
Bir yeşil algin insan beyniyle ne ilgisi olabilir? Peki Antarktika’nın kilometrelerce altındaki buz neden binlerce sensörle doldurulur?
2026 Nobel Ödüllerinin arkasındaki hikâyeler tam da bu sorularla başlıyor.
Bir tarafta, ışığı algılayan küçücük bir algden yola çıkıp sinir hücrelerini ışıkla kontrol etmeyi mümkün kılan ve bugün Parkinson gibi hastalıkların araştırılmasında kullanılan optogenetik… Üstelik bu teknolojinin dönüm noktası olan çalışma, yayımlanmadan önce Science ve Nature tarafından reddediliyor.
Diğer tarafta, yakalanması neredeyse imkânsız nötrinoları tespit edebilmek için Antarktika buzunu dev bir gözlemevine dönüştüren IceCube… Onlarca yıllık araştırmanın sonunda gelen bir Nobel ve Nobel’i kazandığı gün bile yeni araştırmaları için fon aramaya devam eden bir bilim insanı.
Bu bölümde Nobel’in açıklandığı güne değil, o güne gelene kadar geçen 20, 30, hatta 40 yıla bakıyoruz.
Çünkü Nobel bir günde veriliyor ama Nobel’e giden bilim ise onlarca yıl sürüyor. 🎙️
Transkript
Akademin İçinden merhaba.
Burada CV'leri değil, akademik yolculukların gerçekten nasıl yaşandığını konuşuyoruz.
Akademide kalmayı seçenleri, bir noktada durup düşünenleri ve yolunu yeniden çizenleri.
Ben Sevda ve bu podcast'te akademiye giden yolları, o yollardaki kırılma anlarını ve çoğu zaman ancak yolda öğrenilen deneyimleri paylaşıyoruz.
Herkese merhaba arkadaşlar. Akademinin İçinden''e hoş geldiniz.
Bu hafta Nobel Haftası. Ödüller açıklanmaya başladı ve tabii ki ben de dayanamadım.
Bugün ve dün açıklanan bilim ödüllerinden ve özellikle bu ödüllerin arkasındaki hikayelerden bahsetmek istiyorum.
Çünkü bir tarafta küçücük bir yeşil alp üzerinde başlayan ve yıllar sonra sinir hücrelerini ışıkla kontrol etmemizi sağlayan bir araştırma var.
Diğer tarafta ise Antarktika'nın kilometrelerce altındaki buzu devasa bir parçacık dedektörüne dönüştüren bambaşka bir fikir var.
Ve ikisinin de ortak bir tarafı var biliyor musunuz?
Bunlar dün yapılmış keşifler değil.
Bugün Nobel'le ödüllendirilen çalışmaların temelleri 20 hatta 30-40 yıl öncesine gidiyor.
O yüzden gelin biraz geriye gidelim.
5 Ekim'deki 2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü ismiyle adlandırılan ödülü nasıl almışlar bir bakalım.
Şimdi bu ödül bir ekibe verildi.
Karl Dysroth, Peter Hagman ve George Nagel kazandı bu ödülü.
Ödülün merkezinde ışıkla aktive olan iyon kanalları ve bugün optogenetik dediğimiz yöntem var.
Optogenetik kelimesi biraz karmaşık geliyor olabilir ama hikayenin başlangıcı aslında çok basit.
Küçücük, tek hücreli yeşil bir alp düşünün.
Bilimsel adı Clemidomonas reinhardti.
Bunu bir kez söyledim bir daha söylemeyeceğim.
Gerçekten çok zor.
Her seferinde bunu adlandıramam.
Bundan sonra ona yeşil ayıklayacağım.
Hepimiz için bence daha kolay.
Şimdi bu algın ilginç özelliklerinden birinin ışığı algılayabilmesi ve ışığa göre hareket edebilmesi.
Ve bu ekip de diyor ki bu küçücük organizma ışığı nasıl algılıyor?
Yani bunun arkasındaki mekanizma ne?
