Hadi o zaman onu düzeltelim.
Düzeltelim. Yok canım. Orada şu oluyor.
Tam Freud'la ayrılış
yani ayrılma süreçleri.
1912-13 civarı
ondan sonra özellikle 1917-19'a
kadar yoğun bir dönem.
Özellikle de 13-17 arasında.
4 senelik dönem. Bu mandalalar çizdiği.
Tabii oralarda
şöyle şeyleri var
ifadeleri. Tabii ki de kendisini psikolojide sanıyor.
Evet. Ama hastane
falan gibi bir bilgim yok benim.
Anladım. Tamam. O dönemde
hatta şöyle. İstifaları var.
Ondan sonra
zaten Burgosli'den 9 senedir çalıştığı
hastaneden zaten 1909'da
ayrılmış o civarda.
Sonrasında zaten kendi muayenehanesinde
Zürih'in merkezinde
galiba o da home office
şeklinde yanlış hatırlamıyorsam. Sonrasında
zaten Küsnahtaki işte
enstitüye yakın evlerinde ağırlamaya
başlıyor hastalarını. Fakat
şey normal hayatına
devam ediyor. Baba olarak
eş olarak ve
psikiyatrist olarak.
Hatta bunun da altını çizer.
Ben bunu yapmasaydım zaten delirirdim der.
Bu Ariadne'nin ipidir.
Jung'da. Jung'da hayatın
akışına devam etmek. Tabii ki de.
Gerçekliği korumak ve o ip
gereklidir. Ben de onu bilgi
olarak her zaman kulağımda küpe yaptım.
Ve tuttum yani hayatımda.
Benim de o dönemde hani o
soruya doğru gidersem cevabını
benzer bir şekildeydi. Yani ne olursa
olsun çalışma yer vermedim.
Çünkü bir de şöyle bir şey var. Şimdi ben
çoğunlukla benim tanıdığım arkadaşlarım
okuldan benimki gibi değil. Normal
bir işleri var. Farklı bir meslekleri var.
bir yandan okul okuyorlar.
Ben bir de eğitmen olarak da
şeyimi, alanımı değiştirip
buraya odaklandım.
Daha ilk sene hocalara söyledim.
Ben bir yandan öğrendiğimi aktarmak istiyorum
sizin de izniniz olursa. O yüzden de bütün
her şey bu dünya benim için
yani. Kaybolmak o kadar
kolay ki bir yandan. O yüzden
de hani bol bol
mutfağa girip işte iş yapıp bahçeyle
uğraşmak ve spor yapmak benim için
hep o ipti. Bütün duyularını aslında
canlı canlı yaşamak. Yemekte koku alıyorsun.
Hareket ediyorsun. Sporda
gibi şeyler. Aynen öyle. O yüzden de
bedeni hiçbir zaman bunun dışına
itmemeye baktım. Özellikle
de mesela aşırı maneviyatı
kendime her zaman orada
dikkatli olacağım bir alan olarak çaldım.
Şu bir gerçek. Yani
ben bunu rahatlıkla, gönül rahatlığıyla
söylerim. Daha maneviyatı
derin bir insan haline getirdi
beni. Orası kesin.
Maneviyattan kastın ne? Maneviyattan
kastım kendimden daha büyük
bir şeyin. Ben buna
yani isim vermeden geçeceğim.
Herkes için farklı inancına göre
ya da imanına göre. Fakat
yani tek başıma olmadığım gerçeği
ve sadece bu gördüğüm
düzlemden daha derin
bir doku olduğu gerçeği ve
bunun içerisinde güvende hissetme
hali. Bence imanın biraz da
getirsin bu maneviyatın.
Büyük bir şeyin parçası olmak.
Aynen parçası olmak kesinlikle.
Ve belki onunla
o birlik duygusu, ona
eşlik etme ve onun da sana eşlik etmesi.
Analizin bana en çok
getirdiği şey bu oldu. Yani ben
nasıl diyeyim? İnancımı zaten kaybetmiştim.
Ama imanımı
da kaybetmiştim yani.
Fakat o dönemler sıkıyorsa
imanına olmasın. Olmasın.
Evet ama
Jung da bunu çok güzel bir şekilde
anlatır. Yani imanın
o yüzden din çok önemli bir fonksiyondur.
Onun için. Psikolojik bir fonksiyon.