Ve 2003 yılında yayınlanan önemli çalışmalarında bunun önemli parçalarından birini ortaya çıkarıyorlar ve diyorlar ki
ya bu yeşil alk bir proteine sahip kanal rhodopsin adı altında ve bu hücre zarında bulunan ve ışıkla açılabilen bir iyon kanalına sahip.
Bunu hücrenin üzerindeki küçücük bir kapı gibi düşünün.
Normal bir kapının kolunu çevirirseniz açılır değil mi?
Bu sefer burada kapının anahtarı mavi ışık.
Işık geldiğinde kanal açılıyor, iyonlar hücre zarından geçiyor ve hücrenin elektriksel durumu değişiyor.
Buraya kadar aslında bir algin ışığı nasıl algıladığını anlamaya çalışıyoruz.
Sonra çok önemli başka bir soru geliyor.
Zaten bence bilimin en güzel kısmı bu.
Soru soruyu açıyor, başka soruya sebep oluyor ve bu sorular silsilesi aslında bilimsel çalışmaları yönlendiriyor.
Ve diyorlar ki peki ışıkla açılan bu kanalı bir alkten alıp bir sinir hücresine koyarsak ne olur?
Ve Yeşil Alk ile Bane'in hikayesi burada başlıyor.
Çünkü sinir hücreleri de elektriksel sinyaller üzerinden çalışıyor.
Ve bu ekip diyor ki Karl Dyseroth'un ekibi Stanford'daki grubuyla birleşiyor.
Burada da isimlerinden bahsedelim çünkü adamlar o kadar Nobel kazanmış.
Edward Boyden ve Frank Junk de ekleniyor bu ekibe.
Ve bu kanal rhodopsini memeli sinir hücrelerinde kullanıyorlar.
Yani nörona normalde sahip olmadığı ışığa duyarlı bir kanal kazandırıyorlar.
Sonra mavi ışık veriyorlar.
bir bakıyorlar nöron ateşlendi.
Üstelik bunu milisaniyeler ölçeğinde kontrol edebiliyorlar.
Ve sonrasında 2005 yılında yayınlanan bu çalışma optogenetiğin en önemli dönüm noktalarından biri oluyor.
Yani kabaca böyle bir düşünürsek alttan ışığa duyarlı bir proteini alıyorlar.
Belirli sinir hücrelerini yerleştiriyorlar.
Işık veriyorlar ve o hücrelerin aktivitesini artık kontrol edebiliyorlar.
Peki bu şimdi neden bu kadar çok büyük bir şey ve neden Nobel verildi buna?
Çünkü beyinde milyarlarca sinir hücresi var ve bu sinir hücreleri karmaşık ağlar halinde birlikte çalışıyorlar.
Bir davranış sırasında beynin belirli bir bölgesinin aktif olduğunu görebilirsiniz.
Ama bu size mutlaka o bölgedeki hücrelerin o davranışa neden olduğunu söylemez.
Optogenetik şunu söylüyor.
Belirli sinir hücrelerini ışığa duyarlı hale getirip onları açıp kapatabiliyorsak
Bu davranış sırasında bu hücreler aktif demenin yanı sıra bu hücreleri aktive edersem davranış değişiyor mu diyebiliyoruz.
Yani soru çok daha farklı bir noktaya geliyor.
Yani beynin hangi devresinin gerçekten ne yaptığını çok daha doğrudan test edebiliyoruz artık.
Ve bu nedenle optogenetik bugün Parkinson'dan epilepsiye, işte depresyondan bağımlılık gibi çeşitli beyin hastalıklarına ve hafıza araştırmalarına kadar pek çok alanda kullanılıyor.
Parkinson aslında buna çok güzel bir örnek.
Çünkü Parkinson hastalığında hareketi kontrol eden sinir devrelerinin işleyişi bozuluyor.
Ve araştırmacılar özellikle hayvan modellerinde belirli hücre gruplarını optogenetik yöntemlerle kontrol ederek bu hücreler hareketi nasıl etkiliyor?
Ve aynı zamanda da hastalığın belirtilerinde hangi sinir devreleri rol oynuyor diye soruları test edebiliyorlar.
Bu çalışmalar Parkinson tedavisinde kullanılan derin beyin uyarımının hangi sinir devreleri üzerinden etki gösterdiğini anlamamıza da katkı sağlıyor.
Ama burada önemli bir ayrımı yapmak istiyorum.
İnsanlar bunu yanlış anlamasın diye özellikle bu ayrımın altını çizmek istiyorum.
Bu optogenetik dediğimiz yöntem bugün Parkinson hastalarının rutin tedavisinde kullanılan bir yöntem değil.
Şu anki en büyük gücü araştırmada.
Araştırma yapmak için çok ciddi bir yöntem.
beynin karmaşık devrelerini çok daha hassas biçimde incelememizi sağlıyor.
Ve aynı zamanda gerçekten bu alanda yapılacak araştırmalar için ön ayak oluyor.
Peki bu ön ayak olacak ödülün verildiği çalışmanın en başına dönersek
çok ilginç bir yolculuğu var.
Birazcık da bundan bahsetmek istiyorum.
Akademik kısmından bahsetmek istiyorum.
Çünkü 2005'te sinir hücrelerini ışıkla kontrol edebildiklerini gösterdikleri o makale
önce Science dergisine gönderiliyor.
Sizce Science ne yapıyor? Makaleyi hakem değerlendirmesine bile göndermeden reddediyor.
Yani düşünebiliyor musunuz? Nobel bilim ödülü alan çalışma zamanında reddedilmiş Science tarafından.
Şimdi o Science editörüne dönüp de neyi reddettiğine bir bak demek ister misiniz?
Ben demek isterdim. Nature da aynısını yapıyor bu arada. Çok utanç verici.
Belki de bilmiyorum onlar utanmıyordur.
Ya görüyor musunuz Nobel ödülü alan çalışmayı biz damağında reddetmiştik diye yayınlamış da olabilirler.
Bilmiyorum bu çıktıları.
Ama web sitelerini görebilirsiniz.
Maalesef ki Nature'da aynısını yapıyor.
Onlar da hakeme göndermeden reddediyor.
Ve sonra ekip çalışmayı Nature Neuroscience dergisine gönderiyor ve orada yayınlanıyor nihayet.
Üstelik değerlendirme sürecinde ilginç bir şey var Nature Neuroscience'da da.
Orada da yöntemin ilginç olduğunu ama bu yöntemi kullanmayı gerektirecek bilimsel sorunun ne olduğunu tam olarak anlamadıklarını söylüyorlar.
Yani bugünden bakınca aslında çok ironik geliyor.
Ama hani 2005'te gelecekte ne kadar işe yarayacağı sorgulanan teknoloji bugün sinir bilimin en önemli araştırma araçlarından biri haline geliyor.
Gerçekten bilmiyorum.
Tüyleri ürpertici.
Benim şu an tüylerim ürperdi yani.
Hani tabii şey demek istemiyorum.
İşte reddedildiyseniz bir gün gerçekten Nobel alabilirsiniz gibi bir şey değil de yani her reddedilen makale tabii ki Nobel almıyor ya da işte her reddedilen makale ödüllendirilmiyor ama burada aslında ilginç olan şey şu yeni bir yöntemin gelecekte ne kadar önemli olacağını ortaya çıktığı anda görmek her zaman kolay değil.
Yani tarihlere bakarsak işte Kanal Rodops'in çalışması mesela 2003'te ve nöronların ışıkla kontrol edilebildiği 2005'te, Nobel 2026'da geliyor.
Gerçekten ciddi bir motivasyon. Tebrik ederim tekrardan bütün ekibi.
Şimdi beyinden çıkıp birazcık Antarktika'ya gidelim istiyorum.
6 Ekim'de açıklanan 2026 Nobel Fizik Ödülü.
Francis Housen kazandı.
Çok ilginç. Gerçekten fizik alanında 34 yılda sanırım yanlış hatırlamıyorsam.