Varoluşçu psikologlarda da
filozoflarda da bu var değil mi? Yani
bu Kierkegaard'da imanı çok
önemser. İmandan kastımız
bir dine inanmak değil de bir şeye
adamak kendine. Tabii tabii.
Yani Belkord'u evet
yani ben tabii ne ilahiyatçıyım
ne felsefeciyim. Fakat
biraz belki köşesinden şu cümleyi
kurmakta fayda var psikolojik anlamda.
Yani şimdi
mezhep mi diyeceğiz, nasıl diyeceğiz? Yani bizim
din akımları diyelim. Din öğretisi.
Din öğretisi diyelim.
Evet. Din öğretisinden
farklı şekilde psikolojik anlamda
zaten Jung'un dini
tartıştığını ve onun önemine sürekli
vurguladığını biliyoruz. Zaten döneminde de o yüzden
aforoz edilmiş bir daha. Evet. Bilim adamları da
bilim insanları da aforoz ediyor.
Din insanları da aforoz ediyor.
Ama eliniz mahkum diyor.
Bu sürece girdiğinizde
dindar bir insana bürünürsünüz.
Dindarlaşırsınız yani. Hani bunu pozitif
anlamda söylüyoruz. Ve dini de
belki ona not düşmek lazım.
Din nedir diye soruluna Jung'un
verdiği cevap şu. Yeniden bağlantı
kurmak bağdır, erostur din.
Yungun gözleminde. Nedir?
Belki iç dünyanla, belki
Allah'la, belki yaradanla,
doğayla bağı içerisinde
olmak. O yüzden de hani o
bence o dini fonksiyon da
psikolojik fonksiyon diye dediğim gibi
adlandırıyor. Bence yine
Ariadne'nin ipi. O süreçte çünkü
o ilginç bir şekilde hem
gelişiyor hem de seni ayakta tutan,
hayatta tutan şey. Tutan değil mi?
bütünlüğünün bozulmasını engelleyen
şey oluyor. Hem öyle hem de dirayeti
o dayanıklılığı. Dayanıklık
çünkü bunda olmazsa olmaz bir şey.
Kişinin dayanıklılığını
arttıran bir şey. Aslında anlattığından
benim kulağıma gelen şey
çoğunlukla tek başına
olmanın ne kadar büyük bir yük olduğu.
Tek başına olmak demeyeyim. Tek başına
hissetmenin ne kadar büyük bir
yük olduğu. Ne zaman ki aslında
daha büyük bir şeyin parçası olduğunu hissediyorsun
o zaman kendini daha rahat
neyse o ağ gibi bir şeye bırakabiliyorsun
ve o seni tekrardan
yukarı taşıyabiliyor gerektiğinde.
Katılıyorum. Ve şey de belki
zaten modern insan içinde
söylediği şey. Burayla işte çok ilişkili
galiba. Evet. Yani modern
insan kendini koca uzayda
tek başına, her şey
onun başına geliyor. Her şeyi sadece
o hissediyor ve bu travmalar
ve bu dertler sadece onunmuş gibi
davranıyor. Her birimiz öyle.
Yani aslında o bireysellik,
bireyleşme demeyeceğim ama bireysellik
bizi çok daha yalnızlaştıran bir şeye
dönüştü. Ve daha büyük
bir bütünün parçası olduğumuzu unuttuk.
Ne zaman ki onun tekrar
parçası olmaya başladığımızı hissettiğimiz
deneyimler geliyor. O zaman
bir tık daha rahatlamaya başlıyoruz.
Öyle. Yani
belki de psikolojinde yapmaya çalıştığı
bu işte. İnsanı, insan çünkü
şu ben kimim yani ben neyim sorusunu
arıyor. Bunu da tartışır galiba
anılar düşler düşüncelerde. İnsan
hayvan değildir diyor. Mantar değildir.
Bitki değildir. Nedir uzayda?
Kimliğini bilmiyor ki.
Homo sapiens. Nedir yani?
Kürü nedir? Hali sürekli bir
işte o varoluşçu kriz. Yani
insanlık tarihinin özeti bu
zaten. Ama şunu hiçbir
zaman yani modern insan diyemiyor.
Ben doğayım.
Bu animistik dinlerde mesela
onunla bütünleşiyorlar. Ona bazen
taklit ediyorlar. Ama orada işte
Jung'un da tartıştığı ve bizden
ayrışan şey orada bilinçsizlik
var. Yani bilinçsizlik derken
aşağılamak anlamında söylemiyorum.