34 yıl sonra ilk defa tek başına ödül alan bir kişi Francis Housen.
34 sene önce biri daha tek başına almış bu ödülü. Ekip olarak değil.
Ödülün merkezinde Ice Cube var.
Ice Cube, Neutrino, Gözleme ve Yüksek Enerjili Astrofiziksel Neutrinaların keşfi var.
Şimdi önce Neutrino ne onu konuşalım.
Neutrinalar elektrik yükü olmayan ve maddeyle son derece az etkileşen temel parçacıklar.
Hatta şu anda bile çok büyük sayıda Neutrino dünyanın ve bizim içimizden geçip gidiyor siz bu podcast'ı dinlerken.
Bu özellik onları tespit etmeyi çok zorlaştırıyor.
Ama uzayı araştırmak açısından da tam olarak bu yüzden çok çok değerliler.
Çünkü evren hakkında bilgi toplarken farklı haberciler kullanıyoruz.
Ve tabii ki en bildiğimiz haberci ışık.
Ama ışık bazı çok yoğun ortamlardan çıkamayabiliyor veya yolculuğun sırasında soğurulabiliyor.
Bir de kozmik ışınlar var.
Bunlar çok yüksek enerjili parçacıklar ama elektrik yüklü oldukları için uzaydaki manyetik alanlardan etkilenip yön değiştiriyorlar.
Dolayısıyla dünyaya ulaştıklarında ben tam olarak şuradan geldim demeleri çok zor.
Ama nötrinalar elektriksel olarak yüksüz.
Manyetik alanlar yollarını bükmüyor.
Madde ile çok az etkileştikleri için çok yoğun ortamlardan çıkıp çok büyük mesafeler boyunca bize ulaşabiliyorlar.
Bu yüzden evrendeki en yüksek enerjili olayların izini sürmek için çok çok değerliler.
Örneğin aktif galaksilerin merkezlerinde bulunan süper kütleli kara deliklerin çevresinde neler olduğunu
veya kozmik parçacıkların nerelerde bu kadar yüksek enerjilere ulaştığını anlamaya yardımcı olabilecek türden bir şey bunlar.
Yani nötrinolar bize evren hakkında başka yöntemlerle elde etmesi zor olan bilgileri taşıyorlar.
Ama sorun şu, neredeyse hiçbir şeyle etkileşmeyen bir parçacı nasıl yakalayacaksınız?
Yani tam olarak burada cevap geliyor.
Çünkü Ice Cube fikrinin bence en etkileyici tarafı burası.
Nötrino nadiren etkileşiyor ve etkileşme ihtimalini artırmak için çok büyük bir hacmi gözlemlememiz gerekiyor.
Yani hesaplayınca işte yaklaşık 1 km küp gibi bir hacimden bahsediyoruz.
Peki 1 km küplük, temiz, şeffaf, hiç kirletilmemiş ortamı nereden bulacağız?
Araştırmacılar düşünüyor ve diyorlar ki Antarktika'nın altında.
Ve IceCube güney kutbundaki istasyona kuruluyor.
Araştırmacılar sıcak su kullanarak buzun içindeki yaklaşık 2,5 km derinliğe kadar ulaşan delikler açıyorlar.
Ve bu deliklere üzerinde ışık sensörleri bulunan uzun kablolar indiriyorlar.
Toplam 86 dikey sensör dizisi var.
Aklınız alıyor mu?
Yani dönüp birine anlatsanız sen deli misin falan derler yani.
Bir de üstüne bunların üzerine 5160 tane optik sensör yerleştiriyorlar.
Sensörler böyle 1,5-2,5 km derinliklerinde.
Sonra buz tekrar donuyor tabii ki.
Yani ice cube dediğimizde yüzeyde duran devir metal teleskop falan düşünmeyin.
Asıl dedektör Antarktika'nın buzunun kendisi ve yaklaşık 1 km küplük doğal buzun içine 3 boyutlu olarak binlerce ışık sensörü yerleştirilmiş durumda.
Peki sensörler neyi bekliyor?