Daha o seviyede değil. Evet. Ego yapılanması
yok. Şimdi bu ego yapılanmasıyla
biz ne yapacağız? Önümüzdeki
yüzyıllar bunu gösterecek.
Yani biz çünkü bu ego yapılanması
ego aynı zamanda güç demek. Biz bu güçle
ne yapıyoruz? Evet. Bir enerji ve bir güç
açığa çıktı. Evet evet.
Yani. Senin sürecinde peki
o tutunduğun şey aslında daha büyük bir şeyin
parçası olmak. Kesinlikle öyle.
Yani ben bunun farklı birkaç tane cevap diyebilirim.
Bence birkaç boyutu var.
Tabii ki o var.
O çok daha derin ve manevi boyutu.
Ama görünür boyutta, o görünmeyen boyutu diyeyim yani.
Görünür boyutta dediğim gibi çalışıyor olmam, bedenimin yani beden farkındalığı,
o bedenimde olduğum, bu dünyada olduğum gerçeği.
Ve buna eklemek istiyorum.
Bedenim derken maddi boyutun gerçekliğini hiçbir zaman ikinci plana atmamak.
Her zaman dünyanın halini, gündemini takip etmek.
Benim için çok önemliydi.
Hiçbir zaman kopmadım.
Çünkü dış dünyanın gerçekliği benle de ilgili aynı zamanda.
Haliyle ay dayanamıyorum, ay çok ağır geliyor.
Hayır.
Ağır geliyorsa da gözlerimi açıp bakmak ve bunun bilincinde olmak.
Aynı şekilde aile ilişkilerine yok saymamak.
Yani bu çünkü şu.
Analiz ya da böyle bir süreç.
O labirentte ilerleyiş tabii ki de izole edici bir şey.
Ama ne kadar o bağları ve gerçekliği orada tutarsan bana kalırsa o kadar da anlamlı ve naçizane bence daha kolay hale gelebiliyor.
Aksi halde hep verdiğim örnek.
Helyum balonu gibi uçmak.
Çünkü zaten bu süreçlerde bence sadece yine dediğim gibi analiz ya da bireyleşme süreci diye bakmayalım.
Kişiyi labirentte de kaybettirecek şey ipin olmaması işte.
O ip dış dünyayla bağ.
Evet.
Sembolik olarak o değil mi?
Evet.
Dış dünyayla bir bağın olması lazım.
Bizim bahsettiğimiz karanlık süreç iç yolculuk.
Hades'e iniş, labirente giriş orası karanlık bilincin olmadığı yer.
Bizim bilinçte olan bir referans noktamız olması gerekiyor.
Bu benim için evet bedenimde maddi dünyaydı, işti ondan sonra şirketin vergileriyle uğraşmaktı, muhasebecimle konuşmaktı ya da yan konuşuma yemek yapıp götürmekti ona kahvaltıya gitmekti.
Günlük işlerde çok bizim indirgediğimiz, basitleştirdiğimiz ama çok önemli olan şeyler aslında.
Bir yandan da işte sonrasında da zaten hala bence de öyle.
Başka insanların sorumluluklarını almak.
O halen tabii ki de kesinlikle dış dünyadaki sorumluluklardan kaçmamak.
Çünkü bu iş sorumluluk almayan bir insan için işte o zaman cehennem olur.
O zaman oradan çıkış olmaz.
İpliğin dahi olsan, olduğunu varsayıyorsan da kopar.
Hala sorumluluk neyse senin hayatında biraz o.
Ama kişiye dönersen benim için çok önemli bir fayda da analistim de.
Tabii.
Tabii ki de.
Terefi sürecindesin zaten.
O senin tutunduğun ve geri çıkış yolunu sana hatırlatacak kişi bir yandan.
Belki oradaki ilerleyişim, kaderim diyelim neyse.
Benim anladığım dilde belki yaratıcı unsurla, benlikle, iç dünyamdaki başka bir şeyle o kader süreci.
Ona Ariadne'nin bir müdahalesi yok dışarıdayken.
Ama analistimin orada olduğunu bilmek ve bana yeri geldiğinde merak etme doğru yoldasın.
Merak etme bunlar çok doğal.
Dayan. Bana hep onu söylemiştir. Hold on. Dayan.
Peki terapi sürecin bittikten sonra da terapistinin sesini içselleştirdin mi?
Mesela çok zorlandığın bir yerlere geldiğinde bir dakika şimdi terapistim bana dayan diyor şu anda hayali olarak dediğin anlar oluyor mu?
Şöyle oluyor kişi kalmıyor.
Evet o iç sesin haline dönüşüyor.
Kişi kalmıyor evet yani onun da sesi olarak değil.
Bu zaten yani iç mentor dediği şey de var.
Tabii ki de mesela bir süre ya çok enteresan ben analistime, son analistime bir rüyada onu görerek başladım.
Bir rüyada onu gördüm ve analizimin bittiğini anladım.
Ki devam ediyor.
Ben 370 saat girdim çünkü analize.
370 küsur hatta şeydim böyle tamam galiba yani artık tamam demem gerekiyor dediğim yer.
Sonrasında mesela onu hiç görmedim.
Ben kalırsa o işte o entegrasyon dediğimiz galiba bununla alakalı bir şey.
Bu iç ses olmak da bir, ya iç ses olması da iç mentor olması da bir süreç.
Sonrasında artık bunun kişinin kendi sesi olması gerekiyor.
Aksi halde çünkü rüyadaki bir ses olarak geldiğinde de zaten bu aslında hala bir dış ses.
Evet.
Ondan dolayı şu bence önemli bir bilgidir.
Bir yerden sonra rüya görmemeye başlarsınız derler.
Çünkü entegrateceğiniz malzeme o kadar kalmaz.
rüya sadece bilinçsiz olduğumuz malzemeye getirilir.
Getirilir.
Haliyle rüya görüyorsan bilincinde olmadığın malzeme vardır.
Ve gerçekten belli bir yerden sonra analizde rüyaların azalır ve biter.
Çok iyi.
Bu artık bu mükemmel insan bireyleştiğin anlamına gelmez.
Değil.
Bu artık senin bilinçli olarak dış dünyandaki ve iç dünyandaki her şeyin bir araya geldiği anlamına gelir.
Artık iç dış kalmaz yani.
Ve onu içerideki benlik ayırt edebilir hale geldiği için de algılayabildiği için de büyük bir ihtimalle sana rüya getirmiyor.
Çünkü bütünsün.
Bilmiyorum gerçekten.
Bu konuda hiçbir fikrim yok.
Ama rüyaların içeriği, motifi, akışı ve sana hissettirdikleri farklaşıyor.
Zaten şey, bunu en başta farklı şekilde yaşıyordum ama analizanlar da öyle yaşar.
Bir yer gelir böyle, rüya mı gerçek mi ayırt edemezsin.
Karışır.
Sonra o dönem geçer ve gerçekten analizde artık böyle bir duyum noktası var ve belli şey artık nasıl diyeyim,
hani bu bir ses olsa ben şöyle hayal ediyorum.
Yani tamam artık analiz de bitti artık gerçek yaşamda yani.
Evet pratik etme zamanı.
Aynen bu artık pratik ve dünyaların birleştiği yer dediği bir yer var bence.
Tabii ki de rüyaların devam edebilir.
Çok kritik kriz dönemlerinde var benim rüyalarım geliyor ve şey tek yapacağın şey onunla yaşamak.
Evet evet yani bence çok eğlenceli de bir dünya bir yandan.
Değişik evet.
Çok değişik de bir dünya. O dünyaya girdikten sonra ve onun sana getirebileceği mesajları algılayabildikten sonra kendi kullandığın metaforları ya da işte sembolizm iken çok öznel bir şey olduğu için onları ufak ufak fark etmeye başladığında bence çok da ilginç böyle bulmaca çözer gibi bir dünyaya girmiş oluyorsun.
Ama dediğin gibi gerçek hayattan korkmadan ve ikisini bağdaştırarak ilerlediğinde zaten seni bir yere götürüyor değil mi?
Yani zaten şu bence bir yerde belki semboller de itiyor.
Çünkü şimdi tamam bilinç dışının dili semboller der ama bunu bilinçten söyler.
Bu egonun cümlesidir.
Bilinç dışının dili sembol falan değil.
Bilinç dışının kendine has bir dili var imgesel.
Ve sen bunu öğrendikçe ve bunu hatırladıkça belki bilmiyorum.
Bu zaten senin dilin haline gelir.