Nötrinoların neredeyse tamamı hiçbir şey olmadan geçip gidiyor.
Ama çok naniren bir nötrino buzun içindeki maddeyle etkileşebiliyor ya da çarpışabiliyorlar.
Bu etkileşim sonucunda oluşan yüklü parçacıklar buzun içinde hareket ederken çok karakteristik bir ışık oluşturuyor ve bu sensörler bu ışığı kaydediyor.
Yani hangi sensörün ne zaman sinyal aldığına bakarak araştırmacılar olayın enerjisini ve parçacığın hangi yönden geldiğini yeniden oluşturmaya çalışıyorlar.
Yani nötrinonun kendisini doğrudan görmüyoruz.
Buzun içine bıraktığı ışık izini görüyoruz.
Görüyor musunuz ya bilimin geldiği nokta.
bir nötrinonun yani bir minicik bir şeyin bıraktığı izi görmek için neler yapıyor adamlar.
Neyse burada yine tabii birazcık da zamansal olarak bu kısmı değerlendirmek istiyorum size.
Bir de o kısmı yani o hikayenin arkasındaki o aşamayı göstermek istiyorum.
Çünkü Hellen'ın Antarktika buzunu nötrino araştırmalarında kullanma fikri 1980'lerin sonlarına kadar gidiyor.
Ama doğrudan bugünkü dev ice cube'ı kurmuyorlar.
Önce Amanda adı verilen daha küçük bir deney yapıyorlar.
Çünkü önce şunu göstermek gerekiyor.
Yani bu kadar çok ciddi bir şey kurmak için bir fona ihtiyacınız var.
Bu fondan önce de tabii ki bir ön araştırma yapmanız gerekiyor.
Ön araştırmada bir sürü soru oluyor.
Bu sorular işte Antarktika'nın derinlerindeki buz gerçekten yeterince şeffaf mı?
Sensörleri kilometrelerce aşağı indirebilir miyiz?
İşte orada düzgün veri alabilir miyiz?
Nötrünün sinyallerini diğer olaylardan ayırabilir miyiz?
Tabii bir de karışma olasılığı var yani.
Ve bu öncü çalışmaların ardından 1999 yılında IceCube için resmi bir proje önerisi geliyor.
2004'te inşaata başlıyorlar.
Her Antarktika yazında yeni sensör dizileri buzun altına yerleştiriliyor.
Ve 2010'un sonunda son sensör dizisi de indiriliyor.
Ve 2011'de IceCube tam haliyle veri toplamaya başlıyor.
Ya inanabiliyor musunuz?
Adam 1980'lerde düşünmüş, 2011'de ancak kurdurabilmiş.
Yani fikrin ortaya çıkmasıyla tam ölçekli bu sistemin çalışmaya başlaması arasında 20 yıldan fazla süre var.
Sonra bunlar tabii gerçekten aradıkları sinyali vurulma aşamasına geliyorlar.
Ve 2011 ve 2012 yıllarında IceCube çok yüksek enerjili iki sıra dışı olay tespit ediyor.
Ve bilim insanları buna Burt ve Ernie isimlerini veriyorlar.
Yani Burt ve Ernie ismi size tanıdık geliyor mu acaba böyle 1990'larda doğmuşlar için?
Tam olarak tahmin ettiğiniz gibi Susam Sokağı'ndaki Burt ve Ernie bunlar.
Ama tabii böyle iki ilginç olay görüp de hemen
aa tamam uzaydan gelen yüksek enerjili nötrinaları keşfettik demiyorlar.
Daha fazla veriyi analiz etmek istiyorlar ve 2013 yılında çok önemli bir çalışma yayınlıyorlar.
2010 ile 12 arasında toplanan verilerin tamamı bu makalede var.
Bu kez ellerinde 28 yüksek enerjili nötrine adayı var
Ve bu olayların tamamının dünya atmosferinde oluşan bilinen arka planla açıklanamayacağını gösteriyorlar.
Yani başka bir deyişle dünya dışından gelen yüksek enerjili nötrinalar için çok güçlü kanıtlar buluyorlar.
Bu çok önemli çünkü artık nötrinaları kullanarak yüksek enerjili evrene bakabilir miyiz sorusunun cevabı yalnızca teorik değil.
Evet bakabiliyoruz.
Peki bu nötrinalar nereden geliyor?
Bir sonraki soru tamamen bunun üzerine oluyor.
Yani tamam uzaydan geliyorlar ama uzayın neresinden?
2017'de de IceCube çok yüksek enerjili bir nötrunu tespit ediyor.
Ve bu olayın geldiği yönü diğer gözlem evleriyle paylaşıyorlar.
Dünyanın farklı yerlerindeki teleskoplar o bölgeye dönüyor.
Gözlemler nötrunun yükünü, çok spesifik bir ismi var şu an söylemeyeceğim.
O isimle veyle çok uzak bir aktif galaksiyle ilişkilendiriyorlar.
Ve bu galaksinin merkezinde aktif bir süper kütleli kara delik bulunuyor.
2018'de de yayınlanan sonuçlar da bu bağlantıyı güçlendiriyor ve diyorlar ki yeni bir astronomi biçimi ortaya çıkıyor.
Çünkü artık aynı kozmik olaya yalnızca ışıkla bakmıyoruz.
Işığı, nötrinaları ve başka sinyalleri birlikte kullanarak evrende ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Yani Ice Cube'in asıl önemi burada çünkü evrene bakmak için artık yeni bir gözümüz var.
Ve burada da yine gerçekten bütün kronolojik sıralamaya baktığımızda ilk fikirler, öncelik çalışmalar 1980'lerin sonunda başlıyor.
IceCube proje önerisi 1999'da veriliyor.
İnşaat 2004-2010 yılları arasında oluyor.
Ve tam olarak dedektörle veri toplama 2011 yılında başlıyor.
Ve Nobel 2026 yılında veriliyor.
Yani Frances Hauser'ın bu problem üzerinde çalışmaya başlamasından Nobel'e yaklaşık 40 yıl geçmiş arkadaşlar.
Ne büyük emek. Çok büyük emek.
Ve o kadar ilginç ki mutlaka görmüşsünüzdür Frances Hazen'in konuşmasını yani eğer takip ediyorsanız.
Nobel ödülünü aldığında bir otel odasında olduğunu ve araştırma proposalı yazdığını söylüyor.
Bu araştırmaya devam edebilmek için bir fona ihtiyacı olduğunu ve bu proje fonunun yazdığı proposal ile ortaya çıkmasına umut ediyor.
Ve diyor ki umarım Nobel buna katkı sağlar.
Yani anlayabiliyor musunuz? Adam hala emin değil fonlanabileceğinden.
Yaşadığımız sıkıntı nedir bu fon sıkıntısı ya gerçekten.
Yani gerçekten bu emekler yani hem pahalı hem de çok ciddi bir emek var.
Adam hala diyor ki umarım Nobel ödülü fon kazanmam için bana yardım eder.
Yani 40 yıl peşinden gittiğiniz araştırmanın hala fonlanıp fonlanmayacağından emin değilsiniz.
Bilim yapmak çok zor ya.
Bir de düşünün yani Antarktika'nın yaklaşık 1 km küplük buzunu kullanarak evrene bakmanın yeni bir yolunu açmışsınız.
Ve hala bir sonraki araştırma için proposal yazıyorsunuz.
Çünkü IceCube gibi bir proje yalnızca iyi bir fikirle yürümüyor.
Binlerce sensör, işte Antarktika'nın lojistiği, oradaki mühendisler veri, analizi, belki yüzlerce binlerce araştırmacı.
Ve bunların yıllarca sürdürülebilmesi için çok ciddi finansman gerekiyor.
O yüzden burada işte imkansızlıklara rağmen başardı vesaire gibi şeyler söylenemiyor maalesef.
Bilim yapacak imkanın olmaması bambaşka bir şey.