Haliyle bir sembol, bu bunun, bu şunun, onunla falan böyle bir keskin ve işte hani hayatımda demek ki bu benim için bu demekmiş diyemezsin.
Çünkü getirdiği bir de şöyle bir anlam oluyor ya da bilgi haline geliyor.
Bugün yastık ya da işte ağaç ne bileyim ben benim için bu fazla başka bir şeydir.
Benim ancak onunla ilişki kurmam devam ederse o yeni anlamlarını açığa çıkarır.
Şimdi burada ben gidip de bir tane sembolle hayatımda benim hayatımın sembolü demek ki bu ve ben bununla yaşayacağım.
Benim kişisel sembolüm bu ya da bu ağacın benim kişisel dünyamdaki hayatımdaki anlamı bu.
Kaybettin bitti.
Bay bay.
Sana kalp yolluyorum.
Küçüğünden büyüğünden o kadar kafamdaki her şeyi söyledin ki.
Kesinlikle kesinlikle katılıyorum.
Katılıyorum derken okuduğum bilgiler eşliğinde ve kendi deneyimim üzerinden katılıyorum.
Çünkü 5 yıl önce benim gördüğüm yüzük imgesi bambaşka bir şeyi temsil ederken geçen ay gördüğüm yüzük bambaşka bir şey.
Uyanık olmak lazım.
Merak hocam.
Evet.
Merak duyacağız.
Sonunda geldiğimiz yer merak.
Çünkü bak sonsuz, şöyle diyeyim hadi biraz literatürden bir cümleyle kurayım.
Belki daha anlaşılır olur.
Bir sembol diye baktığımız bir imgenin imge bir arketipsel doku.
Şimdi arketip dediğimiz şeyi kavrayamıyoruz biz zaten.
Ve o kadar temas ettiğimiz farklı yönleri ve fonksiyonları var ki bak psikolojik olarak bile fonksiyonu sonsuz.
İçine girdiğinde mitolojik olarak en fazla küçük bir kısmına ışık tutabiliyoruz yani.
Şimdi onu genişleten ne biliyor musun?
Deneyim.
Bireyin deneyimi.
Ben şimdi bir sembol kitabıyla, bir mitle, bir masalla dahi yola çıktığımda ben o yüzden masal çalışırken de bazen sıkılırım.
Masallara saplanıp kalmayı o yüzden sevmem.
O yüzden Marie-Louise von Franz'ın dili de çok sivridir.
Benim gibi bir oğlak kadın o yüzden çok severim kendisini.
Kitap yani şimdi kitap olarak elimize tabii ama
dersteki ifadeleri falan o azarlı hali de çok hoşuma gider.
Çünkü kadın şunu diyor yani çıkın yani.
Hayata karış.
Hayata karışıyor.
O temsil ettiysem o tamam bu da fonksiyonu ne hocam?
Ona dair fikrini geç deneyimin var mı?
Haliyle sembolle ilgili bir bilgiye ulaşacaksan
bu çok hadi diyelim ki içsel bir bilgi
hayati bir bilgi ama bu ancak
deneyimle gelecek bir bilgi. Sen ağacı
deneyimledin mi? Bu şundan bahsetmiyorum.
Ağaca sarılıp işte onu hissetme.
Öyle bir şeyden bahsetmiyorum yani.
Ağaç oldu mu yani?
Ağaçın ne olduğunu sen de yaşadı mı?
Yaşardı mı? Şimdi biz
bunda değiliz. Kitap karıştırıyoruz.
Aa işte yung rüya analizleri cildinde
bunu konuşuyormuş. Okumayın diyorum ben.
Bırakın. Yaşayın sadece. Deneyimleyin.
Girin içine. Çünkü
pisi şey her bir bireyin
hayatında yeniden yeşerir.
Sen bir bırak yeşersin yani.
Yeşersin sonuçları görelim. Aynen öyle.
Neyse zaten o sonuçlar geldiğinde
de o hayatın kendisi oluyor.
Hayatın kendisi oluyor kesinlikle.
Çok teşekkür ederim bu özel bilgilerini
bizimle paylaştığın için birçok
kişiye fikir verdiğini düşünüyorum.
Başka Ariadne'nin
ipi ihtimalleri olduğunu bilmek
çok hoşuma gidiyor benim de.
Tekrar teşekkürler. Ben teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