Ama bir deneyin bu şekilde yürütülmesi için verilen emek bambaşka bir şey.
O yüzden gerçekten bu konuda fonun, altyapının, iyi bir ekibin ve iyi bir zaman yönetiminin de çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Yani 40 yıl geçmiş ama adam gerçekten evrene bakılabilecek bir kapı açmış bizim için.
Şimdi iyi bir ekip dedim tabii yani bu ödül sadece tek bir kişiye veriliyor ve 34 yıl sonra Fizik Nobel'i yeniden tek bir kişiye veriliyor.
Ama burada tek başına ifadesine dikkat etmek lazım bence çünkü IceCube kesinlikle tek kişinin yaptığı bir çalışma değil.
Bugün IceCube Collaboration yüzlerce araştırmacının ve dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda kurumun dahil olduğu büyük bir uluslararası işbirliği.
Dolayısıyla ortaya biraz garip ama modern bilimi çok iyi anlatan bir durum çıkıyor.
Yani Nobel'i bir kişi alıyor ama Nobel'e giden bilimi yüzlerce binlerce kişi yapıyor.
Ve bence tam olarak burada bahsetmemiz gereken bir gurur moment var.
Çünkü bu iş birliği arasında bizim ülkemizden de bilim insanları var.
ODTÜ Fizik Bölümü öğretim üyemiz, doktor öğretim üyesi Doğa Veske,
IceCube kapsamında yürütülen çok habercili astronomi araştırmalarında görev alan bilim insanları arasında.
Weske, IceCube'un tespit ettiği yüksek enerjili nötrinalar ile LIGO ve VIRGO'nun gözlemlediği kütleçekimsel dalgaların aynı kozmik olaylardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştıran çalışmaların eş liderlerinden biri.
Bugün o türlü araştırmacılar da IceCube işbirliği kapsamında nötrinaları ve kütleçekimsel dalgaları birlikte inceleyerek evrenin en büyük sorularına yanıt veriyor.
O yüzden gerçekten Francis Housen'ı kutlarken aynı zamanda ülkemizdeki bilim insanlarını da bu işbirlikleri dolayısıyla kutlamak istiyorum.
Bir tarafta gerçekten bir grup araştırmacının küçücük bir yeşil algıya bakıp işte bu organizma ışığı nasıl algılıyor sorusunun yıllar sonra ortaya çıkan arkasındaki mekanizma sayesinde aldığı ödülü inceledik.
Diğer tarafta da neredeyse hiçbir şeyle etkileşmeyen nötrinaları nasıl tespit edebiliriz diye soruyorlar ve bu sorunun arkasından Antarktika'nın altında bir resmen istasyon gözlememi ortaya çıkıyor ve evrenin en yüksek enerjili olaylarını araştırmak için yeni bir yöntem kazandırıyorlar.
İkisinde de aslında başlangıçtaki soru çok temel.
Bence Nobel'in güzel taraflarından biri de bunu hatırlatması. Bilimde her araştırmanın başladığı gün bunun uygulaması ne olacak sorusunun net bir cevabı her zaman olmak zorunda değil.
2003'te Yeşil Alp'teki bir proteini araştırırken bunun yıllar sonra Parkinson'daki sinir devrelerini anlamak için kullanılacağını bilemezdi. Hiçbiri bilemezdi belki.
Ve aynı zamanda yine 1980'lerde Antarktika buzunun içine sensörler yerleştirme fikrini tartışırken bunun onlarca yıl sonra yepyeni bir astronomi alanının parçası olacağını da bilemezdi hiç kimse.
Bazen bilim gerçekten sadece bu nasıl çalışıyor sorusuyla başlıyor.
Cevabın ne kadar önemli olduğunu ise bazen böyle 20, 30, belki 40 yıl sonra anlıyoruz.
O yüzden bence Nobel ödüllerinin arkasındaki hikayeler de çok kıymetli.
Ben de bunları sizinle birlikte yeniden dile getirmek istedim.
Şimdilik benden bu kadar. Umarım keyif almışsınızdır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
